korku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
korku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Nisan 2013 Salı

Su Nereye Aktığını Biliyor

Dünkü koçluk deneyimim hâlâ aklımda.
Danışanım Türkiye'de de hizmetler veren, bir yabancı vatandaş.
Güzel işler çıkaran, güzel bir duruşu olan, güzel niyetlere sahip bir insan.
Ama içinde kocaman bir karanlık varmış.
Buluştuğumuzda sıkıca sarıldı ve beni gördüğü için mutlu olduğunu tekrar tekrar söyleme gereği duydu.

Seansımıza başlamadan önce havadan sudan konuştuk. Mizacı ve kültürü gereği hep gülümsüyor ve şen şakrak sohbet ediyordu benimle. Ama gözleri ağlamak ister gibiydi.

O daha farkında olmadan dökülmeye başladı, çünkü seansımız başlamıştı bile.
İşinin Türkiye ayağında büyük sorunlar vardı. Ama yurtdışındaki çalışmaları da onu tatmin etmemeye başlamış artık.
Ne hissediyorsun diye sordum, gözleri yaşarırcasına bir tonda, karanlık ve köşeye sıkışmışlık cevabı aldım.
Köşeye sıkışmak iyidir. Çinli düşünür Sun Tzu, meşhur strateji kitabı Savaş Sanatı'nda der ki; "Köşeye sıkışan, ölümüne dövüşür."
Köşeye sıkıştığına göre yeterince motivasyonla güzel adımlar atabilecek demektir bu.

Ama! Köşeye sıkıştıran korkusu nedir?
"Karanlık var ya" dedi, karanlıktan korkuyor, önü karanlık! Ne yapacağını bilmiyor, işini Türkiye'de yürütebilecek mi, güzel hislere sahip ama duvara mı toslayacak? Hitap ettiği pazarını değiştirmeyi de düşünüyor zaman zaman. Bu yenilik hali, daha da korkutuyor... Her şey belirsiz!

Bu duygular, belirsizlik ve karanlık ve duvara toslama olasılıkları bana çok tanıdık geliyor, ya size?

Ufak ufak sorgulatıyorum onu. Gözüme bardaktaki su ilişti. Danışanımın gözleri de sulu sulu ya, pek uyacak bu metaforlaştırma.
Suyu hangi kaba koyarsak o şekli alır. Hatta baskıya dayanmak (sabır) ne kelime, suya basınç uygulayamazsınız, fizik kuralları böyle der.
Suyu nereye dökersen dök, akar gider diyerek de birbirimizin cümlelerini tamamladık.
"Ama su nereye aktığını bilir aslında" dedi bir anda: denize doğru!
Mantık sorgulaması yapmadım o an. Bu sözleri o kadar güçlü söyledi ki; coğrafya umurumuzda değil o an.
"Peki" dedim, "senin denizin neresi?"
Çok düşünmedi, "ilahilik" dedi. Zaten sık sık ruhsallığı konuşurduk onunla.

Yani vizyonunda deniz/ilahilik var. Ona düşen/yapması gereken/misyon ise akmak/hayat amacını icra etmek.

"Hayat amacın nedir" diye sordum. Bilmiyordu. Zaten bu soruya, kişisel gelişim sürecinde yetkin bir yolculuğunuz olmadığı sürece öyle şak diye cevap vermenizi beklemiyorum.

Değerleri ışığında ortaya çıktığını söyledim.
Değerlerini gün yüzüne çıkardık. Bunun için bizzat oluşturduğum değerler testinden yararlanıyoruz, kolaylık sağlıyor.

Peki ya değerler kuru kuru ne işe yarıyor?
Sac ayağı düşünün veya tripod. Tripodlar (üçayak) ne taşır genelde? Fotoğraf makinesi veya kamera koyarsınız üzerlerine. Bakaç, vizör ile bakarsınız ve önünüzdeki görüntüyü resmederken sağlamlık sağlarsınız.
Vizyonunuz, gördüğünüz şeydir. İnsan inandığını gördüğüne göre, aslında tripodunuzun üstündeki hayatınıza biçtiğiniz anlamdır, amacınızdır.
"İnancınız değerlerinizden gelir" mottosundan da sağlamasını yaparak, değerleriniz üzerinden hayat amacınızı netleştirebiliyorsunuz.

Hayat amacını kolayca belirleyemeyenler için böyle bir yolla cevap yaratıyorum.

Değerlerini belirginleştirdik sevgili danışanımın ve hayat amacı için, hayatının güncel amacı için ona zaman verdim.
Nasıl hissettiğini sordum yine.
"Karanlık hala var ama sakinim. Hâlâ duvara yaslanmış, köşeye sıkışmış gibiyim, ama artık biraz daha iyiyim" dedi.
Bunlar bildiği, ama idrak etmediği, hayatına geçirmediği şeylerdi.

Köşeye sıkışmak, bir çatışma halidir. Bu kadar korku varsa, neye direnç gösteriyor olabilir?
Hiç bir şeye dirençli falan görmedi kendisini, zaten o kadar tatlı bir duruşu var ki, kimseye, hiç bir şeye direnç göstermez, çekilip yol verirdi kesinlikle.

Son günlerindeki durumlara baktık, iş planları son anlarda gayriprofesyonel şekilde iptal edilmiş, o umudunu korudukça aksilikle karşılaşmıştı.
Direnç korkuyla olur ama kabul gerektirir.
Biraz bu konu hakkında, kabul meselesi üzerine konuştuk ve gözlerinde yaş gitti, ışıltı, fer geldi. Bu; hayat enerjisi demektir, güzel.
Nasıl hissettiğini sordum.
Karanlık da yumuşamış, bir kabul hali de gelmiş. Çok iyi hissediyordu şimdi.

Hemen önüne kalem kağıt koydum ve birşeyler yazmasını istedim.
Hazır, duyguları değişmiş, coşmuşken, unutmadan bunları yazıversin, güçlendirsin diye.
Yazdıkça daha iyi hissettiği çok belliydi.
Siz de yazın, yazmak iyidir.
Nasıl hissediyorsun dedim, şimdi çok daha açıktı önü. Köşeye sıkışmışlık yok olmuştu, yerini coşku kaplamıştı.
"Tamam o halde" dedim; iyi hissedip de yatmak yok.
Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz sözümüzü İngilizce'ye çeviriyordum ki bana "işini göster, sözlerini değil" şeklinde tercüme edilebilecek bir söz söyledi.
Aynı dili konuşmasak da, hatta ikimize de yabancı olan bir dil üzerinden konuşsak da aynı şeyi konuşabiliyorduk; bakınız iletişim.
Peki ne yapacak şimdi? Önü hâlâ karanlık.
Hayat amacını belirginleştirdikten sonra en az 3 hedef belirmesine dair ödev yazdık.
Su nasıl akabiliyorsa ve o da suya hayransa, su gibi akmak için bugünde olacak. Çünkü...
Çünkü endişeleri geleceğe dair, referansları dünden geliyor, bugünden hiç bahsetmemişti.
Memnun olmadığınız birşeyler varsa iki şeyi sorgulayın, hangi beklentiniz cevap bulmuyor ve şimdide misiniz?
Ona rahatça an'a dönebilmesini sağlayan birkaç basit tüyo verdim ve gülümseyerek ödevlerimize devam ettik.

Son ödevi ödül oldu.
Çok güzel işler yapmıştı, daha da güzellerini yapacağından eminim.
Bunun için kendisine inanması gerekliydi. Benim ona inancımın onda biri olsun, onun da kendine inanması lazım.
Bu inancı da ödüllendirmek gerek. Bu potansiyeldeki başarıyı da ödüllendirmek gerek. Bugüne kadar yaptıklarını ödüllendirmek gerek. Alelade biri olmak yerine ortaya bir karakter sergileme becerisini ödüllendirmek gerek.
Neden kendisini ödüllendirmesin ki...
Başarı stratejilerimizde en büyük eksiğimiz ödüller.
Sigarayı bırakmaktan, çokuluslu projelerin yönetimine kadar... Ödüllerimiz teşvik eder.
Arada ceza hukuku yerine ödül hukuku üzerine tweet'ler atıyorum. Belki bir ara ödül meselesini derinlemesine anlatırım.

Neyse, seans sonunda nasıldı bu arkadaş?
İlk başlardaki gözlerindeki o ağlamaklı ifade, sığınılacak liman görmüşcesine sarılma güdüsü gitmişti. Metroya doğru yürürken birlikte, şarkı söylemediği kalmıştı bir tek. Şen şakraktı, içten gülümsüyordu, sesi çok çok çok coşkuluydu.

Neden sizinle paylaştım peki?
Çünkü bir koçluk seansıydı bu. Sansürledim, zamirler kullandım, basitçe herkese hitap edebilecek bir yapıya çektim.
Çünkü son zamanlarda etrafımda çok mutsuz insanlar var.
Çünkü her sorun aşılabilir.
Çünkü her korku çözülebilir.
Çünkü gözler göz yaşı dökmek için değil, ferinizi, yaşam enerjinizi göstermek için var.
Gözünüzdeki fer, içinizdeki neşe, hayatınızdaki güdü daim olsun.

21 Temmuz 2012 Cumartesi

Mutluluk Da Bulaşıcıdır

İnsan hani kendinde olmayanı ararmış ya, ondan sanırım, yürürken falan baktığım mecralarda güzelliğe önem veririm. Güzel binalar, güzel kızlar, güzel kokular...
Sonra bunu geliştirmek istedim ve olanda güzelliği görme çalışmalarına başladım.
Mesela koyu bir hayvansever olmadan da yaralı yüzü olan bir kediyi sevebilir miyiz sadece yaratılmışlığından ötürü?
Kuru bir yaprağa bakınca bir zamanlar taşıdığı canı görebilir miyiz?
Peki ya somurtuk bir yüze bakıp da o kişinin gülümsemesini, kahkahalarını hayal edebilir miyiz?
İşte en çok zorlandığım bu oldu... Çünkü yaygın bir mutsuzluk var, bezmişlik hali var.

Sokakta en son ne zaman gördünüz gülümseyen bir yüz? (Yakın zamansa şanslı bireylerdensiniz...)
Niye peki bu kıtlık?
Hayat zorlaştı, hükümet bastırdı, merkür retro etti, kız beni aldattı, Esad yönetimi bırakmadı... Sebep çok, değil mi?
Peki neden gülümsemeliyiz?
Sevenlerimizle çevriliyiz, gerçekleştirmemiz için ümidini koruyan hayallerimiz var, nefes alabiliyoruz hala.
Polyannacılıktan bahsetmiyorum burada, eğer kazıklar yiyorsak art arda, sevenlerimizi hatırlamalıyız diyorum, çünkü onların varlığından motivasyon sağlayabiliyoruz. Sahi, kim onlar? Destek alamaz mıyız onlardan, varlıklarından?

En son neyin hayalini kurmuştunuz? Ne yapmalısınız onu gerçekleştirmek için?

Her fani ölümü tadacaktır, değil mi? O halde yaşayabildiğimiz kadar dolu yaşamalıyız, o halde sahip olduklarımıza bakıp onları güçlendirmeliyiz. Elinizde neler var size yaşadığınızı hatırlatan?
Ben bunun için arada elimi yumruk yapıyor veya kasıyorum ki bir bedende olduğumu hatırlıyorum, ona daha iyi bakıyorum.

Gülümsemek için, gülümsetecek bir şey beklemenin artık ahmaklık olduğuna inanıyorum. Siz gülümsemeye hazır olduğunuzda gülümseticiniz de size geliyor. Tıpkı Tanrılar Okulu isimli kült kitapta dendiği gibi, "sen kral ol önce, krallık peşinden gelecektir sana."
Ben de geçen gün tweet atmıştım, "sen aşık olunca maşuk geliyor" diye.

En güçlü duygulardan korku bulaşıcıdır, öfke gibi. Ama mutluluk da bulaşıcıdır, deneylerim, deneyimlerim böyle gösterdi.

Korku henüz gerçekleşmemiş şeylere duyulan bir şey olduğuna göre, mutlulukta da benzeri olabilir mi bakalım.
Sebeplerin henüz gerçekleşmediği ama gerçekleşseydi nelerin olacağını merak ediyorum. Bu sayede küçücük bir mutluluk artışı sağlanırsa, başkalarına da yayılacak mı yayılmayacak mı göreceğiz.

Saçma sapan da olsa, cozum@mustep.com ile mutlu olmak için en az 15 bahane paylaşan herkese hediyem olacak.
Kendinize birkaç dakika ayırmanız kafi. Sadece bu bahaneler bile koca bir adımdır. Sonrası daha kolay gelecektir sizin için.

Mutlu günler,
Mustafa Emin Palaz
P Bu mesajı yazdırmadan önce lütfen çevreyi düşününüz

14 Aralık 2011 Çarşamba

Amerikalı Aşığımız

Merkür'ün retrosu, altın fiyatlarının dalgalanması, Arap Baharı, iphone 4S'in beklentileri karşılamaması...
Depresif hissetmek için ne kadar çok sebebimiz var, değil mi?
Oysa bu "depresif tutum" bir hâl, bir duygudur genel olarak.
Minimum 6 aylık depresif hissetmekten, ilaç gereksinimlerinden değil, günlük yaşantımızdaki pesimist yaklaşımlardan, olumsuz tutumlarımızdan bahsediyorum tabi ki.
Eğitim ve girişimcilik çalışmalarımdan ötürü, son zamanlarda koçluk yapamıyordum pek. Ancak geçen gün, tam da bu depresif haller için hoş bir koçluk deneyimim oldu.
Özetle paylaşmak ve buradan kendinize çıkarımlar yapmanızı sağlamak istedim.
Arkadaş lafa başladı, kendisini uzun bir süredir depresif hissediyormuş.
Amerika'da yaşıyor ve bir süre daha Türkiye'ye dönmeyecek. Burada bir kız arkadaşı ve hem onu hem ebeveynlerini çok özlemiş. Amerika'yı zaten hiç sevmemiş ve ne işine yaradı diye başlarda sorduğumda, sadece dilinin geliştiğini, başka da bir şey olmadığını söyledi.
Kendisini depresyonda görüyor, nasıl iyi hissedebileceğini ve an'ın keyfini çıkarabileceğini soruyor.

Aldığım eğitimler, edindiğim beceriler onu gaza getirip, iyi hissettirebilirdi, ancak sıkıntısını çözer miydi?
O sebeple istediği hap çözümü vermek yerine, koçluk yaptık.
Yaşadığı yoğun duyguları nelerdi? Neleri özlüyor, nelerden yoksun hissediyordu kendisini? Bu sorgulamalar sırasında, yoksunluktan daha yoğun bir şey vardı ama: endişe!
Koçlukta 3 silahşör olarak geçen endişe, kaygı yaratır. Kaygı da korku doğurur. Korku ise asit yağmuru gibi bulunduğu atmosferi, diğer duygu ve düşünceleri bozar.
Bu şüphe üzerinde durarak bazı sorgulamalar yaptık ve korkusunu itiraf etmesini sağladım: kız arkadaşının bu yalnızlık ve özleme dayanamayarak ayrılması.
Güzel!
Ne düşüneceğini, ne yapacağını, nereye bakacağını bilmiyordu. Ne kadar çözüm odaklı bir insan olsa dahi, neyi çözeceğini bilmiyordu. Ama artık bir potansiyel hedefimiz var!
Bu kayıp korkusu için iki yol bilirim ben. Kaybetmekten korkmak yerine bütüncül benliğimi beslemeye odaklanmak benim tercih ettiğim yol. Kaybedersem naparım diye düşünmek yerine değerli birlikteliği sağlamak, güçlendirmek ise daha koçlukta izlediğimiz yolların genel özeti.
Aynalama dediğimiz metotla ona, içinde bulunduğu ruh halini gösterdim, varyasyonlarını ve bazı olasılıklarını fark etmesinde aracı oldum.
Çözmek istediği birkaç olumsuzluğu ifade ettirdim. Düşünceler ifade bulduğunda, biraz daha netlik kazanabildiği gibi, anlamlarını da kaybedebiliyor.
Nasıl olmak istediğini, hissetmek istediğini sordum. Yine aynı şekilde, ifade edebildiğinde, zihni bir nebze de olsa, otomatik olarak bu yönde çalışmaya başlayacak.


Ve içindeki halin ona avantajlarını merak ettim. Amerika'daydı hatırlarsanız ve bu yüzden uzaktı birçok şeyden. Peki orada olmasaydı nelerden mahrum kalacağını, Amerika sayesinde neleri elde ettiğini sorgulattım. Böylece başlarda kızdığı, öfkelendiği Amerika yolculuğu ve orada yaşamının, an'larının ona kazandırdıklarını fark etmesine vesile oldum.

Zihnimiz genelde negatif meyillidir, böylece olumlu şeyleri geri plana atabilir. Onları fark edebilmek için biraz dürtmek gerekir kendimizi. Düşüncelerimizi ifadeye dökmek, biraz daha netleştirmek, daha da net ifadelere dökmek... Böylece üstlerindeki sis perdesini aralayabiliriz ve aslında görebildiğimiz, ama fark etmediğimiz ŞEYler bile gün yüzüne çıkabilir.
Neticede bu arkadaş da Amerika'da yaşam ve uzak mesafeli ilişkinin ona ve sevgilisine sağladığı gelişim fırsatlarını FARK ETMİŞ oldu.
En ufak bir gaz cümlesi çıkmadı ağzımdan. Ancak mevcut durumun hem kendisini hem de ilişkisini güçlendiren beceriler sağlaması da doğal olarak motivasyonunu artırdı.

Hayatına bir sihirli değnekle dokunan olmadı. Lambadan cin de çıkmadı. "Herşey içimde" gibi bir morfin de almadı.
Sadece bakış açısını yeniledi ve fırsatları fark etmiş oldu.

"Sorgulanmamış hayat yaşanmamış hayattır" demiş ya Socrates... Verimli sorgular sayesinde mutlu bir hayat yaşarsınız.
Kitaplardan, eğitimlerden ve çevrenizdeki koçlardan faydalanabilir, kendi sorgularınızı kurgulayarak sorgularınızı yenileyebilir, güçlendirebilirsiniz.