Genç Başarı Eğitim Vakfı'nın, Şirket Programı adında global bir çalışması var. Lisenin sonuna yaklaşan öğrencilerle (10-11. sınıflar) bir öğretmenleri gözetiminde ekipler kuruluyor.
Çok kaba bir özetle 3 aylık bir süre için ekipler bir fikir yolunda özel bir şirket kuruyor, özel basılmış kağıtlar üzerinde. Bu şirketin sermayesini eş dostlarına hisse satarak ediniyor, proje gereklerini yapıyor, yönetim kurulu toplantıları yapıyor ve düşüyor, kalkıyorlar, girişimcilik deneyimleri ediniyorlar.
İş dünyasından da hem profesyonel hem de STK'larda gönüllülük geçmişi olan abiler, ablalar olarak bu ekiplere mentorluk, koçluk yapılıyor. Burada müdahale hakkımız sıfır, çünkü gerekirse o şirket batacak ki öğrenciler yanlış yaparak yanlışı öğrensinler...
Ben de işte bu koçluk namına gönüllülerden birisiyim.
Benim gönüllüsü olduğum okul, Kağıthane Vali Hayri Kozakçıoğlu Lisesi. 10 ve 11. sınıflardan oluşan 19 kişilik bir ekip ve yanlarında da süper bir öğretmen.
İsimleri Jedi Fotoğrafçılık Genç Başarı Şirketi.
Etkinliklerde kostümlü, kostümsüz fotoğraf çekiniyorlar, çerçeveli şekilde 3 ila 5 Liralık bedellere satıyorlar. Beni davet ettikleri etkinlik, okullarında düzenlenen Turizm Haftası Şenliği idi. Daha ilk günlerinde keyiflendirici bir gelir edinmişlerdi, çünkü pazar araştırmalarında ödenebilir maksimum rakamı süper belirlemişler ve ürün gamı kurgulayarak, fiyat farklılaştırması yapmışlar :)))
Süper işliyor, benim 3 yıllık gelişim girişimimde o kadar düzenli defter tutulmadı.
Üstelik...
Fotoğraf kostümleri için, arka panolarındaki perdeden fotoğrafçıya komisyon ödemeye kadar, sermayesizlerdi.
Mehter Takımı'nı bile ayarlamışlar... Detayları gerekirse bilahare paylaşırım ama süper bir fırsat girişimcilikleri var.
Gönlüm ister ki "sıfır sermaye ile iş nasıl kurulur?", "anlaşmazlıklar çatısında ekip bilinci" ve "sen bilebilirsin bey amca, ama benim de kafam çalışıyor çözüm bulmaya" başlıklarında seminerler vermeliler.
12 Mayıs'ta özel düzenlenecek Ticaret Fuarı kapsamında, koçları olarak göğsümün kabaracağından eminim.
Dün eve dönmek üzereyken Taksim yaptım. Keyif hakkım, değil mi :)
Metrodan çıkarken sağa kaydı gözüm, hani bir çok kişinin sadece kapısına göz attığı, içeri girme tenezzülü göstermediği sergi salonuna baktım nasıl bir şey var diye.
Ebru Sergisi varmış, üstelik İSMEK (İstanbul Büyükşehir Belediyesi Sanat ve Meslek Edindirme Kursları) öğrencilerinin sergisi.
Sadece kapıda girer girmez sizi bir bir tablo karşılıyor, hocalarınınmış.
Geri kalan hepsi bir süre öncesine kadar işsiz öğrencilerin emekleri.
Tabloların üstündeki etiketlerde hem fiyat belirten renkler var hem sanatçı/öğrencinin ismi hem de ebru tarzı var.
Mesela kolaj aşığı birisi olarak benim ebru tarzımı bulmuş oldum; akkase ebru, bu da bir örneği.
İSMEK bu konuda nasıl çalışıyor, detaylı bilgiyi internetten bulabilirsiniz, ancak öğrencilerden ve bana sergide refakat eden Merve Koç'un söylediği kadarıyla öğrenciler ücretsiz aldığı bu eğitim sayesinde kendilerine bir gelir kapısı da ediniyor. O sırada bakın "burada da benim çalışmam var" dedi, kumlu ebruymuş adı.
Ebru konusunda benim tek haz almadığım konu, bir şaman ritüelinin, İslam sanatı olarak algılanmasındaki kültürel yanılgı. Ama sanat sanattır, değil mi?
İstanbul'da yaşıyorsanız, metroyu kullanıyorsanız, şu günlerde koşuşturmak yerine bir kaç dakika kendinize hediye edin ve Suyun Meşk-i Sergisi'ne bakın derim.
Bu yazı farklı olacak :) Çok ukala şeyler okuyabilirsiniz, çok mazlum şeyler de okuyabilirsiniz ama uzun süredir içimde dolaşan düşünce kasırgalarını paylaşmak istedim.
O yüzden önerim önce şu videoyu da başlatmanız ve keyifli bir şekilde okumanız. Klibi izlemeyebilirsiniz, müzik fonda çalsın kafi derim. Ne işlerle uğraştığımı merak eden arkadaşlara da hitap edecek, son zamanlarımı nasıl değerlendirdiğimi de özetleyecek, gelişim yolculuğumdaki hata ve adımlarımı itiraf tadında birşeyler yazasım geldi.
Outliers (Çizgidışı Başarılar diye dilimize kazandırıldı) kitabında başarılı bir iş için uzmanlık alanının belirlenmesi gerektiği ve bu konuda 10.000 saat mesai ihtiyacından bahsedilir. Kitabı okumayan bir çok kişi bile duydu bu meşhur 10.000 saati. Ben kendi uzmanlık alanıma baktığımda, neyde bu kadar vakit harcadım diye, 13.000 saate yakın mesai ile zihin çıktı karşıma. Beni tanıyanlar abartmadığımı biliyor, çocukluğumdan beri akademisini pratiğini araştırdığım bir kavram benim için.
Daha da derinleşmek istediğim için birçok deney yaptığımı ve koçluğumu geliştirdiğimi bilmeyen kalmadı. Zihin yönetimi, zeka gelişimi, yaratıcılık ve inovasyonel düşünme becerilerinde artık sensei gibi hissediyorum kendimi ama...
Ama mutlu muydum? Tatmin var mıydı hayatımda? Hayır.Hayatıma keyif getirmem gerektiğini düşündüğüm sırada koçluk aldım bir dostumdan ve beni motive edecek şekilde geri bildirimlerde bulundu.
Zihnimde doz aşımı olmuştu. Bana nasılsın diye sorulsa mesela, nasılım, neye göre öyle düşünüyorum, bu düşünce eski anılarımdan mı tetikleniyor. Acaba nasılsın sorusunu özel bir tınıda sorsak karşı tarafa hoş anılar tetikleyebilir miyiz, böylece sadece hal hatır sorarak bile karşımızdaki kişinin kendini iyi hissetmesini sağlayabilir miydik… Ama hala cevap vermiyorum nasıl olduğuma dair…
Neyse, tatil moduna aldım hemen kendimi. Üzerine çalıştığım konuları derledim ve rafa kaldırdım. Keyfe bakmaya çalıştım, kendimle dalga geçtim, bilgimle, bildiklerimle…
Zihin haritalama tekniğinin ileri versiyonlarını oluşturarak çok daha iyi bir yapıya getirdim ve övünerek diyebilirim ki bu konuda daha iyisini görmedim. Bunda sıkıcı geçen kurumsal bir eğitim tecrübemin de etkisi yüksek. Zihin performansını geliştirmek, soyutötesi algılar ve çok boyutlu düşünme becerileri, yenilikçi perspektifler konularında “hah” diyordum kendime. Artık bu konuda daha odaklı ve tatminkar bir eğitim mantığına girdim. Biraz uzun olduğu için web siteme davet etmek daha uygun olur. Yenilikçi düşünme odağında, not alıp aktarma odağında ve bilgilerimizi kişisel gelişim için hayatımıza entegre edebilme-işleyebilme odağında ayrı ve özel eğitimler oluşturdum. Web sitemde domates başlığında görebilirsiniz.
Yaşam koçluğunda, bilişsel psikoloji deneyimlerim sayesinde çok tatmin edici noktalara varabiliyordum. Eş zamanlı şekilde ilgi alanım olan psikanaliz ve psikoterapiden daha çok yararlanmaya başladım. Düşüncelerin bilincimizi tetikleyici gücünü kitaplarda bahsettiğinden öte bizzat gözlem ve müdahale ile kilo kontrolünde %100 başarı oranım var. Evet, bugüne kadar kiminle kaç kilo hedef koyulduysa o süre zarfında o kilo verildi. Egzersize, karbonhidrata, bilmediğim şeylere girmeden, sadece koçluk ile zihinsel süreçler sayesinde… Diyet koçu olmayışıma rağmen bu başarım artık tatmin etmiyordu ve kendi revize ettiğim metotlarla iç hastalık tedavisi çalışmalarına başlamıştım. Olumlamalar bende çok işe yaramıyor, zihnim ona duvarlar örüyor, ama mantıksal çözülmeler sayesinde her şeyi işleyebiliyordum. İlk sonuçları karaciger, gırtlak ve bağırsak sorunlarında aldım. Hatta hastane çatısında uygulama örneklerinin eli kulağında.
Girişimlerin, işletmelerin psikolojik altyapısını işleyerek sürdürülebilirliklerini sağlayan bir hizmetim var, girişimci koçluğu! Ben bu hizmeti ilk kurguladığımda, (canım bahsetmek istedi) girişimci danışmanlığı ile yaşam koçluğunu harmanlamıştım. Ancak kulağa hoş geldiği için ve sektördaşlarım herşeyin yanına koçluğu sıkıştırdığı için Google’da 90.000 sonuç çıkıyordu ve o günlerde ne aralarında ben vardım ne de bir ürün bulabilmiştim, sadece vitrin süsü. Bugün bu aramalarda sonuç sayısı çok daha yukarılarda ve ilk sırada ben, ikinci sırada ise naçizane sunumum var. Hiçbir Google yatırımı yapmayışıma rağmen sadece bilgi paylaşımı ve bilinirlik sayesinde oldu ve gurur kaynaklarımdan diyebilirim. İnovasyon girişimciliği mantığında ilerliyordu. Başka yerlerde, beyin merkezindeki amigdalanın, dopamin üzerinde ne işe yaradığı anlatılırken (kim ne için kullanıyor amigdalayı?), ben noropsikolojinin endüstriyel ve örgütsel psikolojiyle desteklenen sonuçları üzerine araştırmalar yapıyordum, bu da girişimci koçluğu bilgilerimi besliyordu haliyle. Ama bu konuda ben gençlere, akramlarıma yoğunlaştıkça yetişkinlerden talep geliyordu ve bu da odak kaçırmama sebep oluyordu. Bir ara bu konuyu tekrar ele alabilirim.
Madem girişimciliğe değindim, sektörümüzdeki pis rekabetten sıyrılmak için yürüttüğüm iş birlikçi rekabet meyvesini vermeye başladı. Açayım, klasik işhayatında ezici bir rekabet vardır ya, birbirinin gözüne baka baka tu-kaka derler diğeri için. Ama kişisel gelişim sektöründe, herkes 50 sefer nirvanaya çıktığı için öyle değil! Çocukluğumdan beri çevrem sektördaşlarımla çevrili olduğu için sık sık gözlerdim, birbirine cicim derken arkadan konuşmaları… Hele ki beden dilini artık çok iyi okuyabildiğim için midir, arkamdan da konuşulmadığını fark ettim, bizzat o an yalan söyleniyordu zaman zaman. İnsanlık hali. Ama ben etiklerimle yürümek istediğim için içerleyici, işbirlikçi rekabeti getirmeye çalışıyordum. Ortada ekmek varsa birlikte yiyelim, başkasına da ilham oluruz diye. Kazan-kazan (sen kazan ben kazanayım) piyasaya girmeye çalışırken, sosyal liderler kazan-kazan-kazan (sen, ben, çevre kazanalım) demeye çalışırken, ben 4lü kazan demeye çalışıyordum, zamana yayılan bir ilham da ekleyerek. Çok kişi dalga geçti, dostlarım dahil. Ama dün kuru ekmeğimi alanlar, bugün köfte sandviçlerle gelmeye başladı, teşekkür ediyorum hepinize varlığınız için.
Böceklerde bilinç konusundaki ilerlemelerim de keyifliydi. En büyük kazanımım iyi-kötü ayrımları, risk aldıkları haller, karar süreçleri… Evet, böcekler de düşünebiliyor. En büyük kazanım ise zerafetin dişiye ait oluşunun ispatı olmaları. Peygamberdevelerine aşkımı herkes biliyor zaten, özellikle dişilerine. İleride evlenecek olursam öyle bir eş ararım, zeki, stratejik, seksi, sıradışı, elinden her iş gelen, tarif edilemeyen bir kutsallığı barındıran… Hemen aşağıda bir peygamberdevesi (mantis) tutarken ben...
Evimde gezinen Alman Hamamböceği de hoş yaratık, özellikle biri gıcık diğeri seksi gelmeye başladı gözüme. Araştırdım, zarif olan, parlak renkleri barındıran ve inceledikçe hayran bıraktıran versiyonu, dişi olanıymış. Sonra merak sardı diğer canlılara baktım, her zarif olanı dişi olanı. Kadın, dişi, zarif, naif… Keyifli ve sıradışı çalışmalar gibi görülebilir, ama çok zamanımı alıyordu ve dürüst olayım, biraz işlevsizdi.
Dergi ve elektronik dergilerdeki yazılarıma hiç girmesem olur mu? Kaba bir özetle, yazdıkça yazı talepleri aldığım bir zamandı. Yönetişimden kişisel gelişime, stres ile başetmekten sosyal projelere, hatta birinde rica üzerine bir uluslararası tarım projesi hakkında dahi birşeyler yazmıştım. O yazılar sayesinde bazı arkadaşlara cevap verme imkanım olmuş, teşekkür mesajları almak süper bir duyguydu. İnsanın takipçilerinin olması, içinde sakladığı mesih kompleksini (şaka yapıyorum, seminerlerimde dürüstçe itiraf ediyorum :) ))) büyütüyordu.
Ve daha bir sürü şey :)
Uzakdoğu öğretileri üzerine hoş bir derleme kitap vardı, çocukken okumuştum. Suavi Kendiroğlu’nun, Görünmez Hedef 50 Savaş Hikayesi adında. Yol Yayınları olmalı. Tavsiye ederim. 5 yıllık hobim olan Japon kılıç sanatı iaido’ya o zaman onun sayesinde merak sarmıştım. Kitaptaki bazı öykülerde bahsettiğine göre, en ileri kuşak siyah kuşak değilmiş, beyaz kuşakmış. Çok hoş bir de öyküsü vardı, ama kaç yıl geçti, hatırlayamıyorum şimdi. Özetle ama, insan cahil bir şekilde başlarmış sanatına. Bilgisindeki boşluktan ötürü beyazmış kuşağı. Zamanla düşe kalka öğrenirmiş ve düştükçe kalktıkça o kuşak tozlanır, kararırmış ve siyah olurmuş. Siyah kuşak olunca “bilir”miş. Ama iş şimdi başlarmış. O bilgilerinden sıyrılması gerekirmiş, onları unutması ve kendini aklaması gerekirmiş, daha çok çalışırmış, düşermiş, kalkarmış. Düştükçe kalktıkça o siyah kuşağın rengi atarmış, beyazlarmış. Bilgiyi özümsemiş olurmuş.
Benim de beyazlaşma vaktimin geldiğini gördüm. Olmadım, öğrenmem gereken daha çok şey var, ama bir yandan beyazlaşma vakti de gösteriyor kendisini.
Bilgi en önemli şey derdim, ondandır belki de, çocukluğumdan beri, bulunduğum ortamda en çok şey bilen hep ben olmuştum maalesef (neden maalesef dediğimi, dışlanmışlıklardan tahmin ediyorsunuzdur). Ama artık UMURUMDA DEĞİL. Eskiden bir şey için “bilmiyorum” diyemezdim, bilmiyorsam bile bildiklerimden yola çıkarak doğruyu, en kötü ihtimalle doğruya en yakın bilgiyi kurgulayabiliyordum. Şimdi umurumda değil! :)
Pranik şifa eğitmenim Amir, ileri düzey bir meditasyon eğitiminde söyledi, “taç çakranızı ne kadar çalıştırırsanız çalıştırın, kalp çakranız onunla eşleşmiyorsa yol alamazsınız”. Sevgili profesyonel arkadaşlarım, çakralar, şifa gibi konulara iş dünyasının nasıl baktığını biliyorum:) Kurum çatısında tu-kaka, kahve sohbetlerindeyse “ya ben de inanıyorum böyle şeylere de nasıl olacak bilmiyorum, benim hanım geçen bir kitap okumuş” demekten sıkılmadınız mı? Yakında Aşk İle Gelişim adında birşeyle kapınızı çalacağım, ama sonra değineceğim.
Amir’e dönersek, öğüdü açıktı; “Mustafa, ne kadar ilahi amaçların olsa da, duygularını yaşamazsan ne kadar geliştirebilirsin kendini”
Keyfe verdim kendimi, duyguları zihinsel süreçlerimde özümsemektense yaşamaya çalıştım. Ve bir sihir oldu, ben keyif almaya başladım yaşamdan.
Sadece gözlem, bilgi, zihin, strateji gibi vauv dedirten süreçlerden sıyrılıp, bizzat yaşamak.
Hergünümden keyif almaya başladım. Çalışamadım o günlerde, ama kendimi çok iyi hissediyordum. Dinlendi aklım da ruhum da bedenim de benliğim de…
Bizzat yaşamak derken, abim Timur’la (Timur Tiryaki) uzun bir zaman önce konuşuyorduk ve ilişkilerimizdeki aksaklıkların paralelliğinden bahsediyorduk. Galiba bizim aşk yolumuz halk tabiriyle ilahi aşktan başka bir yerde olmayacak diye düşünürken, kısa süre sonrasında Timur süper bir aşka yelken açtı. Gözleri ışıl ışıldı baktığınızda. Abim adına o kadar sevinçliydim ki, bende de umut olduğunu düşünmeye başlamıştım.
Flört mevzularına çok kötü bir ilk aşk deneyiminden ötürü çok geç başladım ve sonrasında akranlarımla açığımı kapatmıştım. Ama saçımın dökülmesi, hayatımın stresi derken kabuğuma çekilmiştim. Sadece deneyler yapıyordum kadınlar üzerinde. Etkinliklerde hedefler koyup, misal “ben hiç pas vermeyeceğim ama benimle en az 3 kez konuşmaya çalışacak” veya ben masanın diğer ucunda olsam bile yanımdaki sandalyeye oturacak ve benimle işim hakkında konuşmaya konu açacak gibi şeyler sürüp, bunları beden dili ve çeşitli şekillerde uyguluyordum. Sonra da kızımızla görüşmeden, telefonlaşmadan oradan ayrılıyordum. Çünkü zaten bir kadından hoşlanmam en fazla 2 gün sürüyordu. Birinde bir kadına heyecan duyduğum için daha da heyecanlanmıştım ve garip motivasyonlarla o heyecanımı bir daha görüşmeye sakladım, ama 1 ay içinde o da sönmüştü.
Ama keyif o kadar yayıldı ki hayatıma, herşey keyiflendirmeye başladı.
Yaklaşık 7 aydır sürdürdüğüm küfür orucum, dilimi çok daha temizlemiş, haliyle gönlümü de temizlemişti. Çok küfreden birisi değilim, ama Yunus Emre’nin dergahında eğriliğe yer olmadığı için ateşin de doğru yanmasını istemesi, bu amaçla da her taşıdığı odunun düzgün olmasından esinlenmiştim. Ben de sözleriyle fayda sağlayan birisi olduğuma göre, ağzımdan nahoş bir şey çıkmayacak demiştim ve hiç küfretmeme kararı almıştım. Ben söylemeyeceğim deyince, ağzıma sık sık gelir olmuştu, ama son durum nedir? Geçen gece yağmur çoktu. Kanyon’dan çıktım ve yanımdan bir taksi geçti, hız kesmediği için yerdeki su ile yıkadı beni. “Ah be dostum” diye geçti aklımdan, normalde neler geçebilirdi siz tahmin edin kendi deneyimlerinizden. Biraz yol kat etmişim sanırım. Peki bununla mı kaldı dil temizlemek? Yaratıcılığı ve stratejiyi, zekayı geliştiren, en büyük zevk kaynaklarımdan yalanı çıkardım hayatımdan. Küfürsüzlükte birkaç ay geçtikten sonra onu da istemiyorum dedim. İşte burada zorlanıyorum. Duruma göre çok iyi yalan söyleyen birisiyken hiç yalansız konuşmaya başlamak, zorladı biraz. Basit yalanlarla bazı aksilikleri aşabilecekken, durup bir saniye nefes alıp daha sakin bir şekilde ifade etme üzerine geliştim bu sayede.
Bu durumlara en çok sevinen kişi ise kız arkadaşım.
Evet bu deneylerden gözlemlerden sıyrıldım ve birisine gitti gönlüm, hatta AŞIK OLDUM.
Ama bunu sona sakladım. Çünkü keyifli tweetler atıyorum ve insanlar bunu aşka mal ediyorlar. Doğru, aşk çok keyifli bir duygu. Ama keyfime keyif katıyor sevdiğim, değilse sadece aşk değil beni keyiflendiren. BEN ÖNCE KEYİFLENDİM, HAYATIMI ŞENLENDİRDİM, SONRA O BU ŞENLİĞE KATILDI VE DAHA DA ŞENLENDİRDİ.
Gelişimimi sürdürüyorum, yolumu biliyor, hatırlıyorum. Kör bir şekilde aşık değilim dostlar.
Duyguları hissetmek, karnımdaki kelebekleri, damarlarımda gezen dalgaları fark etmek ve bunun için benliğime odaklanmak… Bir dostum bunu özetliyor; “Kula olan aşkın simyasını gözlemleyebiliyorsan HALKTAN HAK'KA bir menzil içerisinde bir kemalata yön almış görünüyorsun”
Kalp çakram da fırıl fırıl, taç çakram da…
Gönlüm de ferah aklım da.
Ve işin şimdi başladığını fark ettim. NE SEVİNDİRİCİ!
Zamanında bir kadına gitmişti gönlüm, yıllardır hayalini kurduğum gibiydi ve çok derin aşk hissetmiştim. Eğer o aşk ise geçmiş pek de önemli değildi, geçmiş aşk ise ona hissettiklerim mükemmel olmalıydı. O günlerde diyalektik felsefeyi bildiğim kadarıyla uyarlamaya çalışıyordum. “Tanrı mükemmeldir, O hem vardır hem yoktur, O varlığın ve yokluğun uyumudur”. Ben de bu kadına körleşmek istemiyorum, aşkımı yüceltmek istiyorum ve mükemmelleştirmek istiyorum demiştim. Varlığına aşıksam, yokluğuna da aşık olmalıyım demiştim ve yollarımızı ayırmıştık. Bugün? Yaşamadığım hazzı adamdan saymıyorum artık :) Çünkü bilmek değil, yaşamak önemli olan.
Cinayet filmlerinde katil beni öldürecek olsa öncesinde bir saniye açıklasın bana, kimdir, nedendir, neden öldürmek ister, bir haz duyuyor mu, anlatsın, öyle öldürsün derdim. Şimdi? Doya doya yaşıyorum :)
Bu sırada noldu? Biraz da ona değineceğim.
İşlerim açıldı enteresan şekilde. Zamanında çaylak muamelesi yapan arkadaşlar birlikte çalışmak istemeye başladılar, eskiden zaman ayıramayanlar şimdi randevu vermeye başladılar, zamanında izlediğim kurumlar davet etmeye başladılar… Bunlar olumsuzların olumlulaşması. Bir de daha samimi arkadaşlarım olmaya başladı, daha içten, daha üretken, daha şeffaf, daha keyifli.
Blog yazılarımı paylaşan mailler, beni bizzat tanımamasına rağmen benimle koçluk yapması için arkadaşına baskı yapan takipçiler, TESADÜF sanılan süper karşılaşmalar… Şimdi bu süreçlerin daha makro ele alındığı, bireysel ve grup uygulamalarla hayatımızı zenginleştirdiği, AŞK İLE GELİŞİM başlığında bir eğitim hazırlığındayım. Eğitim de demesem aslında daha iyi, deneyim paylaşımı.
Yazı uzun oldu, yazılabilecek şey çok... Yeter sanırım.
Kendinizi gözleyin ama.
Bu değişimler şahsıma münhasır değil. Arkadaşlarımda da görüyorum, durağan işler yoluna girmeye başlamış, sıkıcı ilişkiler elden geçmiş... Birkaç arkadaşım evlenme kararı aldı, gözleri ışıl ışıl, birkaçı süper ilişkilere başladı. Hem ilişkileri hem işleri açılanlar var...
Madem aşk diyorum, birlikteliklerden bahsediyorum bitişi de buna göre yapayım.
Her dinlediğimde ayrı bir haz aldığım şu şarkıya bir kulak verin, hem tınıya hem sözlerine.
AŞK ile
Yaşam koçu, eğitmen, gözlemci, yazar, öğrenci, girişimci koçu, girişimci, konuşmacı…
Sallayın bunu
İnsan
Mustafa Emin Palaz
Not: bu yazıyı baştan sona okuduysanız eğer tebrikler, 4 sayfa. Bu ilgi karşılıksız kalmasın, yorumunuzu mail atın lütfen, etkilendiyseniz en çok etkilendiğiniz noktayı paylaşın. Bir de buraya yorum yazarsanız blogum biraz daha canlı gözükebilir. Ben de ilginize karşılık dilediğiniz bir hizmetimde %75 hediye vereyim. Malumunuz para bilincimi denkleştirmek için ücretsiz bir hizmet vermiyorum :) cozum@mustep.com
Süper dizi Leyla İle Mecnun'a arada göz atıyorum. Hayatımıza İsmail Abi'yi soktu, Mecnun'u soktu, gıcık Leyla'ları soktu:)
Ama bir Erdal Bakkal var ki dağlara taşlara... Sinir ediyor tutumu, paragözlüğü...
Girişimci adayı bir arkadaşıma söz vermiştim, "sen planını yolla, KOSGEB için, ben göz atarım" dedim. Meğer iş fikri bir gıda işletmeciliği üzerine.
Tabloda boğuldum, gömüldüm, kafam dağıldı. Analitik birisi olmasam muhtemelen oturduğum yerde kalırdım.
Neyse, aştık durumu, teslim edilebilir şekle dönüştürdük, ama fark ettim ki, zormuş.
Zormuş kolay görülebilecek marketi koordine etmek. Kuruşlarla kârları ay sonunda birleştirmek, hesaplar kitaplar yapmak, çırağın harçlığını göz etmek...
Yorgunluktan bir ara dalmışım da hayal kurmuşum market gibi birşey işleterken...
Özür diliyorum, kolay sanıyordum.
Zormuş Erdal Abi olmak.
Hiç bir işin kolay olmadığı gibi, bakkal olmak da zormuş.
Yakın zamanda bir seansım oldu ki süper hissettim, paylaşmak istedim. Buluşma sebebimiz iş hayatındaki tatminsizlikti.
Danışanım kişisel gelişime ilgili ve kendisini gözleyen, "farkındalığı yüksek" birisiydi ama sorunlarını aşamıyordu. Bu amaçla yol aldığımız koçluk sürecinin özeti için ise sihirli ayna diyebilirim.
Neden koçluğun aynasında sihir misali göz kamaştıran bir başarı vardır?
Aynalar olduğu gibi yansıtır, değil mi? Ne kadar doğal, ne kadar yalın, değil mi? Her ne kadar uzaktan hoş gelse de kimse sorunlarıyla yüz yüze gelmekten hoşlanmaz. Zihin de bunu bildiği için sık sık o aynayı karalar, tu-kaka eder ve ya ayna çalışmaz ya da can sıkar, özsaygı kaybına yol açar…
Zihnimizin yarattığı bu kaostan sıyrılıp, aynalık gerektiren unsurları nasıl yakalayabiliriz? Çeşitli kişisel gelişim kitaplarından ve eğitimlerden faydalanabilirsiniz, koçluk gibi etkili hizmetlerden yararlanabilirsiniz. Kendinizi gözlemeye ne dersiniz?
Mesela en çok sarf ettiğiniz cümleler neler? Mantıklı veya değil, en çok kullandığınız bağlaçlar, cümle ekleri… Mesela bu danışanım sık sık “olması gereken” şeyler anlatıyordu bana.
Bir başkası “di mi (değil mi) ama” diye bitiriyordu hemen hemen her cümlesini.
“Olması gereken”miş gibi gözüken şeylere farklı perspektiflerden bir daha bakmaya çalıştık, aynalık yaptım güya. Ama zihin zaten biliyor bunları, dirençle de karşılaştım.
Ardından daha farklı bir bakış getirdik, sorunu aşmaya yönelik motivasyonlarla besledik aynalama sürecini. Kalıpların bize normal gelmesinden yola çıktık, normal şeylerin normlar / kalıplar olmasıyla devam ettik. Mantığımıza uygun şeyler konuşarak, “olması gerekenler”in kaynaklarını ve çözümlerini irdeledik vs…
Sizce nasıl devam etti?
Yüzünde kocaman bir gülümseme ve kendine güven vardı artık. Çünkü hem sorunuyla yüzleşebilme cesareti bulmuştu hem de aşabilecek motivasyonu edinmişti. Yaşadığı sorunun kaynağının amiri değil, kendisi olmasını avantaja çevirdi ve sadece kendisini geliştirerek çözüme ulaşmayı başardı.
Hem kendinizle hem de başkalarıyla iletişiminizde bu AYNAyı lütfen etkili kullanın.
Buradan kendinize çıkarımlar yaparak kendi aynalamalarınızı ve güdüleyici bakış açılarınızı kurgulayabilirsiniz ümidiyle paylaşmak istedim.
Keyifli aynalamalar dilerim.
Mutluyum:))))
Mutluluğumla sen de mutlu olabiliyorsan, arkadaşımsındır arkadaşım :)
Mutluluk paylaştıkça artan bir sermayedir.
Bir düşünün hemen, çevrenizdeki insanların mutluluklarıyla siz de mutlu olabiliyor musunuz? Onların başarılarıyla haz duymak, onların sevinçleriyle sizlerin gözlerinin dolması...
Bir liste yapabilirsiniz, benim var mesela aklımda :) Mutluluğumun doruk anlarında birilerini arıyorum ve sebepsiz yere mutlu oluşumu, sebepsiz yere onlarla paylaşıyorum ve mutlu veya mutsuz olsunlar o an, mutlanıyorlar :) Birisini mutlu etmek de beni daha mutlu ediyor. Repo faizli bumerang misali bir döngü :)
Yaşam koçu Derya Akkaya'nın bir sözüdür, "Mutluluk bir son değildir, ertelemeyin" der. "Mutluluk, mutlu anların bütünüdür"
Mutlu anlarınızın farkında olmanız ve artırmanız, yaymanız dileğiyle :)
Madem mutluluktan bahsediyorum, mutlu bir fotoğrafımı koyayım dedim :)
FA TELİniz ne olabilir? Bamtelini biliyoruz, damarımızdır, basılsın istemeyiz. Ama bir de fa telimiz olduğuna inanıyorum, keyif getiren, bizi geliştiren anlar, sözler diye literatüre sokuyorum. (İlahi ezgileri içerdiğine inandığım fa notasının bendeki etkisini, birçok arkadaşım biliyor, o sebeple telimizin adını fa koydum)
Misallerle açıklayayım:
Yaşam koçluğu yapmama rağmen bir sıkıntım için koçluk almıştım ve o sırada bir cümle çıktı koçumun ağzından; "Mustafa, sen gayet rahat ve samimi birisisin, yaydığın imaj da böyle, özün de böyle, sadece sanırım pek farkında değilsin bu özelliğinin..." Çok duygulanmıştım, çünkü ne kadar temiz niyetli çalışsam da samimi olmadığımı düşünüyordum...
2 sene önce şans eseri birisiyle karşılaşmıştım, Amerika'da psikoterapistlik yapıyormuş ve tatil için İstanbul'a gelmiş bir hanım. Sohbetimiz biraz koçluk nedir, ne değildir, ülkemizdeki uygulamaları üzerineydi. Derken "mesela şu sorunumu koçlukla çözebilir miyiz" sorusuyla doğal olarak ona koçluk yapmaya başlamıştım.
Dürüst olayım, o gün için büyük bir gözlem değildi, ama söylemek, paylaşmak istemiştim bahsettiği başarıların takdire değer olduğunu. Cümlemi tekrarlamamı istedi ve birden ağlamaya başladı. O da bilmiyormuş o FA TELİni... En son ne zaman takdir aldığını veya kendini takdir ettiğini hatırlamıyormuş ve sanki aradığı sihirli değneği bulmuş gibiydi.
Geçen gün yaptığım bir koçluk seansımda da danışanım pek somurtkandı başlarda. Zaten baskıyla gelmiş, arkadaşı arayıp zorlamış benimle buluşması için, ama nasıl bir şey yapılacağına dair pek fikri yoktu. Hem sıkıntılarından ötürü somurtkandı hem de beklentisizdi, ama koçluk seansımız
keyifli olunca bir an gülümsedi ve ben de bunun önemine değindim. Sorunlarını aşarken, gülümsemenin kalp yumuşatan ve stres aştıran gücünden bahsettim ve özellikle de onun yüzünde gülümsemenin çok yakıştığını söylemiştim. Gözlem aktaran uzman olarak benim için çok çok önemli olmasa bile, onun için çok şey ifade ediyormuş ki tam o anda yüzünde güller açtı somurtkan kızımız şen şakrak şekilde sonlandırdı seansı.
Sizin FA TELİniz ne olabilir? Neyi duysanız veya kendiniz söyleseniz süper olurdu, süper hissederdiniz, düşünün lütfen. Cevaplarınızı cozum@mustep.com a paylaşırsanız çok sevinirim.
Bol Fa’lı, bol keyifli anlar dilerim.
Dün katıldığım SOGLA Sosyal Girişimci Genç Liderler Akademisi’nin “Değiş-tir-mek İçin Yola Çık” başlığındaki konferanstaydım.
Öncelikle tüm SOGLA ekibini tebrik etmeliyim. 2010’daki ilk konferanstan bugüne çok yol kat edilmiş organizasyon açısından, çok başarılı bir evsahipliği ile karşılaştım.
Mustafa Hoca’yı (Prof Dr Mustafa Sarı) 2010’da SOGLA konferansı ile tanımıştım ve yine dinleme fırsatı bulduğum için ayrıca teşekkür ederim. Mustafa Hoca’ya ayrıca değineceğim çok yakın zamanda :-)
Şimdi kabaca bakalım kimler neler anlattı: Index Group CEO’su Erol Bilecik hakkında pek bilgim yok açıkçası. Sadece Timur’la sohbetlerimizde bahsettiği övgü dolu sözlerden fikrim vardı. Ama dün çok samimi konuştu. Sunumsuz, doğaçlama yaptığı konuşmasında altını çizdiği temel şeyler; sosyal girişimlerin yabancı gibi gözükse de iktisadi girişimlerle benzer dinamikleri olduğuydu diyebilirim; olumlu bir dünya görüşüne sahip olmak ve iyi bir öykü anlatıcılığı özellikle. Ayrıca sosyal girişimlerin sorumluluklarının, klasik girişimlerden daha yüksek olduğu, çünkü sosyal etki katkasıyısının çok daha büyük olduğuna değindi. Ne demek bu? Sosyal girişimciler, çok daha fazla kişiyi etki alanına sokuyor, iyi ise çok daha iyi oluyor, kötü örnek olurlarsa çok daha geniş bir alana yayılıyorlar… Toplum Gönüllüleri Vakfı’nın kurucularından ve bir projede beni kurtaran kişi İbrahim Betil de sosyal sorunlardan yola çıktı. Ama özellikle “sus küçüğüm, söz büyüğün” deyişimizdeki gizli baskıya vurgu yaptı. Yer yer erkek egemenliği yer yer yaşlı egemenliği üzerine şekillendi diyebilirim konuşması için. Unutmadan paylaşayım; iktisadi işletmelerde olduğu gibi; kişinin kendi doğrularından sıyrılıp hitap ettiği kesimin ihtiyaçlarına odaklanması, dolayısıyla onları dinlemesi gerektiğini kulağımıza küpe etti. Aksi halde sorunlu diyerek kafamıza göre kurguladığımız çözümlerin başarısız olabileceğini Uganda’dan bir örnekle anlattı. Ashoka Türkiye Koordinatörü Matthias Scheffelmeier ise Ashoka desteklerinden ve global örneklerden bahsetti. İnsanların bir kahraman doğmadığı, sadece sorunlara farklı çözümler üreterek sosyal değerler yarattığı ve bu sayede birçok kişiye, geniş kitlelere ilhamlar aşıladığı üzerine süper bir sunum yaptı ve bir düşüncesini paylaştı. Martin Luther King’in meşhur “Bir hayalim vardı” deyişinin “Bir hayalim vardı ve onun için bir adım attım” şeklinde algılanması gerektiğini dile getirdi. SOGLA kurucularından, benim de koçluk eğitmenlerimden, abim, yol arkadaşım Timur Tiryaki de harekete geçmenin önemini vurguladı. SOGLA’nın kuruluş sürecine değindi ve “fikir süperdi, toplantılar yapıyor, araştırıyoruz literatürleri. Her şey güzel ama hareket yok. Biz salonda neyi nasıl yapmamız gerektiğini tartışırken, birileri sahada dünyayı değiştiriyordu” dedi. Temsilcisi olduğu Bob Proctor ekolünün “Hayat seni bildiğinle değil, YAPAbildiğinle ödüllendirir” sloganına ne kadar benziyor bu öğüt. Doğa Gözcüleri Derneği Kurucusu ve Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nde görevli Prof Dr Mustafa Sarı’nın konuşmasında gülmekten not alamadım. Kendisini iki gün önce aklımdan geçiriyordum, kafamdaki akademisyen profilinin bedenlenmiş haliydi. Salonda da görünce ağzım kulaklarıma vardı, hele ki öğle yemeğinde yanyana olmanın getirdiği şansı tarif bile edemem. Yakında söyleşi yapacağız kendisiyle. Konuşmasına gelirsek, bir sorunu çözmek için çözüm üretmekten ziyade sorunun net tanımlanması ve tarafların dahil edilmesi konusunda Van’ın meşhurlaşan İnci Kefali üzerinden uygulamalı örneğini paylaştı. SİM-Sosyal İnovasyon Merkezi Kurucusu Suat Özçağdaş’ın çalışanlara hoş bir önerisi vardı; “kurumlarınıza sorun, Bin Yıl Kalkınma hedeflerinden haberleri var mı? Küresel İlkeler Sözleşmesi’ni imzalamışlar mı? İmzalamak için kanuni bir gereksinimi olmayan bu maddeleri sormak, sorgulamak bile küresel vizyonunuzu geliştirecektir” diyor. Ben araştırmaya başladım :-)
Blog yazım rapora, toplantı tutanağına benzedi biraz. O yüzden kısa bir toparlamaya gireyim. Adım Adım projesiyle, engelli vatandaşlarımız için koşarak fon sağlayan Itır Erhart
, neden bu konularla ilgilenenlerin yaş ortalamasının 35-36 olduğunu sordu salona: keşkeler, yapılmayanların yarattığı pişmanlıklar ilk akla gelenlerdi. Benzer durumu öğle yemeğinde kendisiyle konuşmuştum ve sosyal sorumlulukta olduğu gibi, kişisel gelişim sektöründe de yaş ortalaması daha ancak 35lere inebildi. Hayatı geç sorgulamaya başlıyoruz!
Diğer konuşmacılardan Onuralp Armağan, Fuat Sami ve Emre Özgür’in konuşmaları da çok ilham dağıtıcıydı. Öğrenciyken başlayan girişimciliğini sosyal faydayla büyüten Hisar Uyar ise hem konuşması sırasında hem lavaboda karşılaştığımızda hem de kulağıma gelen tatlı dedikodulardan yola çıkarak diyebilirim ki çok … En uygun kelime “insan” olurdu, hani iyi niyetli, temiz yürekli, barışçıl, iletişimci, yardımsever…
Gerek konuşmacılarda gerekse katılımcılarda gözlediğim temel birkaç şey ise; tebessüm, tevazu ve çözümcülük diyebilirim.
Devletten beklemiyor, ona buna sorumluluk yıkmıyor, çözüm için bir omuz atıyor ve DEĞER YARATIYORLAR, YARATIYORUZ!
Girizgahı geçtim, direkt konuya başlıyorum: Polisimizin 167. yılı için, bu sene İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Taksim meydanında halk ile buluşuyor. Çok başarılı bir fuar alanı oluşturmuşlar.
Bir arkadaşım da buluşmaya geciktiği için giriverdim ve şaşırdıkça şaşırdım.
Türk polisinin başarılı uygulamaları olduğunu biliyordum ama bazı yaklaşımlar heyecan verici geldi. Bazı polis arkadaşlarla dedikodu da yaptık, kanuni kısıtlamalar, vatandaşla işbirliği halinde çözümler, vs...
Aklıma geleni sordum, bomba imhacısına, asayişine, olay yeri tespit personeline, vs...
Bazı cevaplar aldım ki "bunu ben bilmiyordum, halk biliyor mu" diye sorduğumda, "işte aktarmaya çalışıyoruz" diye cevap aldım. Onların da ricasıyla paylaşayım dedim aklımda kalanları. Telefon dolandırıcılığı
Bilişim suçları masasında çok büyük gelişmeler kaydettiklerini söylediler. Ama sordum, annemi dolandırıcılar aradığında polisi aradığımı, sadece numara alındığını söyledim. İki gün sonra aynı mesajı başka birileri yolladığında annem telefonda "sizi şikayet ettik biz" dediklerinde, karşı tarafın "rahatsız ettik abla" diye rahat bir tavır içinde olduğunu söylediğimde, takipsizlikten bahsettiler. Çözüm peki? Bu dolandırıcı numarayla konuşurken, bir yandan da polisi EŞ ZAMANLI uyarıp numaranın takibini yapmasını isterseniz, uydu aracılığıyla polis bir veriye ulaşabiliyor.
Madde kullanan arkadaşlar, polisten destek alarak çözüme bir adım daha yaklaşabiliyorlarMIŞ.
Bu konuda narkotik, önleyici çalışmalar açısından, halkı bilgilendiren, hatta sadece "bunlar tü
kaka" demekle kalmayıp kullanıcıları, kullanma potansiyeli taşıyanları kültürel çalışmalara sevk eden uygulamalar da yürütüyorlarmış. Ayrıca gençler için ayrı, yetişkinler için ayrı kitapçıklar hazırlamışlar ve örnek hikaye paylaşıyorlar.
Asayiş ekipleri, dizilerdekinden daha sempatikler. Zaten Güven Timi isimli ekip, halka karışıp önleyici faaliyetler içindeler ve paylaştıkları şeyler, gülümsetiyor.
Bakın biz bunu bunu yapıyoruz demek yerine, halkı bilinçlendirme faaliyetleri göğüs kabartıcı.
Mağdur ve şikayetçilerin haklarını, herhangi bir sebeple şüpheli veya sanık kılınan kişilerin haklarını uzun uzun paylaşıyorlar.
Olay yeri inceleme amirliği, Kanal D'deki Kanıt dizisinin hasretinde; "keşke biz de 40 dakikada çözsek konuları, ama zamanla" diyor Büro Amiri Ömer Bey. Çocukluk hayallerimden olduğu için olay yeri inceleme, büroya davet ettiler, birebir gözlem yapabilmem için.
Peki Ebru?
Terörle mücadeleyi ebru ile mi yapacaksınız diye sordum, görevli polis memuruna. Güldü :) Evet dedi. Anladığım kadarıyla mozaik felsefesinden hareket ediyorlar; farklı renklerin birbirine karışmadan bir bütün halinde, güzel dokularını sergileme başarısına atıf var ve açılımı: Emniyetle Birlikte Rehberlik Uygulamaları; www.forumebru.com da web adresi.
Görevini vermemi istemeyen bir polis arkadaşla uzunca konuşma fırsatım oldu. En çok merak ettiğim "polise duyulan korku ve saygı ikilemini irdeledik. 80 sonrası dönemin korkudan gelen saygı olduğu, artık ise işlevsiz bazı yasalardan ötürü saygınlığın da yitip gittiğini anlattı. "Bundan önce asayişteydim ve 6 ay kadar bir çeteyi gözledim, emek verdim, ama adam 6 ay ceza almadı" dedi. "Silahlı çatışmaya girdik, karşılıklı atıştık ve sonunda yakaladık bir başkasını. Savcı sende delik var mı? Adam suçsuz dedi, salıverildi" dedi.
"Banka soygununda suç üstü yakalıyoruz bir kişiyi, savcı salıyor, elinde çantalarla çıkmadığına göre, her an vaz geçebilirdi diye düşündü" dedi.
Ve bir konuya dikkat çekti; "ben vatanını seven bir insanım ve bu konuda bir çok eğitimden geçiyor, mesleğimi icra ediyorum. Ama yine de bilgi taramasına tabi tutuluyorum. Oysa bir savcı asla GBT'ye girmiyor. Bu ne demek? Tiyniyeti bozuk birisi okuyup yönetimde, yargıda söz sahibi olabilir, ama bizde böyle bir durum yok."
Yakında Taksim'e yolum düşerse bomba imha kıyafetiyle fotoğraf çekmek istiyorum :)
Olay Yeri İnceleme Büro Amirliği ziyaretimi de randevulaştık, sonuçlarını paylaşırım.
Yönetim ve yönetişim mantıkları üzerine bir yazım yayınlandı.
Olayın anatomisine kısa bir bakış ilginizi çekerse http://paylasim.lalabey.com.tr/?p=3359 linkine beklerim.
Son zamanlarda kendimi yavaşlatmaya çalışıyorum.
Daha az düşünmeye, daha yavaş hareket etmeye, daha çok gülümsemeye, daha sakin konuşmaya...
Altındaki neden belli: keyif aldığımız anlarda yavaşlıyoruz, yavaşlamaya çalışıyoruz. O halde yavaş yaşarsam acaba keyif oranımı artırabilir miyim?
E2'de yayınlanan Chuck dizisinin kapanış bölümünde Sarah sahilden hızlı bir şekilde çıkıyor kumda yürüyordu, sonra kamera önüne geçti ve yavaş adımlar atar şekilde gösteriyordu; daha estetikti.
Kıvanç Tatlıtuğ hiç bir yere koşmuyor, ufak sakin adımlar atıyor.
Kimse orgazm süresini düşürme ihtiyacı duymuyor, bilakis daha yavaş hissetmek için yöntemler geliştiriyorlar.
O halde neden koşturuyorum?
Bunu düşündükçe daha çok yavaşladım, sanki bir frenim vardı yürürken, asıldıkça asıldım. Daha yavaş, daha yavaş...
Attığım her adımda ise daha iyi hissettim kendimi.
Gülümsüyordum, caddede başkalarının ilgisini çekecek kadar sakin ve gülümseyen bir hâl almıştım.
Hatta sanırım iki kişinin de gülümsemesine vesile olmuştum.
Bunu görünce karar verdim; artık hep yavaş yürüyeceğim, yavaş yaşayacağım.
Belki İstanbul'umu da yavaş şehirlere aday gösterebiliriz gün gelince.
Bugün 5 dakikanınızı yavaşlatmaya ne dersiniz?
Not: görsel ararken sık sık salyangozlarla karşılaştım. Güzellik ürünlerinin birçoğunda salyangoz kabuğu kullanıldığını biliyorum. Acaba zerafetin yavaşlıktan geçtiğine dair ekolojik bir örnek mi söz konusu :))))
Duymuşsunuzdur belki, “cesur insanlar korkusuz insanlar değil, korkularına rağmen bir adım daha atabilen insanlardır” diye.
Kararlı insanlar da kararlarını, kararlılıklarını düşürecek şeylerden uzakta yaşamıyorlar. Bilakis, bunu zorlayan, hatta dip noktasına getiren durumlarda dahi, bir adım daha atabilme becerisi gösteriyorlar.
Bir düşünceyi beslemiş olalım ve bir karara vardığımız an’ı anımsayalım. Tek başına karar nedir ki… Eylem gerekir, e biz de eyleme geçiyoruz.
Ama bir şeyle karşılaşıyoruz veya birkaç şeyle… Derken gün geliyor, birşeyleri engel görüp bırakıyoruz. Özellikle “kader, kısmet” inancımız bu konuda en sık başvurduğumuz bahane kaynağı.
Kesinlikle anlıyorum, motivasyonu korumak zor bir şey, hele zihnimiz yılgınlığa meyilliyken.
Ama çözümü yok mu bunun? Neler olabilir? Motivasyon emici unsurlar değişken olabilir, ama faydası olması ümidiyle birkaç sorgu karalamak istedim.
Caydığım, istikrarımı sürdürmediğim kararım neydi? Bunu hatırlamak, peşinden başka şeyleri de hatırlamamı sağlayıp motivasyonumu yükseltebilir. Niye böyle bir karar vermiştim? Mesela sigarayı bırakmak isteğindeyiz, ama niye böyle bir düşüncedeydik ki? Şundan bundan… Ben 4 sene önce o sürecimdeyken, “çünkü kendi kokumu özledim” diyordum kendime…
Kararlılık sürecimizin başındaysak, ama başka konulardan ötürü moral düşüklüğümüz varsa, süper bir sorgu değil midir öngörmek adına: Ne gibi engellerle karşılaşırım? Bunun cevapları, bize bir antreman sahası yaratmış olacak ve o engellerle gerçekten karşılaştığımız gün kondisyonumuz yerinde olacak, aşacağız.
Ama diyelim ki çok güç engellerle karşı karşıyayız ya da hayatımıza çekmek istediğimiz/ hayatımızdan çıkarmak istediğimiz şey, çok zor. Yazık bize… Biz ki bir şey bilmiyoruz. Peki bu konuda veya benzeri bir konuda, çevremizde deneyimi olanlar var mı? Onlar nasıl aşmışlardır engellerini? Az önce demiştim, kararlılığımızı bozan şeyler değişken olabilir, ama altındaki nedenler benzerdir. Faydalı sorgularla çözümler çıkarabiliriz. Sanki makarnamızı çatalla çevirmek misali...
Bir son kalem de, kilo konusundaki deneyimlerden olsun.
Kilo vermekte koçluk desteğinde başarı oranım %100. Diyet koçluğu yapmıyorum, bilmem ben karbonhidrattı proteindi… Sadece danışan kaç kilo fazlası olduğunu düşünüyorsa, psikolojik çalışmalar yapıyoruz diye bir özet verebilirim. Ama son çalıştığım arkadaş, kilo veremediğini söyledi. Birlikte çalıştığımızda verdiğini, ama sonra kendi başına devam etmekte zorlandığını söyledi. Sıkıntısı 20 fazla kiloydu.
Birçok kişi için 2 kilo vermek çileyken, kızımız 20 kilo fazlası olduğunu düşünüyordu. Çok zor buluyor ve çabuk demoralize oluyordu. Basit bir şey önerdim: hedefini bölmesini. Bir ayda verecek değil, 2 ayda verebilir mi bilmiyoruz… Ama neticede sağlığını koruduğu sürece, gerekirse 10 ayda da verebilir değil mi?
Bir daha bakalım: 20 kilo vermek mi daha kolay ona gösterdiğim zihni değerlendirme yollarıyla, yoksa aylık 2 kilo gibi küçük, ulaşılabilir, göz korkutmayan hedeflerle geç ama güç olmadan yol almak mı?
Yiyemeyeceğimiz lokmalarda, bıçak kullanalım arkadaşlar, daha kolay ve daha zarif olur :)
Karar üzerine İndigo Dergisi'ne süper bir makale yazdım, eğitim tadında. Sanırım Mayıs Ayı'nda yayına alınır, buradan paylaşırım.
Herkese keyifli günler diliyorum.
Not: blog için google'da görsel aratırken çok hoş fırında makarna resimleri gördüm ve canım istedi. Bana bir fırında makarna ziyafeti yapan arkadaşıma, ücretsiz bir koçluk yapmak istiyorum :)
Kıskançlığı konuşuyorduk.
Ben söz gelimi Ayşe'den hoşlanıyorsam, onun güzelliğinden etkilenmişsem...
Ayşe olduğu gibi beni etkilemişken biz ilişkiye başladıktan sonra onu değiştirmek niye?
Onu değiştirdiğimde, ilk hoşlandığım Ayşe kalmaya devam edecek mi? Yoksa ben, "benim istediğim gibi" dürtükleme bir Ayşe'ye mi sahip olacağım?
Sahip olma demişken... Her insan, gittikçe artan bir bilinçle BİRLİK'ten bahseder, insanlarla, diğer canlılarla ve yaratıcısıyla... BİR olabilmek için BİZ olmak gerek, haliyle de bir ilişkide bulur kendisini.
Ama BİZ olabilmek için önce kendisinin BEN olması ve karşısındakinin de bir başka BEN (O) olması gerekmez mi?
Ben onda kaybolurken, sadece onunla ilgilenirken ne kadar kendim olabilirim? O da benim heveslerimle cebelleşirken ne kadar kendi olur?
Bir sohbet sırasında ağzımdan dökülenlerden aklımda kalanlar :)
Doğa ana, nimetlerinden domatesi de reyonumuza getirdi. Bir hatırlatma yapalım: Web sitemizde (Nasıl Daha İyi Yaparım.com), kuruluş amacımızı özetleyen nohut başlığında, özgün tekniklerimizle sunduğumuz yaşam koçluğunu paylaşıyoruz.
İktisadi değeri olan ve beyne de çok yararlı karnabahar başlığında, gurur kaynağımız olan girişimci koçluğunu paylaşıyoruz.
Öğretilerde bilginin imgesi olan elma başlığında da eğitimlerimizi sergiliyorduk. Uzmanı olduğumuz zihin ve zihnin çalışma modellemesi olan zihin haritalama konusunda ise bir revizyona gitme kararı aldık, adını da domates koyduk: http://mustep.com/domates.html
Bilseniz de bilmeseniz de sonsuz faydası var domatesin, birçok işlevi var metabolizmamız için. Zihin de aynı değil mi? Farkında olmasanız da o, sizin için çalışıyor. Farkında olarak işlerseniz pekala? Nasıl ki domatesin salçası, püresi, sotesi, turşusu, kurusu vs söz konusu ise, zihniniz de size bir sürü farklı nimet sunabilecek.
O sebeple madem bu konuda çok iyiyiz, farklı versiyonları paylaşmaya karar verdik.
Zihin haritalama adında, bilinen klasik zihin haritalama metodunun geliştirilmiş halini, 10-12 saat süren eğitimimizi talep halinde yine sunuyoruz.
Ancak artık 3 başlıkta, ayrı ayrı organizasyonlar yapacağız. Böylece en az 2 kat daha keyifli, en az 3 kat daha verimli bir eğitim modülüne eriştik. Detayları ilgili linklerde bulabileceksiniz.
Ve bir fırsat: zihin haritalama tekniğinin, çeşitli yaklaşımlarla çok daha ileri boyutlara taşındığı teknikleri, uzmanlık alanı zihin olan eğitmenlerden almaya ne dersiniz? Yeni modüllerin pilot uygulamaları için, 3 Nisan gün sonuna kadar iletişime geçen kurumlara çok cazip indirimler sunacağız. cozum@mustep.com
Mobbing kavramı, son zamanların iş dünyasında en çok anılan kavramlarından biri. Patronların, amirlerin, sorumluların, hatta iş arkadaşların, bilinçli ya da bilinçsiz, size rahatsızlık yaratması diye özetleyebiliriz.
Özellikle Türkiye olarak dünya genelinde, internet aramalarında 2011'de 8. sıradayken, 2012'de 7. sıraya yükselmişiz ülke olarak.
Endüstriyel psikoloji, iş hukuku gibi alt bilimler bu konuda geliştirme, refah düzeyimizi artırma çabalarındayken, bir dergi de bu konuda hazırlanacak dosyaları için yardım talep etti. Yakında bunun da detaylarını paylaşırım.
Madem mobbing üzerine çalışacağım, bari deneyimleri tazeleyeyim dedim. Mart sonuna kadar, koçluk çalışması için özellikle mobbingden şikayetçi arkadaşlarla çalışmak istiyorum.
Teşvik etmek için de birşey öneriyorum: çalışma konumuzun mobbing olacağı arkadaşlara %50 indirim yapıyorum.
Klasik olarak koçluk etiğinin başlıca kuralı; gizlilik üzerinden yol alacağımızı hatırlatırım.
Normal koçluk sürecinden farkı, kendi sıkıntınızı aşmakla kalmayacak, başkalarına da yardımcı olabileceğiniz bir süreç geçireceksiniz.
İstanbul dışından yararlanmak isteyenlerle de telefon veya yazılım imkanlarından yararlanabiliyorsunuz.
Çevrenizle de paylaşabilirsiniz.
Daha önce yaptığım bir çalışmayla ilgili şu hoş makaleyi okumanızı öneriyorum: İNDİGO DERGİSİ
Hem eğitmenlerimden hem abim sayabileceğim kadar sevdiğim Timur Tiryaki'yi birçok okurum tanıyor. Özellikle İndigo Dergisi'ndeki röportajımız hakkında çok hoş mailler almıştım.
Aşağıda ondan az önce gelen bir mail var, paylaşmak istedim.
Kişisel gelişimciler, sosyal girişimciler, sosyal fayda amaçlayan diğer kişiler... Mutlaka okuyun.
Değerli Arkadaşlar,
SOGLA'nın 3.Sosyal Girişimcilik Konferansı bu yıl İstanbul Teknik Üniversitesi, Süleyman Demirel Kültür Merkezinde gerçekleşiyor. Konferansımıza daha önce gerek öğrenciler, gerek yetişkin sivil toplumcular, gerek kurumsal hayatta çalışıp toplum için fark yaratmak isteyen çok geniş bir kitleden katılımcılar ve konuşmacılar ağırlamıştık.
Bu yıl duayen sosyal girişimciler kadar genç sosyal girişimcilere yer veren SOGLA Konferansında ihtiyaç duyduğunuz İLHAMI, ufkunuzu açacak VİZYONU ve sosyal girişimcilik konusunda engelleri kaldırmanıza yardımcı olacak STRATEJİK TÜYOLARI alacaksınız.
Unutmadan SOGLA konferansı ücretsizdir ve şirketlerin tanıtım sunumları yoktur!
SOGLA ailesinin bir gün için bile olsa parçası olmak için lütfen hemen başvurun hem de duyurusunu facebook, twitter üzerinden destek olun. Orada görüşmek üzere! :)
www.sogla.org
Selamlar, sevgiler,
Timur Tiryaki
SOGLA Sosyal Girişimcilik Konferansı Değiş’tir’mek İçin Yola Çık!
Tarih: 7 Nisan 2012
Saat: 9.30 – 17.30
Yer: İstanbul Teknik Üniversitesi Süleyman Demirel Kültür Merkezi
İçindeki girişimcilik ruhunu toplum için fark yaratmak üzere ortaya çıkarmak ister misin?
Seni Türkiye’de ve dünyada sosyal girişimcilerin neleri değiştirdiğini görmeye, içindeki sosyal girişimci ruhunu harekete geçirmeye çağırıyoruz.
Değiş’tir’mek İçin Yola Çık!
SOGLA – Sosyal Girişimci Genç Liderler Akademisi, üçüncü SOGLA Sosyal Girişimcilik Konferansı’nı 7 Nisan’da İstanbul Teknik Üniversitesi’nde gerçekleştiriyor. Sosyal girişimcilik alanında önde gelen sivil toplum liderleri, yerli ve yabancı sosyal girişimciler, fikir öncüleri ve genç sosyal girişimci liderlerin katılımıyla gerçekleşecek konferans, Türkiye’de sosyal girişimcilik konusunu ele alan, gençlere yönelik en geniş katılımlı konferans olma özelliğini taşıyor.
Konferansa başvuranlar arasından seçilecek 500 üniversite öğrencisi ve profesyonel, 7 Nisan’da yapılacak konuşmaları dinleme fırsatını elde edecek. Konferans başvuru sürecinde sosyal medyadaki yarışmalar ve konferans sırasındaki çekilişlerle birçok ödül sahiplerini bulacak.
Katılımın ücretsiz olduğu konferansla ilgili detaylı bilgiyi www.sogla.org adresinden alabilirsiniz.
Son başvuru tarihi: 20 Mart 2012
Başvuru için: www.sogla.org
Erol Bilecik Index Grup CEO İbrahim Betil Toplum Gönüllüleri Vakfı ve ÖRAV Kurucusu Matthias Scheffelmeier ASHOKA Türkiye Koordinatörü Fuat Sami LabX Melek Yatırım Fonu Kurucusu & Genel Müdürü Timur Tiryaki SOGLA Kurucu Eşbaşkanı Mustafa Sarı Doğa Gözcüleri Derneği yönetim Kurulu Başkanı Ece Ercel SOGLA Kurucu Eşbaşkanı Hisar Uyar www.bogaziciogrenci.com Portalı Kurucusu Levent Baş www.benvarim.com Platformu Kurucusu Anıl Erdem Bir Silgi Bir Kalem Platformu Eşbaşkanı Itır Erhart Adım Adım Oluşumu Kurucusu Suat Özçağdaş Sosyal İnovasyon Merkezi Kurucusu
Merhaba,
Mail, facebook gibi yollarla bana iletilen soruları zaman zaman burada da paylaşmayı düşündüm.
Umarım işinize yarayacaktır.
İşte en son gelen soru:
"selam mustafa bey bir örnek soracaktım size: Hücre, canlının canlılık özelliklerini taşıyan, yapı ve görev bakımından en küçük parçasıdır. Hücreye göze de denilebilir. Atomların molekülleri, moleküllerin makromolekülleri, makromoleküllerin makromoleküler yapıları oluşturmasıyla, dokuların en küçük yapı taşları olan ve yaşamın tüm özelliklerini sergileyen hücreler oluşmaktadır. Genel olarak tüm hücreler temelde aynı yapıya sahiptirler. Fakat bulundukları dokuya ve dolayısıyla fonksiyonlara bağlı olarak bazı farklılıklar gösterirler. bunu zihin haritalarından faydalanarak şöle yapıyoruz demi her cümleden bir kelime seçip sayfanın ortasına hücre yazarak dallanmaları yapıyoruz fakat bu dallanmaları birbirine bağlamıyoruz değil mi? teşekkürler"
Mustafa Emin Palaz
selamlar,
Güzel soru. Burada açıkçası ideal bir yol olduğunu sanmıyorum. Hem internette incelediklerim hem de eğitimlerimde katılımcılardan gözlediklerimden bazıları, bu kelimeleri ayrı ayrı ele alıyorlar. Basit bir özetle, saat 1 istikametinden başlayarak saat yönünde atom, molekül, makromolekül, yapı, doku şeklinde olabilir. ama ne için yapıyoruz bu haritayı? eğer hücre hakkında bildiklerimizse, bir dalda eşanlamlılarını, bir dalda yapıtaşı oluşunu, bir başka dalda oluşumunu belirtme taraftarıyım ben ve bu saat gibi açılımı da üçüncü dalda yapabiliriz.
haritada belli olan 2 şey var; birincisi ve en önemlisi, o haritanın yapılış amacı, ikincisi sizin tarzınız
özellikle ülkemizde bu konuda hazırlanan örnekler, belki de sadece benim gözleyebildiklerim, çok kısa konulardı, basit...
dolayısıyla her şey için ayrı dal açmak yerinde.
ancak eğer proje yöneitmi gibi birşeyde kullanıyorsanız veya benim yaptığım gibi 188 sayfalık bir kitabın anlaşılır bir özetini çıkarıyorsanız, biraz daha taktiksel gitmenizde fayda var...
yaptığınız haritalardan tarayıp yollarsanız mailime, göz atabilirim
daha önce de vermişimdir sanırım mailimi, tazeleme olsun
cozum@mustep.com http://mustep.com/zihinharitasi.html
İş yerindeki performansınızı %30 kadar artıran,
Hafızanızda %70 artış sağlayan,
Yaratıcılık, yenilikçilik, beyin gelişimi gibi faydalar sunan,
Ve sıkıcı toplantılara verim getiren Zihin Haritalama Eğitimine 10-11 Mart'ta katılabilirsiniz.
Stres altında olduğunu düşünen arkadaşlar için de bir süredir rafta olan çalışmamı ilk kez bu ay sunmaya karar verdim.
Dilerseniz stresinizi sağaltmaya, dilerseniz onu VERİM GELİŞTİRMEK için kullanabilmenizi sağlayan bir eğitim. 24 Mart'ta ilk modül, 14 Nisan ise ikinci modül olarak sunulacak.
Taraftarlar ne anlıyor diye hep merak ederdim. Ne buluyorlar da bu kadar gürültü kopuyor?
Haftasonu metro ile Taksim'e geçtiğimde birşeyler fark etmeye başladım sanırım. Hoş bir tutkuları vardı. Sanırım bir şeyin parçası olarak hayata tutunmayı kolaylaştırıyor bu takım sevdası. (Şimdi düşününce mantıklı geliyor tabi)
Hoş da bir şey, çünkü bu tutku başkalarının yüzlerinde de gülümseme yaratıyordu, metroda o insanları izleyen diğer insanların yüzlerinde de hoş tebessümler vardı.
Galiba dedim, karar miktarı bu, fazlası gürültü ve rahatsızlık...
Cümlemi bitirmeme fırsat kalmadı ki koca bir grup Galatasaraylı, Fenerbahçe'ye methiyeler okumaya başladı, metronun içinde bağıra çağıra marşlar okumaya başladı.
Yürüyen merdivenlerin sac kenarlarına vurarak, sağa sola yumruklar sallayarak, küfürler savurarak... Ellerdeki bira şişelerinden midir bu coşku(!), grubun birbirini gaza getirmesinden midir, saf takım aşkından mıdır, yoksa E; Hepsi!
Neyse, ben konuma döneyim... Tutku... Abartınca tutkal ya da acı veren aşk gibi oluyor anlaşılan; hem aşığa hem maşuğa hem de tanık olana! Üniversitenin ilk yıllarında, yurtta kalırken, GS'nin borçlarından ötürü önümde ağlayan bir ultraslanlı geldi aklıma.
Dipnot: ağlayan ultraslanlı ve metrodaki kargaşanın mimarı ultraslanlı diye onlara karşı bir cephem olduğunu düşünmesin Galatasaraylı arkadaşlarım :) Zira ilk taraftar görmüşlüğüm de seneler önce Olympiakos-GS maçı öncesinde ultraslan taraftarlarıydı, ot çekip, alkol alıp küfürlü bekleyişleri vardı yine :) Lakin öğrendiğim kadarıyla her takımda varmış böyleleri :s
Ve öyle ya da böyle, ilk 11'ini bilmesem de kanımı kesseniz siyah beyaz akar, eminim :)))
Daha önce de samimiyet üzerine yazmıştım.
Bir süredir aklımdaydı, biraz da profesyonel dünyada bu konuyu ele almak.
Yakın arkadaşlarım biliyorlar, samimiyet konusunda biraz sıkıntılıyım. Bu kavram oturmadı bende pek.
Çünkü kendimi aslında samimiyetsiz görürüm, oysa muhataplarım ise samimiyetim için teşekkür ederler.
Ancak birkaç kez de tam tersi oldu; kendimi samimi gördüğüm bir vakitte, iş ortağım tarafından samimiyetsiz bulundum.
Bunlara değinirim ama madem profesyonellikten bahsediyoruz, bir kaç gerekli şeyden bahsedeyim. Beden dili eğitmenlerinin %99'una göre karizmatik bir ifademiz olmalı, omuzlar yukarıda, göğüs geniş, sopa yutmuş gibi dik bir duruş, ultra baskın ses tonları...
TED konuşmalarına baktığımda ise bunlar değildi gördüklerim; kolları kıvrılmış gömlekler, rahat duruşlar, eğik başlar, kısılan ve gürleyen sesler, siz-ben ayrımı yerine BİZ bakışı...
Dr Oz Show olarak ABD'de güzel bir program sunan Dr Mehmet Öz'de de benzer bir şeyler vardı; omuzları dik değil, karizması tartışılır, ama samimi. (Aynı programın Türk versiyonu Dr Ender Saraç'ta da benzer bir beden dili var)
Geçen aydı sanırım, Kanal E2'de Conan O'brein'ı izliyordum. Konuğu daracık ve bol desenli bir gömlekle gelmişti. Conan da dalga geçti habire, ama konuğu (adını hatırlamıyorum şu an) Conan'dan çok gülüyordu bu sözlere.
Şaşırdım, ben olsaydım, sevimli bir kıyafetle geldiğimi düşünürken, hatalı bir tercih yaptığımı fark etseydim ve birileri hele ki ekranın önünde benimle dalga geçseydi, sanırım utanır, kızarır, bozarır ve dahası, bunu çaktırmamaya veya mantıklı açıklamalar bulmaya çalışırdım.
Oysa o kadar samimiydi ki...
Kısa vadeli ömrüme çok fazla deneyim sıkıştırmaktan mıdır, pek duygularda kalamıyorum.
Geçtiğimiz yaz aylarında özellikle oturduğum sokakta art arda vefatlar oldu, feryatlar figan...
Üzülemedim, sonra düşündüm, yakınlarım ölse nolurdu? Aklımdan geçen simülasyon da üzmedi beni, ki ölenler oldu, üzülmedim... Duygular, düşünceler ve bunların yeşerdiği zihin üzerine bu kadar çok çalışmaktan olabilirmiş :)
Benzer şeyi bazen seanslarımda da yaşıyorum, danışanımın anlattıklarını yakalayamadığım anlar olabiliyor. Bazen onu rahatsız edebilecek bir objektiflik içinde oluyorum, ama o sırada anlamadığım şey; samimiyetim için teşekkür edilmesi. Başlarda dalga geçildiğini sanıyordum, ancak hayır, gerçekten samimi bulunuyorum. O an samimi duygular beslemediğimi söylediğim kişiler dahi samimi bulduklarını, içten olduğumu söylüyorlar.
Arkadan iş çeviren birisi değilim, hayırdan başka şey pek düşünmem, ama bu kadar samimi, içten olduğumu sanmıyorum.
Neyse. Olayın bir de başka bir tarafı var. Bir eğitim slaytımda çok da hoş olmayan bir görüntü vardı. Ben koymuştum, iğneleme yapmak içindi. Oysa o sunumu belki 15 kez verdim, kimseden tepki duymamıştım.
Ama bir gün, o slayta bir tepki aldım. İşte bu dediğim an, katılımcıya tepkisi ve dikkati için teşekkür ettim. O eğitimimi gözleyen arkadaşım ise, çok profesyonel olduğumu, ama samimi olmadığımı söylediğinde şaşırmıştım.
Geçen gün E-Tohum Girişimcilik Kampı'nı izledim internette. Konuşmacılardan birisi için İhsan Elgin geri bildirimde bulundu: "... zaten başarılı girişimci samimi insandır, sizin de samimiyetinize az önce tanık olduk." Ne kadar etkili bir olay şu samimiyet.
Günlerce düşündüm, meditasyon yaparken de aklıma geldi, cevabı basitmiş: kendin ol ve kasma, rahat ol :)
Geçen ay katıldığım Buluştrend'de, Faili Meçhul Kıyak'ın yaratıcısı Tunç Kılıç'ın tarzı aklıma geldi. Genel katılıma açık bir etkinlikte, sohbetinde küfürler vardı, ama kimse gocunmuyordu, o kadar samimi bir şekilde anlatıyordu ki zaten, kahkahalara boğulmuştuk.
...
Kendimi samimi hissetmedim pek, çünkü karşılaştığım duygular bende çok yer tutmuyordu. Ancak az önce sözlüklerde kelimeyi aratınca, içten pazarlıklı olmamak, çıkar peşinde olmadan muhabbet etmek vs gibi şeyler görünce fark ettim ki, evet, ben de samimiymişim :)
Şimdilerde buna çalışıyor, daha samimi hissetmek için koçluk yapıyorum kendime, paylaşayım dedim.
Mantarlar kendiliğinden mi ürerler, çoğalırlar?
Spor denen üreyici hücreleri havada uçuşur ve bir yere konar, büyürler.
Köksüz mantarlar bile kendiliğinde ortaya çıkmazken, yaşadığımız sorunlar kendiliğinden mi peydah olurlar?
Sorunlarımızın ya sporu biziz ya da yetiştiği toprak...
Dün, yenilenen bir girişim için görüşürken, "Oraya enerji vermedim" diye bir cümle söyledi sevgili girişkenim.
Bir ortaklık düşüncesi için, olası bir sorunu aylar önce öngörebildiği, ama oraya enerji aktırmayarak sıyrılabileceğini düşünüyormuş. Peki dün biz ne konuşuyorduk?
Enerji vermese de büyümüş, pörtlemiş o sorunu çözmek için bir aradaydık...
Sizce de kişisel gelişim için başka bir amaç için kullandığımız "enerjini nereye harcadığına dikkat et" öğüdü, morfin etkisi yapmamış mı?
Sorunları öngörmek önemli, ama bir zahmet, üzerine eğilip önlemlerinizi alın ya da çok güçlü olduğunuz alanları daha da güçlendirin ki zaafiyetiniz küçülsün.
Köyün birinde çok fakir yaşlı bir adam yaşarmış. Yaşlı adamın öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki kral bile onu kıskanırmış.
Kral at için ihtiyara neredeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama yaşlı adam satmaya yanaşmamış.
"Bu, benim için bir at değil, bir dost. İnsan dostunu satar mı?" dermiş hep.
Bir sabah kalkmışlar ki at yok...Köylüler ihtiyarın başına toplanmış.
"Seni ihtiyar bunak. Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın!" demişler.
İhtiyar, "Karar vermek için acele etmeyin" demiş. "Sadece, at kayıp deyin. Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini hiç kimse bilemez."
Köylüler, ihtiyara kahkahalarla gülmüşler.
Ama aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.
Köylüler, ihtiyarın etrafina toplanıp, özür dilemişler.
"Babalık.." demişler. "Sen haklı çıktın, atının kaybolması bir talihsizlik
değil, adeta bir devlet kuşu oldu senin için. Şimdi bir at sürün var.."
"Karar vermek için yine acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin, bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha baslangıç. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz, kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?"
Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemisler açıktan, ama içlerinden; "Bu adam sahiden kafasız" diye geçirmisler.
Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu, attan düsmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul, şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış.
Köylüler gene gelmişler ihtiyara. "Yine haklı çıktın, bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak, oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler.
Ihtiyar, "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermis. "O kadar acele etmeyin, oğlum bacağını kırdı, gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru?. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez."
Birkaç hafta sonra, düşmanlar büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle, eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında, bütün gençleri askere almişlar. Köyü bir matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkan yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini yada esir düşeceğini herkes biliyormuş.
Köylüler, gene ihtiyara gelmişler. "Yine haklı olduğun kanıtlandı, oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki bir daha hiç dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meger."
"Siz erken karar vermeye devam edin" demiş ihtiyar.
"Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var, benim oğlum yanımda,sizinkiler askerde. Ama bunlarin hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor."
Hiç karar almayanlar, alamayanlar olduğu gibi, hemen bir karara varanlar, vardığını sananlar da çok değil midir?
Bir projesi vardı arkadaşımın, hem esas işi o projeydi hem de uzun zamandır atıldı, kenarda bekliyordu. Hareketlenmesi için de benden koçluk istedi, e biraz da girişimci mentorluğu.
İş modeli eski, bir çok işlem hantal ve ek yatırımlar gerektiriyor. Niçin mevcut bilinirliklerinden ve sosyal ağlarından, sosyal medyadan yararlanmadıklarını merak ettim. Meğer akıllarına gelmemiş. Birçok kurumda olmayan güçlerini göz ardı etmişlerdi. Ufak bir kaç izahtan sonra aşka geldiler ve "Hemen yapalım" dediler. Atıl bir proje söz konusu ya, yeterince zaman kaybetmişler ve boşa giden her an ek kayıp. Oysa dur hele! O an konuşulanları yapmaya yetkin misin? Kaba bir olasılıklar senaryosu çıkardığımızda ise yutkundu: "Yok! Olmaz bu iş, olmayacak!" dedi.
Hayda... Neden hemen bilet keseriz?
Koçluk yaptım, övünç kaynağım girişimci koçluğu. Bütünü netleştirdik ve parçalara böldük, uygulanabilir küçük lokmalara, kısa, basit adımlara...
Siz de hemen koymayın noktayı, kapamayın defteri.
Bir şeyler uzun zamandır gerçekleşmiyorsa, yürümüyorsa, göremediğiniz kapılarınız olabilir. O kapıları fark edince de heyecanla omuz atmayın, canınız acıyabilir. Gözleyin, ölçün, biçin, düşünün, tasarlayıp karar verin ve EYLEME GEÇİN!
Tek başınıza yapamazsınız güvendiğiniz arkadaşlarınızdan destek isteyin. Yetmedi mi, profesyonel koçlar var.
Sorunlar çözülmek için, krizlerse fırsatlar için vardır.
"Tercihler arasında bir seçilmiş olan, yürürlüğe girecek olan"
Karar kelimesi için Ekşisözlük'te bir yorum böyle.
"çoğu ucuza alındığı için kullanamadan elde patlar..." ise başka yorum.
Bir konu hakkında düşünülerek verilen kesin yargı diyor TDK.
Düşünmemiz gerek, o karara varışımızı nedenlendirmemiz gerek. Kişisel hayatımız için de böyle, girişimciliğimiz için de. Neden %40 ortaklık istiyor yatırımcınız, neden siz %10a niyetlisiniz, neden %25'te anlaşıyorsunuz?
Kervan yolda düzülse bile, illa yolda düzme lüksümüz yok, ayrıca niye her şeyi sürece bırakalım?
Karar demişken, bir de karar değiştirmek var değil mi?
Daha adım atmadan kırk kez revize edilen kararlar can sıkmıyor mu?
Adım atıp, sonrasında gözden geçirmeye, yenilemeye ne dersiniz?
Kararın altını sorgularken koçluk soruları sorabilirsiniz kendinize, partnerlerinize.
Gün gelince Kadir de halledemeyebilir. O yüzden önlem alın, Kadir ne yapabilir, nasıl halledebilir, neden vaktinde böyle karar almış ve adım atmıştı...
"İç ve dış uyaranlara verilen tepkidir."
Stres için Wikipedia'nın yorumu böyle. Peki bu uyaranlar veya tepkiler, değiştirilemez mi? Hep bir gergi, gerginlik mi olmak zorunda?
Eğer stres yapıcı şeyleri değiştiremiyorsak, tepkimizi değiştiremez miyiz? Her stres yapıcı uyarıcıya uyarak, stres mi yapmalıyız?
Konuştuğum neredeyse herkes, bu yönde bir güdüde (maalesef). Çünkü bunları değiştirememek, tembel zihnimizin işine geliyor, bizi ek işlerden kurtarıyor, sıkıntılarımızın sorumluluklarını kadere atmamıza izin veriyor...
Düşünün, stressiz hayat, hayal bile edemiyoruz, değil mi? Hatta stressiz hayatların asla olamayacağına, olsa bile aşırı durağan ve başarısız olacağına dair inançlarımız var.
İlla stres istiyorsak hayatımızda, bunu faydaya çevirmeye ne dersiniz peki?
Aynı erkekten hoşlandığı için daha bir güdülenen genç kızımızın, erkeği daha önce elde etmeye çalışması, amaçlanmış bir stres örneği olabilir mi? Veya stres ile çalışan sistemlere baksak nasıl olur: oku fırlatan yay, kanı pompalayan kalp misali...
Öyle ki bilinçli yaşayan bir stres duygusu, mevcut durumdan yeni bir çıktı elde etmemizi bile sağlayabilir, çünkü stres ile salgılanan hormonlar, pratik ve yeni çözümler edinmemizi sağlar.
Kendimizi daha iyi tanısak, karşılaştığımız olaylara bakışımızı geliştirsek ve bunu faydaya, yeniliğe çevirsek, nasıl olur?
Kendine koçluk araçlarıyla donattığım Yenilikçi Stres Yönetimi eğitimimi revize ediyordum, paylaşmak istedim.
Sistemler kurarız(!) Henry Ford gibi, sonra insanı unuturuz.
"İnsana hizmet ediyoruz, insan hizmet ediyor" der, esneriz. Bu sefer de bir sistemin varlığını unuturuz. Yok mu ortası?
Sağlam, "güvenilir" sistemler de genelde büyük kurumlar oluyor. Ama çarklar o kadar büyük ve güçlü işliyor ki, toleransları bile içinde ve ha varsın ha yoksun...
Ben kendimi orada hissedemiyorsam, neden var olayım? Hata yaptığımda fark edilmeyecekse, katma değerim çok çok küçükse...
Ne demiş Maslow? "İnsan varlığını hissetmek ister" Sistemleri, kendinizi de hissedebileceğiniz şekilde reorganize edin.
Belki her çalışan, o işletmenin bel kemiği değildir, belki o olmasa da yerine başkalarını koyarak yürüyebilirsiniz, ama şu an o var ve O, başkalarının yapamayacağı, özgün birşeye sahiptir. Bunu keşfedip işleyebildiğiniz takdirde, onun verimini artırdığınız gibi, katma değeriniz de yükselmez mi?
Dam başında saksağan bile, damın başındadır, özgündür, orada olduğunu bir şekilde FARK ederiz, ettirir...
*Kısalaşmak istiyorum hayatımda. Bu blog yazımı da, kısa paylaşımlarından feyz aldığım Ahmet Eryılmaz'a atfediyorum.
Çocukluğumdan beridir ifrit olurum şu sistem kelimesine. Ekonomik sistemler vardı, ne olduğunu bilmezdim, ama daha ben doğmadan birçok insanın ölümüne sebep olmuştu. Ekosistemler vardı, onları da bilmezdim küçücük çocukken, ama habire sevimli hayvanların soyunu kurutuyordu. Global sistemler vardı. Onu da anlamazdım daha ilkokuldayken, ama anlattıklarından fikir sahibi olur ve varsayımlar kurardım. Bunu büyüklerime söylediğimde "çocuk, sus" derlerdi. Susardım. Aradan geçince 15-20 sene, "haklıymışsın" denmesi pek de haz vermiyor.
Üniversiteye başladığımda kurumsal sistemlerle tanıştım. Etrafım sistemcilerle çevrilmişti o sıra. Malum 2001 krizinde "boşa çıkan" yöneticilerin başlattığı Yönetim Danışmanlığı akımı, şirkete dışarıdan kurulan ve patronun tatile çıkmasını sağlayan sistemler üzerine vaatler veriyordu. Sonuç, ücretsiz tatile çıkan yönetici danışmanı tanıdıklarım olmuştu.
Sistemler çeşitli parçaların birlikte yürümesi olduğuna patronlar neden "tatile çıkabileyim" odağında başladılar işe? Neticede "kurayım bir iş, çalışsın personeller, benim de adresim olsun, takılayım. Para mı da kazanayım" diyen patronlardı, kendini girişimci sananlar.
Ama sistemler vardır ve iyidir. Şu an google aramalarında ilk sırada olduğum Girişimci Koçluğu, bir sistem yaklaşımının ürünü. Genel Sistem Teorisi (Bertalanffy)'nin, işletmelerin biyolojik varlık olan insanlar tarafından yürütülmesinden ötürü, yine bir biyolojik sistem olarak ele alınmasını önerir.
Ben de insanın biyolojisini yöneten psikolojinin bir uzmanı olarak, işletmelerin psikolojik sistemlerini ele aldım ve girişimlerde koçluk yaklaşımına yatırım yaptım.
Ama sistemler, birliktelik halleridir neticede. Bir olma halinden bahsediyorum yani. Tatile çıkan patronlar, yönetime dışarıdan kel alaka müdahaleler, kalıplaşmış EMİR-komuta, birbirine anlayışsız birimler...
Girişimlerimizde bir sistem olduğumuzun ve BİR olduğumuzun farkında olmamız dileğiyle
Satış görüşmelerinde nasıl olmalıyız?
İş görüşmelerinde nasıl olmalıyız?
Eğitim verirken nasıl bir imaj çizmeliyiz?
Sevgilimle konuşurken nelere dikkat etmeliyim?
Yatırımcı görüşmem var, nasıl bir duruş sergilemeliyim?
...
Komik gelebilir ama en sık duyduğum sorulardan. Tahminimce tek duyan da ben değilimdir.
Seviyoruz komut almayı, yönlendirilmeyi.
Buna ayrıca değinebilirim, ama konuda kalayım.
Bu sorularda cevap genelde tek oluyor; "rahat olun".
TED başta, birçok konuşma izlediğimde, insanların beden dillerine bakıyorum. Omuzlar geniş, sopa yutmuş gibi dik duruş, ultra baskın ses tonları değildi gördüklerim.
Kollar kıvrılmış gömlekler, rahat duruşlar, siz-ben ayrımı yerine BİZ bakışı...
Beden dili konusunda tarzını beğendiğim biri var; Bülent Öner. Bir seminerde katılımcılar sordu, ayaktayken eller nerede olacak, şaşırıyoruz diye. Cevabı yalındı; "Serbest bıraktığınızda elleriniz nasıl oluyor?"
Bu rahatlık neden diye düşündüğümde, samimiyet, doğallık, bizden olmak gibi şeylerle karşılaşıyordum.
Ve geçen gün Youtube'da gördüğüm bir video, bunun güzel bir örneği oldu.
Belki çok başarılı değil arkadaş, ama samimiyeti, rahatlığı, doğallığı, içtenliği, nasıl da ivme kazandırdı...
İzleyeceğiniz arkadaştan çok daha güzel dans edip elenenler oldu. Muhtemelen arkadaşın stratejik yapılanma hakkında da bilgisi yok, belki koçluk da almamıştır. Ama kendi güçlü olduğu yanı bilerek ya da bilmeyerek geliştirmiş ve özgünleşmiş: Samimiyet
Hem cana yakın hem bize yakın hem "evet"lere yakın,
Keyifli izlemeler
Mobbing ya da halk diliyle istifaya zorlama, iş yerinde yıldırma, sistematik taciz hakkında bir çok kişi şikayetçidir.
Bir çok panel yapılır, bir çok kişi anılarını paylaşır...
Durum sadece zalim amirler ve mazlum çalışanlardan mı ibaret diye merak edip, eski kedim KEDİ ile deneyler yaptık.
Sonuçlarımdan bazılarını da dergimiz İndigo Dergisi'nde yayınlamıştım Ekim 2011 sayımızda.
Siz de bu konudan müzdaripseniz veya düşünceleriniz varsa, paylaşmanızı dilerim.
Çözümlere yönelik yazıdan küçük tüyolar alabileceğinizi umuyorum.
Ekstra destek için iletişime geçebilirsiniz cozum@mustep.com ile.
Keyifli okumalar.
Merkür'ün retrosu, altın fiyatlarının dalgalanması, Arap Baharı, iphone 4S'in beklentileri karşılamaması...
Depresif hissetmek için ne kadar çok sebebimiz var, değil mi?
Oysa bu "depresif tutum" bir hâl, bir duygudur genel olarak.
Minimum 6 aylık depresif hissetmekten, ilaç gereksinimlerinden değil, günlük yaşantımızdaki pesimist yaklaşımlardan, olumsuz tutumlarımızdan bahsediyorum tabi ki.
Eğitim ve girişimcilik çalışmalarımdan ötürü, son zamanlarda koçluk yapamıyordum pek. Ancak geçen gün, tam da bu depresif haller için hoş bir koçluk deneyimim oldu.
Özetle paylaşmak ve buradan kendinize çıkarımlar yapmanızı sağlamak istedim.
Arkadaş lafa başladı, kendisini uzun bir süredir depresif hissediyormuş.
Amerika'da yaşıyor ve bir süre daha Türkiye'ye dönmeyecek. Burada bir kız arkadaşı ve hem onu hem ebeveynlerini çok özlemiş. Amerika'yı zaten hiç sevmemiş ve ne işine yaradı diye başlarda sorduğumda, sadece dilinin geliştiğini, başka da bir şey olmadığını söyledi.
Kendisini depresyonda görüyor, nasıl iyi hissedebileceğini ve an'ın keyfini çıkarabileceğini soruyor.
Aldığım eğitimler, edindiğim beceriler onu gaza getirip, iyi hissettirebilirdi, ancak sıkıntısını çözer miydi?
O sebeple istediği hap çözümü vermek yerine, koçluk yaptık.
Yaşadığı yoğun duyguları nelerdi? Neleri özlüyor, nelerden yoksun hissediyordu kendisini? Bu sorgulamalar sırasında, yoksunluktan daha yoğun bir şey vardı ama: endişe!
Koçlukta 3 silahşör olarak geçen endişe, kaygı yaratır. Kaygı da korku doğurur. Korku ise asit yağmuru gibi bulunduğu atmosferi, diğer duygu ve düşünceleri bozar.
Bu şüphe üzerinde durarak bazı sorgulamalar yaptık ve korkusunu itiraf etmesini sağladım: kız arkadaşının bu yalnızlık ve özleme dayanamayarak ayrılması.
Güzel!
Ne düşüneceğini, ne yapacağını, nereye bakacağını bilmiyordu. Ne kadar çözüm odaklı bir insan olsa dahi, neyi çözeceğini bilmiyordu. Ama artık bir potansiyel hedefimiz var!
Bu kayıp korkusu için iki yol bilirim ben. Kaybetmekten korkmak yerine bütüncül benliğimi beslemeye odaklanmak benim tercih ettiğim yol. Kaybedersem naparım diye düşünmek yerine değerli birlikteliği sağlamak, güçlendirmek ise daha koçlukta izlediğimiz yolların genel özeti.
Aynalama dediğimiz metotla ona, içinde bulunduğu ruh halini gösterdim, varyasyonlarını ve bazı olasılıklarını fark etmesinde aracı oldum.
Çözmek istediği birkaç olumsuzluğu ifade ettirdim. Düşünceler ifade bulduğunda, biraz daha netlik kazanabildiği gibi, anlamlarını da kaybedebiliyor.
Nasıl olmak istediğini, hissetmek istediğini sordum. Yine aynı şekilde, ifade edebildiğinde, zihni bir nebze de olsa, otomatik olarak bu yönde çalışmaya başlayacak.
Ve içindeki halin ona avantajlarını merak ettim. Amerika'daydı hatırlarsanız ve bu yüzden uzaktı birçok şeyden. Peki orada olmasaydı nelerden mahrum kalacağını, Amerika sayesinde neleri elde ettiğini sorgulattım. Böylece başlarda kızdığı, öfkelendiği Amerika yolculuğu ve orada yaşamının, an'larının ona kazandırdıklarını fark etmesine vesile oldum.
Zihnimiz genelde negatif meyillidir, böylece olumlu şeyleri geri plana atabilir. Onları fark edebilmek için biraz dürtmek gerekir kendimizi. Düşüncelerimizi ifadeye dökmek, biraz daha netleştirmek, daha da net ifadelere dökmek... Böylece üstlerindeki sis perdesini aralayabiliriz ve aslında görebildiğimiz, ama fark etmediğimiz ŞEYler bile gün yüzüne çıkabilir.
Neticede bu arkadaş da Amerika'da yaşam ve uzak mesafeli ilişkinin ona ve sevgilisine sağladığı gelişim fırsatlarını FARK ETMİŞ oldu.
En ufak bir gaz cümlesi çıkmadı ağzımdan. Ancak mevcut durumun hem kendisini hem de ilişkisini güçlendiren beceriler sağlaması da doğal olarak motivasyonunu artırdı.
Hayatına bir sihirli değnekle dokunan olmadı. Lambadan cin de çıkmadı. "Herşey içimde" gibi bir morfin de almadı.
Sadece bakış açısını yeniledi ve fırsatları fark etmiş oldu.
"Sorgulanmamış hayat yaşanmamış hayattır" demiş ya Socrates... Verimli sorgular sayesinde mutlu bir hayat yaşarsınız.
Kitaplardan, eğitimlerden ve çevrenizdeki koçlardan faydalanabilir, kendi sorgularınızı kurgulayarak sorgularınızı yenileyebilir, güçlendirebilirsiniz.