koçluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
koçluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mart 2015 Pazartesi

Oyun Değiştiren Kimdir Duydunuz Mu?

“Sana verebileceğim tek öğüt hayaline sıkı sıkıya sarıl. Zor, ama kendine has bir yol arzuluyorsun. Hayalin senin tek hedefin ve tek destekçin olacak” demişti bir akıl hocam seneler evvel, ona kafamdan geçenleri anlatmış ve yorumlarını istemiştim.
Yaşam koçluğuna başlamıştım, sıkıntı hallerine çözümler buluyorduk.
Hem kariyeri hem ilişkisi berbat durumda kişilerle yol aldık, mobbing konusunda çok güçlü yollar kat ettik. Sonra diyetsiz kilo verdiren süreçlere girdik.
İç hastalıklar ve beyin deformasyonları üzerine doktor kontrollü iyileşmeler ve reformasyon başarılarımızı zaten yakınlarım biliyor.
Ama hayalim dünyaya etki etmekken, müşterilerimden öteye geçemiyordu etki alanım.
koçluk
Ne yapsam diye düşündüğüm vakitler, önce bir dostumun KOBİ olarak dünya devi bir firmayla girdiği savaştaki başarımız, sonra da ülkedeki devlerden birinin kendi sektöründe girdiği çıkmazı çözüşümüz beni bu kulvarlarda da yardımcı olabileceğime ikna etti; Abdi İbrahim, Vodafone, Arçelik…
2013’tü iki parçalı bir hayal kurmuştum ve “şirketlerde kriz çözmek istiyorum” dediğimde hiçbir fikrim yoktu. Ama buna bakmalıyım, çünkü krizlerde boğulan birçok şirket gördüm, oysa fırsatlar bile yaratılabilirdi.
Neyse efendim, 2013 yarısı ve 2014’te kriz çözücü ünvanı altında müşterilerimle güzel hatta çok güzel şeyler yaptık.
Hayalimin diğer parçası ise en geç 2015 ortası itibariyle fırsatlara meyletmekti. Ama hayal bu, zihinde dolaşırken unutulabiliyor. Oysa bir hayali gerçekleştirebilmenin ilk kuralı; onu hatırda tut. 2014 Aralık’ta da hayalimin bu diğer parçasını hatırladım. Master eğitmenimle koçluk yaptık ve sonrasında 1 gün sonrasında telefonum çaldı ve akan sohbetle davet geldi; eski müşterim Fırsatlar Yöneticisi olarak onlarla daha da derin bir çalışmaya girmemi talep ediyordu.
Holding-Statement-Crisis-Management-e1349274572376
Bir sonraki gün başka bir firma da benzer minvalde bir talepte bulundu. Derken neredeyse her çalan telefonda fırsat talebiyle randevu talep ediliyordu.
Bugüne gelelim mi?
Stratejimi revize ettim ve daha büyük oynamaya kararlıyım, çünkü hayalim çok büyük. Artık kriz çözmek bile değil, oyunun kurallarını değiştirmeye niyetliyim. O sebeple kartvizitimi alanlar ‘game changer’ (oyun değiştiren) ile karşılaşıyor.
  • Game Changer olarak ne yaptığımı kısaca belirteyim ki soran olursa bu blogu referans gösteririm. ‘Düzen’ ve süregelen sıkıntılarından bunalan kurumlar,
  • Büyümekten öte sıçramak isteyenler,
  • Sektörde tutunmak değil kendi kuralını koyabilen olmak isteyenler,
  • “Şu sorunu bir aşabilsem hele” diyenler gibi şirketinde veya projesinde mucizeye ihtiyaç duyanlar benim müşterim oluyor.
Dolayısıyla genelde koçların, danışmanların ve hatta ortakların bile çözmek bir yana bakmaya kaçındığı konular, ele almaya çekindiği beklentiler benim çalışma alanım.
Bu sebeple krizleri çözerken en çok kullandığım teknik, koçluk üzerine kendi geliştirdiğim AKUT’tu (Acil Karar Uygulama Tekniği). Şimdi ise yine kendi geliştirdiğim MIRAS (Miracle Strategy-Mucize Stratejisi) ile birleştirerek kullanıyorum.
Klasik bir koç veya danışmanla farkımı umarım ifade edebilmişimdir. Neden web sitemdeki süreç çatlak yumurtayla başlıyor, altın yumurtayla bitiyor, şimdi fark ettirebildim mi?
Sözleşmeler Hukuku, yeni nesil pazarlama, fütürist iş modelleri ve daha birçok inovatif değişimlerim sürecek tabi ki.
Game Changer olarak çalıştığım müşterilerimin dışında bir gelişme daha var; fitili ateşleyen şeylerden biri olduğu için paylaşmak istiyorum.
Eski müşterilerimden, yakın dostum, ödüllerle kalabalık firma TABİT (Tarımsal Bilişim ve İletişim Teknolojileri) Firması’nın Fırsatlar Yöneticisiyim.
Reddettiğim sayısız iş teklifine rağmen neden bunu kabul ettim? Çünkü hayalime hizmet ediyor. Yayılabilen bir yapı kurmak istiyorum, oysa şu an tek başımayım. Bu firma ise tarımsal sorunlara bilişim çözümleri getiriyor, dolayısıyla halkın %37’sine hitap edebilen çözümler yaratıyoruz. Buradan kendime ilham çıkaracağımdan eminim. Ayrıca sosyal gaye, en önemli parametrem, bu firmada bir proje geliştirilirken sorulan ilk şey kârlılık oranı değil, çiftçiye faydalı olup olmayacağı. Zaten bu yaklaşımları sayesinde birçok krizi aşabilmiştik, ulusal ve uluslararası birçok ödül aldılar ve en son NOBEL Barış Ödülü’ne aday gösterilmişilerdi… Artık bu güzel insanlarla dirsek temasında daha da güzel değerler üretiyoruz. 
Bu arada kitap durumumu soranlar oluyor. Takip edenlerin bildiği üzere Sun Tzu’nun 2500 yıl önce yazdığı, dünya genelinde stratejistlerinlerin başucu kitabı sayılan Savaş Sanatı’nı yeni bir vizyon ile ele aldım. Klasik savaş-barış ikileminde değil, sulh mantığında pratik hayattan örneklerle yazdım. Düşmanını yendiğin ya da caydırabildiğin ölçüde sağladığın barış geçicidir. Uygun strateji ile sulh yaratabilirsin ve barıştan çok daha ötesidir. İçerik bitti, yayına da hazır ama dursun şimdilik; çünkü çok daha başka bir kitaba başladım. Zaman buldukça yazabiliyorum, o yüzden yavaş ilerliyorum. Bunu yayınladıktan revizyonumu yayınlamayı planlıyorum.
Ödül Hukuku konseptindeki hukuk felsefesi üzerine kitap çalışmam ise yarım kalacak bir süre daha.
Bu gelişmelerden anlıyoruz ki mesaim iyice doldu. Bu sebeple innomind olarak çalışmalarımı sabah 05:00-07:00 arasında ve haftasonları yürütüyorum genelde. Yeni talepleri de bizzat benden mentorluk alan koçlara ya da güvendiğim dostlarıma yönlendiriyorum.
Yoğun ilginiz için çok teşekkür ederim.
Bir hayalim var ve onu yaratacağım.
Hayalim içinse rüya görmem gerekmiyor, o sebeple daydreamer oluyoruz (gündüzdüşleyen).
Ölürsem de bu yolda öleceğim.
Ancak o hayal için yaşamam gerekiyor.
Peki sen?
Uğruna öleceğin, hatta uğruna yaşaman gereken hayal ne?
hayal

5 Ocak 2015 Pazartesi

Hayalin Kadar Gerçeksin

“Düş var olan tek gerçektir“ (Tanrılar Okulu, D’anna)
Peki düşlüyor musun?
Son günlerde en sık aldığım soru, sohbetlerin en sık uğradığı konu düşler, hayallerle ilgili. Keza yeni yıl da geldiği için buna değinmek istedim.
Konu hayaller olunca fark ettiğim 3 tip insan var.
unicorn
C insanı hayal kurmaz, gerçekçidir. Kazara hayallere dalmışsa, ahmaklığı kesmek için kendini acilen durdurur. O sebeple sohbetlerimizde beni de uyarırlar; “Gerçekleri göz ardı etmeyelim Mustafa!“ Gerçekler nedir pekala? Algıladığımız şeylerin ortalama düzlemidir bana göre. Algı sınırlarım faturalarla ölçülüyorsa faturalarıma göre yaşarım mesela; faturalarım kadar kazancım, çünkü faturalarım kadar üretimim vardır. Düşler daha liseye başlamadan bitmiştir, küsülmüştür hayata, içeride ahlar vardır, sessiz çığlıklar… Geleceğini KPSS’ye veya benzeri durumlara adayanları genelde bu sınıfta görüyorum.
B insanı hayal kurar. Ama bol bol hayal kurar ve sadece hayal kurar, o kadar. Hayalperest tabirinin sebebidir. “Şöyle olacaktı ki ah bunu yapacaktım“ gibi dış şartlara bağımlılık boldur ve bu dış şartların olmamasından ötürü hayallerini yaşayamaz. Hayatı birçok konuda bölünmüştür; C sınıfı gibi tek düze değil ama aşırı parçalıdır genelde; iş ve özel hayat, hayaller ve gerçekler, yapılabilir ve umulabilir şeyler… Bölünmüşlük yayılır gider. Hayal kurarlar, ama göz ardı edilemeyecek gerçekleri vardır. Bazı B insanlarındaysa hayaller vardır ve ona yönelik planlar kurarlar. Mesela hayali kendi işini kurmaktır, bunun için bankaya girip 2 sene çalışıp sermaye biriktirmeyi planlar. Bu ve benzerlerini defalarca duydum ve yapan bir kişiyle tanışmadım. B insanları gerçeklik durumuyla ilgili azıcık sıkıştırıldığındaa “N’apayım, ben böyleyim“ der şirin bir omuz hareketiyle. Sıkıştırılmamak, anlayış isterler.
Sert gelebilir belki, ama bence korkaktır B insanı! Hayal kuracak kadar cesur, ama o hayale yönelik adım atamayacak kadar korkak! Mutluluğu bir şeylere bağlıdır! Piyangodan birşeyler çıkarsa, falancayla voleyi vurursa… Şartlara bağlı mutluluk!
A sınıfı insan ise gündüz-düşleyenlerdir (daydreamer)! Tek gerçekleri vardır; hayaller! İnsanların gerçeklerini umursamazlar, çünkü herkesin hayali kendine!
Tarihteki imkansızları yapanlar bu sınıftandır. Akademisyenler, girişimciler, ev hanımları, doktorlar, herhangi bir kişi bu sınıftan olabilir, çünkü gerçekleri meslekleriyle sınırlı değildir. Memurlar bile A insanı olabilir, memur zihniyette olmadığı sürece!
Sorumluluk duyguları da yüksektir A sınıfı insanların; bir yere, bir topluluğa, bir hayale, bir ideaya ait hissederler ve o aidiyet vesilesiyle çalışırlar, üretirler, fark yaratırlar!
C’den zaten farklı, düşleyebiliyor A sınıfı; B’den farkı ise hayalini icra edebilmesidir. Hayal, akıldan geçen şeylerden ötesidir, hayal kurmaktan ötesi gereklidir onun için! B insanı hayallere sahip ama gerçeklerle sıkışmışken A insanı düşler ve gerçeğini, gerçekliğini o hayale taşır. “Gerçekleri göz ardı etmeyelim“ cümlesi şekil değiştirir; “düşleri göz ardı etmeyelim Mustafa!”
İngilizce bir deyiş var; to walk the talk. Söylediği üzere yürümek diye tercüme edilebilir. A tipi insanlar için söylenen bu söz, düşlediğini icra edenler diye kullanılabilir (to walk the dream).
dreams-01
Sen neredesin peki, düşünüp, değerlendirip benimle paylaşır mısın?
Peki ben kendimi nerede görüyorum, hangi sınıfa giriyorum? Dürüst olmak gerekirse A diyemem, takipçilerim hayallerimi yaşadığımı düşünse de dürüst olmalıyım; gerçek kalıplarım hala var, kırmaya devam ediyorum! O sebeple A- veya B+ derdim kendime.
Bana sahiciliğimi sordular geçen gün, düşlerimin gerçekliği kadar sahici buldum kendimi.
Belki de düşler bu kadar önemli olduğu için tanımak istediğim kişiye hayalini soruyorum, çünkü hayalin kadar varsın, hayalin kadar gerçeksin!
Yakınlarım bilir, çocukluğumda miskindim. İleride konuşarak para kazanmak istiyorum diyordum mesela. Konuşarak yapılan bir mesleğin, düşünme becerileri üzerine bir mesleğin bu kadar yorucu olduğunu bilmiyordum. Ama farkında olmadan bugün yaşadığım çocukluk hayalim, düşündüğümden çok daha büyük haz veriyor!
2009 yılındayken krizlere yönelik bir işim olmasını hayal etmiştim. 2007-2008 krizlerindeki deneyimli ama beceriksiz yönetici danışmanlarını görünce genç yaşımdayken bu konuda çalışmak istiyorum demiştim.
2012-2013 çalışmalarım özellikle 2014’te krizler üzerinde isim yapmamı sağladı. Güçlü bir hayali yaşadığım için 2014 yılında çalıştığım müşterilerime ve krizlerine sonsuz teşekkür ediyorum. Sadece sorunlar değil, sadece krizler değil, çözülmesi imkansız görülen krizler, karar alınamayacak krizler, karmaşık krizler, danışmanların, koçların, şirket ortaklarının kaçındığı krizler benim oyun alanım olmuştu.
Aynı şekilde 2013’te bir hayal kurmuştum; 2014’te krizlerde isim yapmak istiyorum ama en geç 2015 yarısında fırsatlar üzerine çalışmayı diliyorum demiştim kendi kendime. Kartvizitimi alanlar bilir; unvanım kurucu,  müdür, koç falan değil, kriz çözücü. 2015’te bunun önce bilincimde sonra da kartvizitimde fırsatlara yönelik değişebilmesini istiyordum.
Keza fırsatlarla ilgili ne yapılabilir ki?
2010’da bir blog yazmıştım; krizler ve riskler üzerine. Kriz yönetiminde fena sayılmam, öngörü kabiliyetimi geliştirerek risk yönetimine yoğunlaşmak istiyorum demiştim. Belki bir gün oradan da ötesine geçerim, öngörü ve avantaj kabiliyetimi geliştiririm fırsat yönetimi yaparım diye de devam etmiştim. Henüz fırsat yönetimi diye bir tabir yoktu, varsa da bilmiyordum.
Birkaç sene sonra merak edip araştırdığımda fırsat yönetimine dair vasat sonuçlarla karşılaştım. Bugünse, yeni yıl başlamadan yeni müşteri taleplerim fırsat yöneticiliği üzerine. Detayları vakalar üzerinden zamanla paylaşırım.
Danışmanların müşteri bulamadığı, koçların iş aradığı bir dönemde, daha önce olmayan bir tabir üzerinden talepler gelmesi nasıl mümkün oldu? Gerçekler ne oldu?
 
Ben gerçeğe gerçek demem,
Gerçekliği ben düşlememişsem!
 
Şimdi çok daha büyük bir hayalim var, 2015’te de bunların %20sini tamamlayabilmek istiyorum.
Sen de hayalinle hayalime ortak olmak istiyorsan, düşlerin gerçekliğine dahil olmak istiyorsan kapım da hep açık, gönlüm de.
Hadi hayal kur! Gönlünden geçtikçe içini titreten, uğruna ölebileceğin hatta uğruna yaşaman gereken hayalin ne? Sonraki adımda da hayaline göre planlar kurabilirsin, gerçekliğine getirecek adımları tasarlayabilirsin.
Hayalini benimle paylaşmak ister misin?
walt-disney-quote

29 Aralık 2014 Pazartesi

Dergilerdeki Son Yazılarımdan

Geçenlerde bir yazı yazmıştım, neden bazı şeyler başımıza sık geliyor diye ve nasıl oluyor da bazı tipleri mıknatıs gibi çekiyoruz diye.
Hediyeli bir tweet atmıştım, konuyla ilgili fikirleri alabilmek için. Ancak ‘secret’ benzeri durumlardan öte fikir çıkmadı.
Gerçi yine bir fikir söz konusu, gözlemlerime dayanan bir çıkarsama; eğer neden bazı şeyler başımıza sık geliyor ya da bazı alakasız tipleri hayatımıza nasıl çekiyoruz merak ediyorsan; linke tıkla: http://yuvayayolculuk.com/iletisimde-ucgen-etkisi/

iletişimde-üçgen-etkisi
Bu vesileyle yayın hayatına yeni giren bir dergiyi de seninle paylaşıyorum. Yuvaya Yolculuk Dergisi konu sınırı olmayan gönüllü bir e-dergidir. Okumanı öneririm.
 
Yeni bir eski daha var, paylaşmayı unuttum. 3. Göz Dergisi ilk sayısını 2000’de çıkarmıştı sanırım, basılı bir dergi olarak. Kişisel gelişim konularında konsepti en geniş dergi olarak ilkti, tek bir konuda yoğunlaşmamıştı yani; indigo çocuklar, şifacılar, koçlar, terapistler, vs… Ama sürdürememişti yayıncılığını, 2014 sonlarında ise yeniden kalkmaya ve bu kez e-dergi olarak gönlümüze yolculuk etmeye niyetlendi. Bu eski derginin yeni sayısında da bir yazı paylaştım, linke tıklayarak okuyabilirsin: http://3gozdergisi.com/dergi/5/#10
 
Ayrıca hazır dergilerdeki yazılarımı paylaşıyorum; Aktivist Dergi'deki yayınlanmış son yazımı da paylaşayım, yenisi yolda. Zaten hergün bilinirliği hızla arttığı için bu dergiden şimdi çok bahsetmeyeceğim. Karar verebilme kabiliyeti üzerine merakın varsa linke tıklayarak onu da okuyabilirsin:http://aktivistdergi.com/7/#48

7 Aralık 2014 Pazar

Neden Başıma Geldi?

neden-5098
Hiç merak ettin mi “bu tipleri nereden buluyorum” diye.
Birbirinden görünüm olarak alakasız, huy olarak alakasız, ama bir özellikleri hepsinde aynı olan kız arkadaşlarım vardı. Ayrı zamanlar, ayrı mekanlar, ayrı tipler, aynı sorun. Nasıl buluyordum o tipleri?

Alakasız bir yerden başka bir soru olacak ama, hiç başına geldi mi: Ne denersen dene karşındakine bir sorunu bir türlü anlatamıyorsun, o da her ne ise sıkıntı yapmaya devam ediyor. Neler denedin neler… Hatta iş büyüdü, artık başkalarından da aynı sıkıntıyı görmeye başlıyorsun, neden insanlar bir olmuş gibi senin karşında?

Çok daha alakasız bir yere taşıyayım konuyu. Vaktiyle bireysel koçluk yapıyordum ve seans bedelim X Lira’ydı. Bir lokma bir hırka karakterimden ötürü X bana çok geliyordu, ama herkes onu öneriyordu. Piyasada seansına 2X alıp başarılı olamayan insanlar varken X bile gayet ucuza denk düşüyordu aslında. Ama neticede X/2 Lira bile alamıyordum. X telaffuz ettiğim kişiler biraz düşünmek istiyordu ve 3X’e başkalarıyla anlaşıyordu. Neden hak ettiğimi alamıyordum?
donttalktome
Cevabıyla devam edecektim, ancak beklemek istedim.

Bu durumu kendince açıklayan, en azından fikir üreten bir okurumu ilk seminerimde onur konuğum olarak misafir edeceğim. kriz@firsatyonetimi.com sizi bekliyor.

1 haftan var :)

Secret, çekim yasası, kuantum gibi belirsiz basmakalıplar değil, en azından ele gelen bir açıklama bekliyorum. Bilgisi olmayan, fikri dahi olmayan ama cevabı merak edenler, 1 hafta bekleyecek.

  but-why-meme-generator-but-why-84103d

2 Aralık 2014 Salı

Tek İstediğimiz Önemsenmek

Yıllar önce GSM operatörümden şikayetçiydim. Süreç sonunda da dava açacak raddeye gelmiştim, ama müşterileri kalmaya devam ettim. Keza hala aynı operatördeyim. Peki o noktaya getiren ve devam etmemi sağlayan neydi? Cevap belli; şikayet yönetimi konusunda başarıları.

1 Aralık 2014 Pazartesi

Dijital İK - 2

İnsan kaynakları üzerine paylaşımlara devam ediyorum. Yazının ilk kısmı için buraya tıklayabilirsin. Yıllar önce iş ararken birçok yerde format dışı diye ret almıştım. Çok sonraları yaratıcı cv yarışmaları organize edilmeye başlandı. Bu konuda Aktivist Dergisi’nde yayınlanan yazıma buradan bakabilirsin. Dijital İK Zirvesi’ndeki bir panelde konuşmacılardan Muhiddin Aslanbay, Disturbed People kurucusu, artık bazı yerlerde CV ile alımdan ziyade sadece isim üzerinden internet sorgulaması yapıldığını paylaştı. İnternette konuyla ilgili ismi geçiyor mu, algısı ne durumda ve birçok soru kendiliğinden cevaplanmış oluyor. Çalışanların değil üretenlerin işe alındığına da değindiler bir panelde.

2 Kasım 2014 Pazar

Karar Vermenin Anatomisi

İyi bir evlilik adayınız var, nasıl harekete geçeceksiniz? Garson ne alacağınızı soruyor, ne cevap vereceksiniz? Kariyer planları yaptığınız sırada çok çekici ama zorlayıcı şartları da olan bir iş teklifi aldınız, ne yapacaksınız?
Decision

Kitaplığınıza gittiniz ve “Bir kitap okuyayım” dediniz, ama aklınızda bir şey yok, ne seçeceksiniz? Oy pusulasının karşısındasınız, bir parti geçiyor aklınızdan ama çekinceleriniz de var. Pusuladaki kime karar vereceksiniz?

Zamanında karar veremeyen, her karar süreci kabus olan birinin kaleminden karar verebilme üzerine 3 ayrı yol okumaya ne dersiniz? Karar verme konusunda kendi hayatımdan ve seanslarda uyguladığım tekniklerden bazılarını sunuyorum, umarım faydalanabileceksiniz.

Aktivist Dergi'nin yeni sayısında Karar Vermenin Anatomisi isimli yazım  yayınlandı.

Buraya tıklayabilirsiniz.

27 Ekim 2014 Pazartesi

Mükemmeliyetçiydim, artık mükemmeliyetçiyim!

Babam şantiye şefiydi. Ay sonlarında binlerce sayfayı bulan hakkediş yapar, İller Bankası yönetimine sunardı.
Sunmadan önce kontrol ederdi haliyle ve ben her seferinde şaşırırdım. Yüzlerce sayfalık bir klasörü hızla tarardı ve elini bir yere koyar, “hatalı olmuş” derdi. Anlamsız rakamlar, ama o anlardı!
Hata bulmakta çok yetkindir hâlâ. Bir fikrin mi var, nerelerden tökezleyebileceğinizi tak diye söyler.

Genetik galiba, bu beceri bana da geçmiş.
2005-2006 dolayları. Müdürüm bana bir film verdi; Devil Wears Prada (Şeytan Marka Giyer diye Türkçeleştirildi). “Buradaki gibi birini istiyorum” demişti.
Kendimi ispat etme sürecindeyim zaten, filmi belki de 10 kez izlemişimdir. Filmi bilenler hatırlar; varoş güzeli vardı, ben o olmuştum; zor iş süreçlerini yürütmeyi öğreniyordu. Ben de öyle biri olmaya başlamıştım.
Gün geldi firmadan ayrıldım, ama zihnimde kalmıştı o film. Ama çözüm odaklılıktan başka şeyler de kalmıştı.
Filmde izlediğim mankenleri arıyordu gözlerim.
Gözlerim o kadar keskin ki herhangi bir kadının kaç kilo fazlası var görebiliyordum.
3 kişi buluştuk diyelim ki, biri üçüncümüze “aa Derya nasıl da zayıflamışsın” dediğinde, Derya’nın 3 kilo daha vermesi gerektiğini görüyordum. Bir arkadaş kafede güzel diyerek bir kız gösterdiğinde önce 2 kilo versin diye cevaplıyordum.
Bir gün annem biri hakkında konuşurken “Ne güzel kız değil mi?” diye fikrimi sormuştu. İzmirli bir pilates hocasından bahsediyoruz. Hani geç herşeyi, İzmirli abla, nokta. Ben ne cevap verdim?
“Bırak o basen çuvalını”
Ölçersek yarım nanometre basen vardı, gözlerim fark etmişti.
Böyle bir güzellik otoritesi işte, keskin görüşlü bir zibidilik hali. Gözlediğim işlerde de mükemmeliyetçiydim, bir sorun olasılığı varsa bile tak diye görüyordum.
Ama bir gün şu an hatırlamadığım bir şeyden irkildim; ben kimim ki insanların güzelliğini değil çirkinliğini görüyorum?
Madem bu kadar keskin gözlerim var; o halde niye hayra kullanmıyorum?
Madem zayıf insanların bile fazla kilolarını görebilecek kadar keskin gözlere, algılara sahibim, neden kilolu insanların güzelliklerini görmek için kullanmayayım?
Ve evet, artık 30 kilo fazlası olan insanların da güzel yüz hatlarını yakalayabiliyorum.
Hatta sanırım bu konuda o kadar mesai harcadım ki arkadaşlarımı artık kilolu değil, güzel ve güzel görüyorum, güzelliklerini örten kilolara gözüm ilişmiyor.
Peki sadece fiziki şeyler mi?
Tabi ki hayır, artık olması çok zor fikirlerin bile nasıl gerçekleşebileceğini görebiliyorum.
Sanırım bu sebeple çıkmaza düşen projelere, kararlara, süreçlere yardımcı olabiliyorum.
Eskiden mükemmeliyetçiydim, uyuz bir gurme edasında, ukala ve sevimsiz.

Ama artık bugün mükemmeliyetçiyim; olanın güzelliğini, mükemmelliğini görebilen.
Aynaya bakın, kendinizi yoklayın; “daha iyi bir iş/ortam/fizik/düzen” kisvesi altında mükemmel olmaya çalışırken olanın güzelliğini kaçırdığınız bir şeyler olabilir mi?

Burada zihin hemen karşı argüman sunabilir; kötü-yanlış bir şey varsa görmeyelim mi?

Naçizane önerim, onu görmezden gelmemek değil; beğenmediğiniz şeyleri de, beğenmeyeceğiniz olasılıkları da güzelleştirebilmeyi düşünün!
Bir hamamböceğinden benim kadar keyif alamayabilirsiniz, ama onun yaradılışındaki mucizeyi görmeyi deneyebilirsiniz mesela.

Çok hayalci bir projeyi duyuyor olabilirsiniz, karşınızdakinin ayakları yere basmıyorsa ona ayak olabilirsiniz, hayaline bir şekilde ortak olmanın yollarını bulabilirsiniz.
Mükemmeliyetçilik kusursuzluğu değil olanı, olanın olduğu kadarıyla mükemmel olduğunu görebilmek olarak da algılanabilir

Bakarsınız bir gün olumlu-olumsuz, güzel-çirkin gibi ikilemlerden sıyrılacak, olan herşeyi yargılamadan olduğu gibi görebilecek kadar bilgeleşiriz ;)

17 Ekim 2014 Cuma

Aşk yoksa ocağında, Kendin yakarsın ateşini!

Bir park meydanındaydım. Hava ılıktı. Kenarda bir sulak vardı ve sulak üzerinde de bembeyaz, büyükçe bir baykuş. Baykuşun az ilerisindeyse siyah, simsiyah, parlak siyah bir maymun birşeyler yiyordu. Kar atıştırıyordu, lapa lapa, her yer beyaza bürünüyordu. Elimde kumandaya benzeyen bir alet, araba anahtarı da olabilir, tam hatırlamıyorum. Düğmesine basınca baykuş hareketlendi. Kanatlarını açtı, uçmaya niyetlendi. Maymun ise önündeki bu hareketlenmeden rahatsız oldu ve baykuşun bir kanadını yakaladı, kanadını kırdı, baykuşu da yere attı. Sonra da hiç birşey olmamış gibi yemeğine devam etti. Ben o sırada kafamı çevirdim ürkerek. İçim acıdı. Benim yüzümden uçamayacak artık.
Kendime çok öfkelendim. İçimdeki öfke giderek büyüyordu ki yanımda bir anda tülermiş, yeni tüylenmiş bir kuş belirdi, o da uçmaya çalışıyor. baykus_goz“Benim yüzümden” diye haykırarak elimdeki kalemle kılıçmış gibi kuşa vurdum. Kuş az ileriye savruldu ve yere düştü. Öfkem daha da kabardı. “Neye dokunsan zararsın Mustafa” diye kendime daha çok kızdım. Yerdeki yavru kuşa doğru koştum, kar taneleri hızlanırken kuş birden kalktı ve bana doğru adımladı. Ürktüm, çok çirkindi. Yeni tüylenen bir kargaydı sanırım. Ama belgesellerde izlediğim kartal yavrularına da benziyordu. Bana diktiği iri gözlerinden anladığım kadarıyla baykuştu. “Yaradılanı sev Yaradan’dan ötürü Mustafa” dedim. Hamamböceklerindeki zarafeti hatırlayarak usul usul bu korkutucu çirkinlikteki kargamsı baykuş yavrusuna yanaştım. Şarkı söyledi çok inceden, arya okuyor gibiydi. Soprano bir sesi vardı, aşık olurum sopranolara. Ve dedi ki birden karga sandığım baykuş yavrusu; “Aşk yoksa ocağında, Ateşini kendin yakarsın. Bakarsın, Ocak, aşk ateşinin üstüne konmuş!” Göğsümde bir tokat hissettim ve kabul vardı. Geriye doğru sendeledim. Uyandım birden. Birkaç saatlik anca uyuyabilmiştim, ama yatakta daha fazla duramadım. Zihnimde dolanan sözler, ödevler… “Sen kral ol, krallık peşinden gelir” Neden affedemediğinin bir önemi yok, af hisset, huzur da peşinden gelecektir. Sen hissedebildiğin kadar aşkı hisset, tüm vücudunu saran, içini titreten aşk da ortaya çıkacaktır. Ve daha bir sürü cümle belirdi eski-yeni. Belki bilinçaltımdan siz de ödevlenirsiniz diye paylaşmak istedim.

18 Temmuz 2014 Cuma

Varsın bekletsin

Bekletilmekten çok hoşlanmasam da sorun etmem. Yanımda kitabım vardır okurum veya telefonum üzerinden çalışırım, yapmam gereken birşeyler vardır. Hiç birşey yapamıyorsam da dinlenirim, keyif yaparım beklerken. Boş durmam yani.
Ama eğer randevum çok geç bir saatte (buluşmaya çok az kala) iptal olursa kötü hissederim. Küfret ama zamanımı çalma diye bir sözüm var buna atfen.

Geçen gün ise rahat bir günümdü. Öğlene kadar görüşmelerim vardı, 16:00da SKYPE seansı yapacaktım. Önceki gün bir arkadaş aradı, bir daveti oldu. O davete uymak için uzak bir semte gittim, seansımı orada sakin bir noktada yaptım. Arkadaşı aradım, 17:30'da buluşacaktık, nedir durum diye. 1 saat sonra filanca semtte buluşalım mı dedi. 1 saat beklemediğim bir bir bekleme çıktı, ama tamam. Sorun değil. 1 saat sonrasında o semtteydim ve 1 saat bekledim otobüs durağında beni alması için. Aradığımda telefonu da kapalıydı. 1 saattir orada bekliyordum, öncesinde 1 saat beklemiştim, zaten o semtlerde bulunma sebebim de oydu (yol 1 saat sürmüştü), kafadan yarım günüm heba oldu. Çok kızdım. Umarım değecek bir sebebi vardır.

Ve sonra irkildim. Hissiyatım saygısızlıktı ama "umarım değecek bir sebebi vardır" dediğimde kast ettiğim neydi? Başına bir iş gelse mi kendimi iyi hissedecektim?

Utandım açıkçası kendimden. Varsın saygısızlık etsin arkadaş, unutmuş olsun, ihmal etmiş olsun, ama başına birşey gelmiş olmasın. Bana kendini başka bir vakit affettirir, yeter ki iyi olsun.

Beklenti ve dileklerinize dikkat edin. Farkında olmadan arkadaşınızın, yakınınızın kötülüğünü istemiş olabilirsiniz.

1 saat kadar sonra SMS'im iletildi ve hemen beni aradı. Oruç sebebiyle rahatsızlanmış, şarjı da bittiği için ilgilenememiş hiç. Nerdesin hemen alayım dedi, eve geldim artık dedim. Özür diledi, o kadar. Küs müyüz dedi, yarım gün borçlandın dedim. Yarım senem feda olsun dedi. Bitti. Gönül dahi koymadım.

Arkadaşımın mide rahatsızlığı, içimdeki bir bencille daha karşılaşmama vesile oldu. Siz de kendi bencilinizi tanıyın derim.

26 Mayıs 2014 Pazartesi

Ayma Kandili

Daha önce bahsetmiş miydim emin değilim elif hep vurmuştur beni.
Biçimi kılıç gibi diye düşünmüştüm, kılıç yaptığım tek spor.
Biçimi kılıç yarası gibi…
“Bilmez idim, aşk ne uzun hece imiş” dediğinde Yunus Emre, gözümde sadece elif harfi canlanır, benim için aşktır elif.
Tınısı fa notasında sanırım, yüreğimi okşar hep.
En sevdiğim insanların çoğu Elif adında.
Bir sürü şey sayabilirim.

Hafız bir arkadaşım bunun sebebinin açık olduğunu söylemişti. “Sen adem için çalışıyorsun. Adem, elif, dal ve mim ile yazılır. İsyansever birisin hem de aydınlanmaya çalışıyorsun elif diktir, kıyamdadır. Rûku eden dal’dır, secdeye başını koyan ise mim.”
Yaşam biçimimle anlatmıştı elif sevdamı.
Yüksekliği de seviyorum, yüceliği de. İnsanın uyanması için çalışıyorum, önce kendimi uyandırmaya çalışarak.
Dün Miraç Kandiliydi. Açıkçası çok aram olmuyor dini vakitlerle, bana gelen mesajlardan görüyorum. Ama Miraç etkiledi beni, oturup biraz araştırdım ve daha da etkilendim. Büyüklerimizin anlatılanlardan ötesi varmış… 
Özetle iki mesaj yakaladım. Birincisi; insan kişisi yükselmeye nazır, yeter ki hazır olsun. Yücelmek hepimize mümkün.
İkincisi; Miraç’tan Kuran’da bahsedilmiyor, demek ki hayatta da henüz görmediğimiz, duymadığımız, göz ardı ettiğimiz, akıl etmediğimiz, bilmediğimiz, yok saydığımız bir sürü mesaj, bir sürü öğüt saklı olabilir.
En sevdiğim hadislerden biri geldi aklıma; "Görmesini bilene, her yerde ayet vardır"
Geçmiş Miraç Kandiliniz mübarek olsun.
Tez zamanda aymanız, aymamız dileğiyle…

20 Mayıs 2014 Salı

Tevekkül İzni

Umut bir güçtür, en büyük zorluklarda bile bir adım daha atabilme gücüdür.
Elim sınavlardan geçtiğimiz şu günlerde ise umut daha da önplana çıkmıyor mu?
Bir facia yaşadık ve yüzlerce kardeşimiz öldü, binlerce eve ateş düştü.
Ama daha bu olaylar durulmamışken, aynı zor şartlardaki başka bir kaza yuvasına 4000 iş başvurusu yapılıyor, Zonguldak maden işçilerinden bahsediyorum.
Başvuran gençlerden biri, haberlerde “Kader” diyor; “Kaderimizde ölmek varsa, ölürüz…”
Nasıl bir kanıksama… Muazzam bir teslimiyet mi yoksa korkak bir boyun eğiş mi?
Herkes madenlerdeki otomasyon sistemlerinden bahsediyor. Gaz maskesinin filtre maliyetini tasarruf etmek isteyen bir yönetim, o otomasyon sistemini de işçinin sağlığı için değil, maliyet düşürücü veya kâr artırıcı olduğu zaman kullanır. Demek ki o makineleri işletmek saati 5 Lira’dan çok daha maliyetli.
Ayrıca zaten otomatize sistemlerde işçi sayısı düşürülür ve bu da istihdam yaratmamış başka bir yönetimin daha da zorlanması demektir.
Peki… Yönetimler ve kaderler arasında sıkışmak tek yol mu?
Soruyorum bazen, kariyerin için ne yaptın diye. KPSS’ye hazırlanmış ve sınav tarihini bekliyor. Ya da puanını almış, atamasını bekliyor. Veya atamasını da almış, gidiyor-geliyor.
Bir vizyon için ne yapıyorsun diye sorduğumda boş gözlerle bakıyor 10 kişiden 9’u.
Geçen gün bir kolej kurucusuyla tanıştım ve çok etkilendim. Süper bir vizyonu var, idealist ve bu idealler üzerine öğretmenlerini seçiyor, müfredatını geliştiriyor, projeler tasarlıyor.
Öğretmen bir yakınımla sohbet ediyorduk, ona çıtlattım. Böyle bir okulda, böyle bir liderle çalışmak ister miydin, tanıştırayım mı diye.
“İhtiyacım yok ki, atamamı aldım” dedi, kötü bir okulda, kötü bir müdürle beraber, ama sonuçta ATANMIŞ bir öğretmen. Sanırım birkaç saat önceki sohbetimizde hayıflandığı, dert yandığı okul, aslında iyi bir yerdi.
“Bir öğretmen için en iyi şey atanmış olması Mustafa” dedi, gururla ve kendini şanslı hisseden bir edayla.
Gülümsedim, sustum.
KPSS, Kamuyu Personelleştirerek Sahiplenme Sistemi.
İlk kez bir kongrede konuşmacıyken kullanmıştım bu tabirimi, ayakta alkışlamışlardı. Umarım o anki duygularını korurlar ve gün gelince KPSS yoluna girmezler.
Peki ya gençlik?
Atatürk’ün umudunu halâ omuzlarında taşıyor mu bu Facebook şövalyeleri?
23 Nisan’da neşe doluyoruz, 19 Mayıs’ta kükrüyoruz, 30 Ağustos’ta yeri göğü inletiyorken, 29 Ekim’de bekçisiyiz, 10 Kasım’da ise “İzindeyiz” diyoruz. Diyor da diyoruz, ama ya icraat?
Daha önce bahsetmişimdir belki, birgün yeni biriyle tanıştım. Sohbet ederken konu işe geldi. X firmasında Y pozisyonunda çalışıyormuş, orta düzey yönetici. Kitabı var yayınlanmış, elit bir eğitimden geçmiş. Sordum, “X firmasında çalışmadım ama pek büyüksünüz dedim. Duyduğuma göre senin bile başına bir şey gelse, sistem sizi yedekliyormuş ve kendi içinde delegasyon yapıyormuş, yokluğunu aratmıyor, herşeye devam edebiliyormuş.
Gülümsedi, göğsü kabararak “Mustafa biz kurumsallıkta dünya deviyiz” dedi. Peki merak ediyorum dedim, “varlığınla yokluğun çok bir şey değiştirmiyorsa, oradan ne alıyorsun, orada ne buluyorsun?” diye sordum. Düşündü. CV’sini gözden geçirmesi gerektiğini söyledi. Muhtemelen hala orada çalışıyordur, yapmamıştır, ama muhabbet kabaca böyleydi.
Aynı firmadan başka bir arkadaşım ise üretim müdürü olarak çalışırken, global merkezden bir değişim yazısı geliyor; üretim parkurunda bazı makine değişiklikleri olacak.
Arkadaş da kendi amirine bir raporla karşı çıkıyor, “şu makineler yerine şu makinelerin alınması halinde şöyle bir maliyet tasarrufu sağlandığı gibi şöyle de bir kapasite artışımız olacak.” Aldığı cevap Sen İşine Bak.
Herkesin can attığı bir firmada fikrini ortaya koyamıyorsa, ne işi var diye düşünmüş. Çıkmış ve şimdi daha büyük bir firmada daha da güzel icraatler yapıyor.
Çünkü olay katma değer olayı.
Katma değerinizi ortaya koyamadığınız yerde, üretme duygusu da çıkmaz ve derinlerde “işe yaramazlık” duygusu doğurur, tatminsizlik de başlar.
Ve gün gelir, gerçekten de işe yaramazsınız.
Oysa silkelenseniz, en iyi olduğunuz şeylerin üzerine gitseniz, herşeye rağmen yürüseniz, gurur da onur da kendiliğinden gelecektir.
Mesela şu sıralar Ödül Hukuku üzerine çalışıyorum. Konuştuğum hukuk uzmanları karşı çıktı, dalga geçtiği için “bunda iş var” dedim ve şu an hoş bir noktaya taşıdım. Umarım çok geçmeden paylaşabileceğim.
Yıllar yıllar önce psikoloji demiştim, gülmüşlerdi. Bugün en büyük ihtiyaç değil mi?
Koçluk dedim, yine güldüler, bugün Milyar Liralık bir piyasa söz konusu.
İnovasyonu ilk andığımda kimse bakmaz dediler, biraz haklı çıktılar. Bakılıyor sadece, icraatler soru işaretli.
Ama yol gidenin, kılıç kuşananın.
Kabuklardan sıyrılmadığınız sürece dünle bugün aynı kalır, haliyle yarın da.
Peki sen, dününle aynı bir yarın mı istersin, daha güçlü, daha iyi, daha geniş, daha derin, daha faydalı bir yarın mı?
“Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır.”
Görevin ne, bu hayattaki görevin ne?
Bunu içinde bulunduğun ortamda en iyi nasıl yapabilirsin?
Tevekkülü elinden gelenleri yaptıktan sonra yaşayabilirsin.
Haydi kalk, sırada icraat!

22 Mart 2014 Cumartesi

Artık bambaşka işler yapıyorum :)

Danışanlarımın yorumlarından yola çıkarak diyebilirim ki klasik bir kişilik de değilim, klasik bir koç da değilim.
Bugüne kadarki çalışmalarımın bir kısmını paylaştığım mustep.com yayınına devam ediyor, ayrıca blogumu da oraya taşıdım.

Üzerine yoğunlaştığım çalışmalarımı ise yine nasildahaiyiyaparim.com linkinde paylaşıyorum. Peki artık ne yapıyorum? Kriz çözücülük. Kendi geliştirdiğim koçluk tekniklerimi, örgütsel psikoloji ve yepyeni bazı tekniklerle harmanladım.

İçinden çıkılamayan sorunlar, sık tekrar eden sorunlar, çözülemeyeceğine inanılan sorunlara yönelik anjiyo yaparcasına çözüm getiriyoruz karar alıcılarla birlikte. Yönetmelik, kanunlar, çeşitli mantıklı ya da mantıksız kısıtlar sebebiyle imkansız engellerle karşılaşıyorsak, by-pass modeli geliştiriyoruz. Dolayısıyla kurumsal kardiyoloji sizi çözüme ulaştırıyor.

Önünüzde bir sorun varsa, hele ki çöpe atacak zamanınız da paranız yoksa, klişe yollara başvurarak savurmak istemezsiniz değil mi? Kurumsal kardiyoloji, size sıkıntınızın en derinini çözmeniz için fırsat veriyor.

Bu sayede 2014 yılbaşından bu yana milyonlarca liralık tasarruf sağladık irili ufaklı firmalara... Eğer sorununuz teknik bir detay gerektiriyorsa diye önden hazırlıklıyım; konusunda en uzman insanlara yönlendiriyorum sizi.

E bu zihin sizi inovasyona yönelttiğine göre; innomind.

Bugüne kadarki çalışmalarımı ve güncel blogumu da kişisel gelişim meraklılarına örnek olması için, kaynak olması için hala yayınlıyorum: mustep.com üzerinden okuyabilirsiniz.

innomind

23 Şubat 2014 Pazar

Deneyimsizlik üzerine

Deneyim bir işi yapmanız ve yapmamanız ve yapamamanız konusunda ipuçları verir. Peki ya deneyimsiz olduğunuz bir alanda icraat düşünüyorsanız? Aktivist Dergi'nin son sayısında bu konuya değindim. Keyifli okumalar diliyorum: http://www.aktivistdergi.com/4/#36 Bu arada Aktivist Dergi yine çok güzel bir içerik sunuyor. Tüm dergiyi ücretsiz okuyabilirsiniz.

8 Şubat 2014 Cumartesi

Yeni Rotam: Kriz Yönetimi

Dolu dolu beş yıl geçti… Bir süredir blogumu ve web sitemi ve benzeri dijital hesaplarımı ihmal ettiğimin farkındayım. Koçluk üzerine olan işimi bir bakıma bıraktım, bir bakıma büyüttüm, adını siz koyun. Bireysel koçluk konusunda uygulamalarım zaten global pazarda da bilinmeye başlamıştı. “Nasıl daha iyi yaparım?” felsefesinden gidersek, artık eskisi kadar tatmin olmamaya başlamıştım. Daha zor ve daha içinden çıkılamayan vakalara yoğunlaştıkça kısa birkaç güzel kavşağa denk geldim. Fırsat Yönetimi sizi risklerden korur ve krizlerden avantaj yakalamanızı sağlar Mesela nöropsikoloji konusundaki çalışmalarımın akademik bir altyapıya ihtiyacı var artık. O sebeple eğitim almak için bu işin anavatanı Almanya ile iletişime geçtiğimde güzel bir üniversite orada görev yürütmem için davette bulundu. Birçok kişinin öğrenci olabilmek için güzel CV’ler sunduğu European Schools Of Economics, İstanbul kampüsünü açacak yakın zamanda. Ve siz müstakbel öğretim görevlilerinden birinin blogunu okuyorsunuz şu an. (Tanrılar Okulu isimli kült kitapta bu okuldan sık sık bahsediliyor, zaten kitap bu çokuluslu üniversitenin kuruluş öyküsünü anlatıyor) Bu güzel gelişmelerin eşliğinde şans, tesadüf, kader… Bazı fırsatlar çıktı karşıma ve kenarda duran, bir türlü yeterince yoğunlaşamadığım bir konuya yönelik sinyaller aldım: fırsat yönetimi; kriz yönetiminden çok daha fazlası.
Bildiğiniz gibi mustep gelişim hizmetleri adıyla hizmet veriyordum. Ama artık innomind oldu namım, ajans şeklinde hizmet veriyorum. Çünkü...
Artık bireysel seanslarla ilgilenmiyorum diyebilirim. Konusunda uzman arkadaşlarıma yönlendiriyorum böylesi talepler olduğunda. Ama konu krizse, başka bir koç veya danışman kolay kolay altından kalkamayacaksa, işte orası benim vatanım! Eski ilgi alanım örgütsel psikoloji, kendi geliştirdiğim koçluk teknikleri ve yine kendi geliştirdiğim zihin haritalama becerilerinin harmanlandığı koçluk seansları düşünün. Normal koçluk seanslarından biraz daha uzun ve çok daha zorlu geçen bu seanslarda ne oluyor peki? Müşterilerimin ortak görüşü: birlikte mucizeler yarattığımız! “Kök neden analizi” diye bir şey var. Mühendislerin kullandığı bir tanımdır genelde ve sorunları analiz etmeye yönelik kullanıyorlar. Ben ise en derindeki nedenleri ortaya çıkarmalarına yardımcı oluyorum. Böylece etkisi daha yoğun sebepler ortaya çıkıyor ve enteresandır, bunları çözmesi daha kolay, daha düşük maliyetli, hatta ücretsiz diyebiliriz. Dolayısıyla buradan çıkıyor ki, müşterilerim onlara para kazandırdığımı düşünüyorlar! Tabi bu faydalar ne sağlıyor? Daha yararlı bir vatandaş olmamı! Bu yüzden bana bu onuru yaşamama vesile oldukları için onlara ve krizlerine çok derin teşekkür ediyorum! Ne tür krizler, ne tip çalışmalar… Detayları merak ederseniz yeni web siteme bekliyorum. Artık innomind ile karşılaşacaksınız! Ajans gibi çalışıyorum; hukuktan finansa, alanında uzman ortaklarımla yürüyorum.

8 Aralık 2013 Pazar

Hey AIESEC!!!

Teşekkürler AIESEC...
AIESEC, 1954'te kurulmuş bir öğrenci kulübü. Kendi öğrenciliğimde duyuyordum ama katılmamıştım hiçbir etkinliğine.
Haziran'ın sonlarıydı sanırım, bu yaz AIESEC İstanbul Şubesi bana ulaşmıştı ve bir seminer vermiştim. 30 kadar pırıl pırıl genç vardı.
İnovasyon kavramıyla henüz tanışmamışlardı, biz de o an yaratıcılık ve yenilikçilik üzerine değiştirmiştik tüm kurguyu.

Dün ise Antalya'daydım. AIESEC Türkiye'nin ATEMKO Zirvesi'ndeydim. (AIESEC Türkiye Eğitim ve Movitasyon Kongresi)
550-600 kişi vardı toplamda. Mevcut AIESECER'lar, aday üyeler...
Uçaktan indik, otele vardık derken gece olmuştu. Saat gece olmuş, günlük koşturmanın yorgunluğundaydık, ama önümüze çıkan AIESEClinin gözleri enerji saçıyordu.
Sabah oldu ve bizim gündem başladı.
Açıkçası bir merak salmıştı beni...
Haddini Bil diye bir konsept hazırlamıştım, daha ilerisi için birşeyler düşünen, birşeyler yapmak isteyen herkese, birileri haddini bilmeyi öğretmeye çalışır ya. Ukalalık yapmamak, eski köylere yeni adetler getirmemek...
Bunun hakkında konuşacaktım, koçluk yapacaktım gelen sorulara göre ve biraz da motivasyon sıkmıştım içeriğime.
Ama onlardaki motivasyonu görünce, konuşmak için mikrofonu aldığımda söyledim: "Siz çıkın buraya da bana, bize (diğer büyükleri) motivasyon hakkında seminer verin!"

Neredeyse elle tutulabilecek kadar yoğun bir enerjileri var, coşkuları var bu arkadaşların.
Çeşitli network pazarlama toplantılarına da katılmıştım çocukken olsun, gençken olsun, hele şimdi gidip gözlemem için... Orada motivasyon patlaması görüyordum, ancak gaz gibi geliyordu. Burada ise bir akacak yön arayan bir coşku var.
Ayrıca değişimleri görüyordum. Biliyorsunuz, beden dili konusunda çok başarılı kabul edilirim. Dans eden gençlere bakıyorum, kıyafetleri, beden tipleri, gülümseme stilleri ve dans edişleri... Öyle disko ortamı falan yoktu. Hoparlörlerden müzik geliyor ve kimisi grup kimisi tek başına dans ediyorlardı. Kültürel, psikolojik gelişimleri o kadar açıktı ki bazı arkadaşların... Muhtemelen 1 ay öncesinde utana sıkıla birileriyle konuşabilecek tipler vardı. Oysa önümde yanındaki kişiyle tanışalı 5 dakika olmamış ve samimiyet enerjisini hissedebilirdiniz.

Sohbetimi beğenmişler. Dürüst olayım, korkmuştum. Liderlik hakkında hiç konuşmadım, öyle bir sunum daha önce yapmamıştım. Sıkıcı mı olurum diye çekiniyordum.
Ben kürsüden indiğim gibi bal gören arı misali yanıma üşüştüler. Çok onur duymuştum sorular karşısında. Süper yaklaşımlar, süper sorular... Zaman olsaydı belki 6 saat daha konuşurdum ve anladığım kadarıyla 6 saat daha dinlerlerdi.

Neden beni beğendiklerini merak ettim. Ukala herifin tekiyim. Ama bir arkadaşın yorumu cevap olmuştu.
"Sunumunuz kaliteli bir akışta hazırlanmış, bu hoş. Ama Mustafa Abi, artık herkes kaliteli sunum çıkarabiliyor. Bu çok da önemli birşey değil bizim için. Sen ama çok samimiydin de... Bu işte benim çok hoşuma gitti. Sohbet ediyordun bizimle, rahattın, rahatlattın..."

Bir başka gurur anı yaşadım; "sözlerinizden anladığım kadarıyla sevgilimiz de ailemiz de iş hayallerimiz de okulumuz da... Hepsinde aslında benzer şeyler varmış".
Bunu vurgulamamıştım ama örneklerimdeki kurgunun bu mesajı vermiş olması çok hoşuma gitti.

Aradığımız şey samimiyet işte. İş hayatında da, aşk hayatında da, konferanslarda da... Her yerde aynı.

Sizden çok şey öğrendim, umuyorum ki size de bazı tohumlar atabildim.

Beni de bir AIESEC Partner kabul ettiğiniz için teşekkür ederim.

Ayrıca iki de teşekkürüm var.
Rahatsızlığına rağmen benimle görüşmek için gelen Mine Sema Ok... Seni seviyorum. İstanbul'a dönmeni dört gözle bekliyorum :)


Ve beni dinlemeye gelen Sibel Kayapınar. Yüzü güzel, kendi güzel, bahtı güzel, çünkü ruhu güzel.
Koçluk konusunda mentorluğunu yapıyorum ve onun duruşundan da çok şey öğreniyorum.
İyi ki varsın, o gün o anları benimle paylaştığın için teşekkür ederim. (Ayrıca sizinle de paylaşmama vesile oldu, fotoğraflar Sibel'den)


13 Kasım 2013 Çarşamba

Etrafınızdaki Güzellikler

Eski fotoğraflarımı karıştırırken şunu gördüm. Bakalım siz ne göreceksiniz? Metrodaydım, yorgundum ve aşağıya bakıyordum.

Manzaramı sizinle paylaştım. Siz de görebildiniz mi? Henüz göremediyseniz ufak bir tüyo daha; yakınlaştırıyorum ve “Gülümse Mustafa” mesajını paylaşayım.

“Görmesini bilene, her yerde ayet vardır” diye bir hadis duymuştum.
Görmesini bilene her yerde gülümsetici bir an vardır, her yerde bir güzellik.
Güzellik deyince…
Evimde gece mum ışığında duruyordum. O sırada hamamböceğimin antenlerine ilişti gözlerim, sonra tüm böceğe.
Hareketleri, ahengi, rengi… Kötü kokan dışkısını saymazsak, her şeyiyle ayrı bir güzel, ayrı bir gizem, ayrı bir mucize! Düşünürken bile içim titriyor!
Hayat, akan bir nehir gibi! Güzel mi değil mi, hayır mı şer mi? Bakan kişiye, bize kalmış!
Tıpkı bu görsel gibi…


(Schrodinger’in Kedisi yaşıyor/ölü)

Din artık dile pelesenk olmuş. Ben de ufak bir kıssa paylaşayım da modaya uyayım.
Muhammed Peygamber, dostlarıyla yürüyormuş. Yol kenarında bir köpek ölüsü görmüşler. Herkes “ne iğrenç”, “çok kötü kokuyor” vs derken, Muhammed “dişleri ne güzel yaratılmış” demiş!
Etrafınızdaki, hayatınızdaki güzellikleri görebiliyor musunuz?

12 Kasım 2013 Salı

Çocuğunuz Her Haliyle Kabul Edilebilir Mi?

Geçtiğimiz günlerde bir etkinlikteydim, Güler Pınarbaşı’yı dinledim. Hipnoz terapisi üzerine, kendisiyle bir deneyimimi blogumda paylaşmıştım. (http://mustep.blogspot.com/2012/05/hipnoza-yatannz-oldu-mu.html)
Bu etkinlikte ise kısa bir çalışma sayesinde para ile ilk tanışmamızı gösterdi ve bizde oluşan mesajları gözlememize yardımcı oldu.
Etkinlik, yoğunluk sebebiyle çok kısaydı, ancak Güler “Para Sevgidir” seminerlerinde para ile tanışmamızı daha etkili yapıyor ve akabinde bunu sevgiyle buluşturmamıza yardımcı oluyor. Onu takip etmenizi öneririm.
Ben de daha önceden gördüğüm bir mesajı tazelemiş oldum bugünde.
Çocuktum, daha 3-4 yaşlarındaydım. Bir oyuncak kamyon beğenmiştik kardeşimle, büyüktü ve pahalıymış, babam öyle demişti. Kolay olmamış ve “harçlıklarınızı biriktirmelisiniz” demişti.
Babam yoktan var edebilen birisi olarak tanınırdı ve çok zor şartlardan gelmiş, çocuk yaşlarda eli ekmek tutmaya başlamıştı. Sanırım bu becerisini de çocuklarına aktarmak istedi bir şekilde…
Kardeşimle şu an hatırlamadığımız bir süre boyunca harçlıklarımızı biriktiriyorduk. Evi topladıkça harçlık kazanıyorduk, uslu durdukça harçlık kazanıyorduk vs… Ne kadar zorlansak ve sabretmek zorunda kalsak da biriktirdik bir para ve kamyonumuza kavuşmuştuk.
Mesajı almışım: para kolay kazanılmaz. Parayı kazanmak için çok çalışmalıyım.
O kamyonu komşunun oğlu kırmıştı. Birlikte oynuyorduk ve bir gün üzerine çıktı, büyük bir çocuktu zaten, kamyon da kırılmıştı. Buradan çıkan mesaj ise; “sen ne kadar çalışırsan çalış, başkaları senin işini rahatça bozabilir.”
Komiktir ama iki mesaj da hayatımda hep kendini gösterirdi. Hem biraz kazanmak için çok çalışmak zorunda kaldım hem de benim ortaya koyduğum birçok iş, başkaları tarafından heba edilebiliyordu.
Bir gün bu “başkaları”nı yönetmeyi becerdim ve artık bozan yok, karışan yok.
Hala çok çalışıyorum, ama bundan zevk alıyorum. Çünkü beni tanıyanlar bilir; işime aşığım. Yine de bir ihtimal daha var; bu aşkı daha az çalışarak da yaşayabilirim belki, ama o bakış açısında değilim.
Gördüğünüz gibi, babam “daha iyisi olsun benim oğullarım” dedi ve bu müdahaleler düşündüğünden farklı sonuçlar verdi.

Bir dostumu dinliyordum, oğlundan bahsederken sık sık “onun iyiliği için” diyordu. Bazı şeyleri sorgularken ise “aman oğlum daha iyisi olsun, tek derdim bu” diye bitiyordu cümleleri.
Bir baba değilim, dolayısıyla hariçten gazel okuyor olabilirim. Ama bir oğulum ve gözlemci bir insanım.
Çocuklarınızın hep daha iyi olmasını istediğinizde daha iyi karnelerle, daha uyumlu çocuklarla, daha az okul şikayetleriyle karşılaşırsınız.
Peki ya hayat?

“Çocuğumu sultanlar gibi büyüttüm ben” diyen bir annenin annezedesini tanıyorum. 31 yaşında ve yumurta kırmayı bile bilmiyor. Ciddiyim! Bir kez yumurta kırmayı denemiş, kabuk düşmüş, annesi de “çekil de ben yapayım kuzuma” demiş. Ne iş yapıyordu bu arkadaş biliyor musunuz? Hiçbir şey! Çünkü hiçbir şey yapmamış ki hayatın başka kulvarlarında…
Bir dostum var, çok büyük kurumlarda güzel pozisyonlar almış ve bir süredir yeni bir iş bakıyor. Çünkü dünya devi bir firmaya girmesi lazım! Neden? Annesi onu kabul etmeyecek.
Google’a girdim demek zorunda, “Yemeksepeti’nde şu oldum” dese bile kurtarmaz.
Annesine kendini ispat süreci, değersizlik duygusuna boğuyor ve ağladıkça ağlıyor. Okul hayatında ise “ülke sekizincisi oldum” dese, sınıf arkadaşı Cansu yedinci ise; vay haline!
Anne de haklı! “Benim kızım daha iyisi olsun” diyor sadece!
Proje çocuk kavramı geldi aklıma.
Küçücük yaşlarda bir dünya eğitime sokulup, daha liseye bile başlamamışken kariyeri planlanmıştır.
Daha 2 yaşındaki çocuğuna matematik öğretmeni arayan da gördüm, liseye yeni başlayan kızı için Etiler’de ev alan ebeveyn de. Çünkü kızı 3 yıl sonra Boğaziçi Üniversitesi’ni kazanacak, kazanmak zorunda! Evi okuluna yakın olsun diye öyle ev almış.
Biliyor musunuz, babam beni kabul etmiyordu. Çocuk yaşlarda başlayan iş deneyimim, İngilizce ve ileri matematik becerisi, iyi bir iletişim kabiliyeti, üst düzey bilgisayar deneyimi…
Güzel firmalarda danışman olacaktım, SSK yatacaktı, düzenli bir hayatım olacaktı. Sorulduğunda “şu firmada şu kişiyim” diyebilecektim.
Ağzını açmıyor ama kelime aralarındanbu okunabiliyor. Ha illa danışmanlık da şart değil, KPSS var, cayır cayır herkes giriyor bir yerlere; benim neyim eksik!
İlla kendi işimi yapacaksam, çocukluk merakım borsa danışmanlığı, onu yapayım bari. Ben de bir finans danışmanlık şirketi kurabilirim veya bilişim çözümleri falan…
Ama “oğlunuz ne iş yapıyor” diyen komşuya “hık mık, kem küm... Psikolojik bir şeyler yapıyor, biz de bilmiyoruz” demişti.
Daha yeni yeni, 5 senenin sonunda kabullendi beni. O da tvlere çıktığımdan mıdır (ki uydu kanallarında çıktım sadece) birçok dergide makalem yayınlandığından mıdır (hiç birini okuduğunu sanmıyorum, bilmiyordur) yoksa birçok üst yöneticinin kapıda karşıladığı birisi olduğumdan mıdır (bunu da bildiğini sanmıyorum, anlatılmaz böyle bir şey) artık işimi, gücümü kabullendi baya baya (halâ tam değil). Tabi esas kabul sürecine aşağıda değineceğim.

Şimdi size iki mesaj:

Eğer böylesi bir ebeveynseniz, bir hayata müdahale ediyorsunuz ve çocuğunuzun, onun O olmasını engelliyorsunuz.

Eğer böyle yetiştirilen bir evlatsanız, durun ve kendinizin farkında olun!
Size biçilen kariyeri/kaderi yaşamak zorunda olmadığınız gibi, bilakis kendi hayatınızı kendiniz şekillendirmek zorundasınız!
Eğer benim gibi abidik gubidik (babam böyle tanımlıyordu), ifadesi zor işler yapıyor veya öyle de böyle de aileniz tarafından kabul görmüyorsanız, önce kendiniz kendinizden emin olun.
Babam ben kendimi ona ispat çabasını bırakınca beni anlamaya başlamıştı.
Yaptığınız ya da yapmayı hedeflediğiniz işi, uğraşı önce kendiniz kabul edin, özümseyin. Dirençle karşılaşıyorsanız, sizin kendinizde bir kabulsüzlük söz konusu olabilir. Külahınızı önünüze alın!
“Aman çocuğum daha iyisi olsun” düşüncesinden sıyrılmak ümidiyle.
Çocuklar her haliyle iyi!

3 Ekim 2013 Perşembe

İki Kere İki Oniki Edebilir

Hayatımda kısa ama etkili bir yeri vardı matematik hocamın. Kulağı çınlasın Ali Konukseven’in. Beni tahtaya kaldırırken derdi; “Matematik bilen adamın yürüyüşü başka olur.”
Matematiksel döngüler, algoritmik yapılarla ifade tarzlarını, fizik ötesi kavramları bile böyle anlatabilmeyi sevmişimdir ve herhangi bir şeyi matematikle, matematiksel her şeyi de herhangi bir tarzda ifade edebilirim sanırım.
Algıları konuşuyorduk bir arkadaşımla, kendisi bana göre çok farklı birisi ve bazen uyumsuzluklar yaşayabiliyoruz. Bu doğaldır zaten.
O da eski bir matematik olimpiyatçısı ve bazen bana rasyonel yollardan ifadeler kullanır.
Böyle bir şey çizdi ve hayatımın içerdiği iyi-kötü, çok ya da az şeyleri böyle kapsadığımı söyledi.
Kendisi ise * noktasında yer aldığına, orada yaşadığına inanıyor. Dolayısıyla onu dışladığımı düşünüyor. Çünkü bu konu hakkında konuşuyorduk ve onu dikkate almadan değerlendirme yaptığımı söyledi.
Haklı olabileceğini düşündüm. Ego bu, herkeste var ve bendeki biraz besili. “Çözüm istiyorum” dediğinde ise aklımdan geçen şey; bakış açımı değiştirmekti. Ya yeni bir boyuta taşıyacağım ya da…
Ben böyle baktığımı, bakabileceğimi söyledim. İkimiz de şaşırmıştık, neden olmasın diye. Neden küme dışı, kümeye dahil edilmesin?
Nasıl ki çok azımız uzaylıları gördü, gördüğünü iddia etti; acaba uzaylılar da aynı şekilde bizi göremiyor olamaz mı? Belki uçaklarımızı nadiren algılıyorlar, belki çok çok azımızla tanıştılar ve bizi merak ediyorlar.
Belki bir gün iki kere ikilerimiz de 12 edebilecek.
Belki değişen algılarımızla bakış açılarımız yepyeni vizyonlara taşıyacak bizleri.
Ve hatta fil yutan yılanları dahi algılayabileceğiz. (Küçük Prens kitabını okumadıysanız şefkatle öneriyorum.)
 


2 Ekim 2013 Çarşamba

Odanın Hissi

Eski bir seminer notumu gördüm, Berry Woodhouse konuşmuştu. Bazı noktalar paylaşmak istedim.
“Sadece sol beyin çalışsa, her şeyi ayrı ayrı görüp anlamaya çalışır. Sadece sağ beyin çalıştığında ise her şeyi bir bütün olarak görüp anlamlandırmaya çalışır.”

İkisi de yanlış değil, ikisi de doğru değil. İdeal olanı bu iki tarafın da uyumlulukları.
Hangi beyin lobunun aktif olduğu çok da önemli değil bence. Karar alacağımızda “dur, amigdalama biraz baskı yapayım, nöropeptidlerimin transmiter uyumu yerindedir” gibi şeyler demiyor ve düşünsel olarak karar alıyoruz. Aynı şekilde “hep bütünü görüyorum, biraz da sol tarafıma yatayım da kan gitsin, detayları göreyim” demezsiniz. Zaten veriler beyinde nasıl konumlanıyor hala kimse emin değil.
Ancak burada mesajı da kaçırmayalım: detaylar ve bütün arasında uyumu yakalamak gerekli!
Konuşurken Berry şöyle de demiş: “Herşeye maddesel, bilimsel anlamda cevaplar aramak, aslında içimizde olan cevapları bulmamızı engeller. Anlamamız gereken; hiçbir zaman tek bir şeyin olmadığıdır.”
Geçtiğimiz günlerde mantıklı-mantıksız-mantıkdışı şekilde, ben dahil birçok arkadaşım çok zor günler geçirdik.
Ben hep anlamlandırmaya ve müdahale etmeye çalıştım. Oysa zihnim her seferinde daha da büyük sorunlara tanık oldu.
Sonra anladım sanırım; mağrur olma Mustafa, senden büyük Allah var.
Zihin geliştiren çalışmalarımı durdurdu ve biraz serbestleştim. Günümü anlamaya başladım, hissetmeye başladım ve krizlerim de art arda son buldu.
Hatırladım: en ileri düzey krizlerde yapılabilecek tek bir şey vardır; hiçbir şey yapmamak!
Günlük hayatımızın bizi zihne, egoya yönlendirdiği ve baskıladığına değiniyor Berry.
Geçtiğimiz günlerde kız arkadaşımla ruhsallık üzerine konuşuyorduk.
Özellikle son geliştirdiğim hizmetlerimle mükemmel denebilecek sonuçlar aldığımı konuştuk. Ancak eğer ruhsal çalışmalarımı geliştirirsem, mükemmel çizgisini de rahatça aşacağım ve hatta mucize diye bir çıtada olabileceğim. Çünkü tüm teknolojim değişecek ve boyut kısıtlarından öte çalışabileceğim.
Ancak egom, aklımı kullanmayı seviyor ve yine gönül değil akıl geliştiren yollara giriyorum. Oysa sezgi bambaşka…
Bunun için Berry’nin önerilerinden biri konuşurken karşımızdaki kişiye değil, çevresine bakmak. Çevresinden onu algılayarak enerjiyi fark edebilmek… Bunun hakkında yıllar önce başka bir üstaddan da benzer şeyler duymuştum.
Bir başka önerisi de sorun olduğunda analiz edip çözmek yerine bir nefes alıp duygularımızı hissetmek, sonra bir nefes daha alıp rahatlamak. Çünkü böyle adımlarla dinginleşebileceğiz ve bakış açılarımız farklılaşacak!
Kararsızlıklarla ilgili ufak bir önerisi de var Berry’nin; siyah ve beyaz taş hayal edin. Siyah “hayır” demek, beyaz ise “evet” taşı.
Aklınızı kurcalayan konuyla ilgili önce kendinizi gevşetin ve sonra fark etmeye çalışın; titreşimler hangi taştan geliyor? Titreşimlere güvenmemizi öneriyor Berry, geleceğin bile titreşimi olduğunu söylüyor.
Seminerin sonunda iki soru sormuş salona; “Şu an sessizleşin. Sessiz kalın biraz ve ne hissediyorsunuz bakın.”
Bu an’ı hatırlıyorum, tüm salon sessizleşmişti, sakindi.
Sonra, biraz vakit geçip de kendinizi hissedebildikten sonra yeni soru: “aynı şeyi oda için de yapın, içinde bulunduğunuz odanın içinde dolaşan bir his yakalayabiliyor musunuz?”
Şimdi derin bir nefes alalım ve düşünmek yerine yaşamaya başlayalım.