Yıllar önce GSM operatörümden şikayetçiydim. Süreç sonunda da dava açacak raddeye gelmiştim, ama müşterileri kalmaya devam ettim. Keza hala aynı operatördeyim. Peki o noktaya getiren ve devam etmemi sağlayan neydi? Cevap belli; şikayet yönetimi konusunda başarıları.
At yetiştiricisi, böcek terbiyecisi, kaplumbağa terapisti, didgeridoo üfleyicisi, kılıç sanatçısı, kriz çözücü ve insan
çözüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çözüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2 Aralık 2014 Salı
3 Eylül 2013 Salı
Çözüm Çözüm Dediğin Nedir Gülüm?
Çözüm bir yetenek değil, beceridir.
Çözüm bir lüks değil, zorunlu ihtiyaçtır.
Çözüm bir çaba değil, hâldir.
Geçtiğimiz günlerde bir yönetici grup ile zorlu bir projelerinin lansman hazırlığındaydık. Dostumun müşterisi olan firma, bir sürü veri eksikliği dahilinde, sezonunun açılışına ürün yetiştirmeye çalışıyordu.
Ama pazar hakkında yeterli veri alınamıyordu. Bazı adımlarda kanuni kısıtlar vardı. İlgili yönetmelikler aşılsa bile saha personeli güven doğurmuyordu. Rakiplerle arada uçurum vardı. Rakiplerin işi nasıl yürüttüğüne dair rasyonel bir veri edinilemiyordu. Vs…
Dostum olan firma, müşterisine yardım etmemi, süreç üzerine olasılıkları ortaya dökmemi rica etti. Ben de gittim, kendi geliştirdiğim zihin haritalama teknikleri ve bol da koçluk becerileri ile yöneticilerin zihnine yolculuk ettim.
Bir sürü gedik çıktı, hatta bir an “yoksa çözemeyecek miyiz” diye de geçti aklımdan. Bu güne kadar en karmaşık projelerin bile altından kalktık sektör ayrımı olmadan, yoksa ilk kez kayaya mı tosladım
O anda Tanrılar Okulu kitabından bir cümle zihnimde belirdi: “Çözüm üretmeyi bırak, çözümün kendisi ol!”
Derin bir nefes aldım, biraz sesli saçmaladım, (saçmalamanın faydaları üzerine bir yazımı okumak için tıklayın) yöneticilere koçluk yaparak onların da saçmalamalarına yardım ettim. Sonra da yepyeni bir “pazarlamada konumlama” tekniği geliştirdim. Tabi masadaki pazarlama yöneticim bunun asimetrik pazarlama diye bir teknik olduğunu söyledi, ancak daha önce kullanmamış.
Yani yeni bir şey keşfetmemiştim aslında, ama kendi içimdeki çözüm hali, dahil olduğum, modere ettiğim sürecin çözümüne kocaman bir ivme katmıştı.
En karmaşık problemlerinizde derin bir nefes alın. Sakin bir nefes daha alın, sonra bir nefes de.
Çözüm olmayı düşünün. Zihninize bunun için biraz zaman verin, izin verin.
Çözüme kavuştuğunuzda nasıl bir duygu halinde olacağınızı hayal edin mesela.
Biraz daha bekleyin ve bu sırada sakince nefesler almaya devam edin.
Azalan stres duygusunun açığa çıkardığı çözümleri göreceksiniz.
Çünkü siz de çözümün kendisi olmaya başlamışsınız!
Çözüm bir lüks değil, zorunlu ihtiyaçtır.
Çözüm bir çaba değil, hâldir.
Geçtiğimiz günlerde bir yönetici grup ile zorlu bir projelerinin lansman hazırlığındaydık. Dostumun müşterisi olan firma, bir sürü veri eksikliği dahilinde, sezonunun açılışına ürün yetiştirmeye çalışıyordu.
Ama pazar hakkında yeterli veri alınamıyordu. Bazı adımlarda kanuni kısıtlar vardı. İlgili yönetmelikler aşılsa bile saha personeli güven doğurmuyordu. Rakiplerle arada uçurum vardı. Rakiplerin işi nasıl yürüttüğüne dair rasyonel bir veri edinilemiyordu. Vs…
Dostum olan firma, müşterisine yardım etmemi, süreç üzerine olasılıkları ortaya dökmemi rica etti. Ben de gittim, kendi geliştirdiğim zihin haritalama teknikleri ve bol da koçluk becerileri ile yöneticilerin zihnine yolculuk ettim.
Bir sürü gedik çıktı, hatta bir an “yoksa çözemeyecek miyiz” diye de geçti aklımdan. Bu güne kadar en karmaşık projelerin bile altından kalktık sektör ayrımı olmadan, yoksa ilk kez kayaya mı tosladım
O anda Tanrılar Okulu kitabından bir cümle zihnimde belirdi: “Çözüm üretmeyi bırak, çözümün kendisi ol!”
Derin bir nefes aldım, biraz sesli saçmaladım, (saçmalamanın faydaları üzerine bir yazımı okumak için tıklayın) yöneticilere koçluk yaparak onların da saçmalamalarına yardım ettim. Sonra da yepyeni bir “pazarlamada konumlama” tekniği geliştirdim. Tabi masadaki pazarlama yöneticim bunun asimetrik pazarlama diye bir teknik olduğunu söyledi, ancak daha önce kullanmamış.Yani yeni bir şey keşfetmemiştim aslında, ama kendi içimdeki çözüm hali, dahil olduğum, modere ettiğim sürecin çözümüne kocaman bir ivme katmıştı.
En karmaşık problemlerinizde derin bir nefes alın. Sakin bir nefes daha alın, sonra bir nefes de.
Çözüm olmayı düşünün. Zihninize bunun için biraz zaman verin, izin verin.
Çözüme kavuştuğunuzda nasıl bir duygu halinde olacağınızı hayal edin mesela.
Biraz daha bekleyin ve bu sırada sakince nefesler almaya devam edin.
Azalan stres duygusunun açığa çıkardığı çözümleri göreceksiniz.
Çünkü siz de çözümün kendisi olmaya başlamışsınız!
10 Ekim 2012 Çarşamba
Akrebin Depresyon Morfini
Biliyorsunuzdur belki, akrepler ateşle çevrelenirse, kendilerini sokarak ölürlermiş...
Ateşte yanmamak için erkenden ölmek, nasıl olsa çıkış yolu da yok...
Bir arkadaşla konuşurken, Yahya'dan bahsederken konusu açılmıştı bu davranışlarının. Yahya, evimdeki misafirim, yetişkin bir akrep. Kendisiyle iletişim, stres ve özel hayat üzerine bazı çalışmalar yapıyorum.
Konu neden bir akrep beslediğim ya da bu çalışmaları yaptığım değil, akrebin az önce bahsettiğim gıcık özelliği olacak. Çünkü sadece akreplerde değil bu, bir çok depresif kişi, kurum, girişim ve projede de görüyorum.
Düşünün bir sıkıntı ile karşılaşıyorsunuz; çözmeye çalışıyorsunuz, olmuyor. Tekrar deniyorsunuz, olmuyor, tekrar deniyorsunuz Allah'ın hakkı üçtür diye ve yine olmuyor...
N'apıyorsunuz? En sık karşılaştığım cevap, projeyi rafa kaldırmak, durumu rafa kaldırmak, boyun eğmek kısaca...
Eğer rafa kaldırıp da yolunuza devam edemeyeceğiniz kadar kilit bir konumu varsa ne yapıyorsunuz?
Ağırlıkla kendinizi de rafa kaldırıyor, yaşamdan çekilebiliyorsunuz!
Neden peki?
Mistik yaratıklar, garip hayvanlar akrepler bile çözüm bulamazsa öldürüyor kendilerini...
Bence bu, akrebe dem vurarak kendini morfinlemek...
En sık kullandığım cümlelerden; "Dağına göre kar yağarmış"
Yani öyle bir sıkıntımız varsa, elbet çözümü de vardır, sadece yeterince saçmalamamışızdır henüz!!!
Gerçekleştirilemeyen bir fikirse, akla gelen herşey yapılabilir. Yapamıyorsanız, yeterince saçmalamamışsınızdır!
Piyasa koşulları, çevre baskısı, imkan yetersizliği... bahanelere rağmen yaratıcı bir perspektiften bakmamış, mantığın kalıpları arasında kalmışsınız demektir.
Oysa akrepler de burada saçmalasa, belki ateşten toprağı kazarak kurtulacaklar, belki sıçramayı başaracaklar... ama hemen burada da mantık ne diyor? Ateş toprağı kavurur, sıçrarken yanarlar yine ölürler... 3. bir yol gerçekten yok mu?
Çözümler mantıklarımızı yıktığımız, saçmaladığımız alanlarda saklı, görmek lazım ve denemek! (Saçmalamak üzerine yazılarım için buraya tıklayabilirsiniz)
Basit bir örnek vereyim mi? Kazandığım son referanslardan birinde görüştüğüm firma ve projelerinin paydaşları sıkışıp kalmıştı bir noktada ve akla yatkın her yolu da denemişlerdi, olmuyordu. Rafa kaldırmaya kararlılardı!
Farklı bir perspektiften baktık ve 3 ayrı çözüm yolları olduğunu fark ettiler. Ateşle çevrili olup da öldürmediler kendilerini, 3 milyon kişinin işini ve hayatını etkileyecek projelerini rafa kaldırmadılar, CAN'ını ortaya çıkardılar.
Ya siz?
Gerçekten her yanınız ateşle mi çevrili? Evet ise yeni soru: ateşe rağmen yol yaratamaz mısınız?
10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü'ne denk geldi :)
Etiketler:
çözüm,
çözüm yaratmak,
depresyon,
dünya ruh sağlığı günü,
farklı perspektif,
morfin,
ruh sağlığı,
saçmalamak,
saçmalık,
sıradışı çözümler,
yaratıcılık,
yaşam koçluğu,
yenilik
4 Mayıs 2012 Cuma
İtiraf Ediyorum, Koçluk Bir Saçmalıktır
Evet, koçluk bir saçmalıktır. Para tuzağı değildir, ama sihir de değildir, gaz değildir, sadece saçmalıktır.
Mutlu günler,
Mustafa Emin Palaz
Belki bu işin uzmanı olduğumu söylemiş olabilirim.
Mesleğe ilk girdiğimde Türkiye'nin ve hatta dünyanın en genç profesyoneli olmuş olabilirim.
Koçluk teknolojisiyle birçok aşılmaz sanılan engeli aşmış ve hatta danışanlarımla da yollar kat etmiş olabilirim.
Üstelik koçluk ifadesini bir çok kişi yanlış ele alıyor, birbirlerine ahkam kesiyorken, bu işi layığıyla yapan koçlar olarak başkalarına ilham da dağıtmış olabiliriz.
Ama koçluk, bir saçmalıktır.
Bilişsel psikolojide güven alanı diye bir şey vardır, kendinizi iyi hissettiğiniz bölgelerdir.
Aslında iyi hissetmeseniz bile, ne olduğunu, nelerin olabileceğini bildiğiniz, emin olduğunuz, pek sürprizlerle karşılaşılmayan bölgedir.
Risk yoksa kazanç da yoktur felsefesini gösteren bir yerdir. Riski yoktur, kazancı da yoktur haliyle, geliştirmez insanı.
Herşey normaldir orada.
"Normal."
Ne kadar severiz bu kelimeyi, değil mi? Anlamı norma uygun demek. Norm ne demek? Kalıp.
Yani size desem ki, "kalıplara göre yaşıyorsunuz" diye, direnç gösterirsiniz, ama "normal formlarda yaşıyorsunuz" desem, NORMAL algılayacaksınız beni.
Peki kalıplar nasıl aşılır?
Düz mantık gidersek, kalıpları aşabilecek bakış açıları geliştirerek aşabiliriz.
Kalıpların ötesinde nasıl bakabiliriz pekala?
Yabancı terminolojide kutu dışı düşünme diye bilinen, içimizdeki kutulardan kafamızı sıyırarak baktığımızda.
Ya da direnç gösterdiğimiz üzere, sıradışı düşünerek.
Sıradışı düşünme becerileri geliştirebilmenin ise 3 yolu var benim bildiğim; yalan (tasvip etmiyorum), ilişkilendirme becerisi (zihin haritalama ve geliştirdiğim eğitimlerimde detaylı şekilde bu beceriyi ele alıyorum) ve saçmalamak.
Başarılı koçluk çalışmalarında da, en azından benim stilimde, yaptığımız şey saçmalamak.
Mesela danışan kişi kariyerinden memnun değil. Her şeyin yolunda olduğunu düşünüyor; ücret, yan gelirler, statü, kurumsal itibar vs... Ama memnun değil. Saçmaladık ve esas memnuniyetsizliğinin, kocasının yaptığı işe saygı duymaması olduğu çıktı. Bunu normal düşünme sistemleriyle ne kadar etkili elde edebilirdik ki...
Bir dostumun canı sıkkındı. Sebebini sordum, sağlık problemleriymiş. Hayırdır dedim, eski bir hastalığı nüksetmiş. Ona hastalıkların altındaki psikolojik bağları bulup çözelim dediğimde saçma bulmuştu :) Ama izah ettim, biraz motive ettim ve yine saçma sapan sorular sordum. Güle güle, dalga geçerek cevapladı ve meğer bir arkadaşı çok canını sıkmış, bu da farklı bir şekilde bedenine yansımış. Hastalığı kaynaklı can sıkıntısı gitti, neşeli bir çözüm süreci başladı. (Bir ara anlatacağım hastalıkların psikolojik tetikleyiciliğini, şimdi dikkat dağılmasın)
Dünkü düşünme kalıpları, sizi yarına hazırlayabilir, ama götürmez.
Farklı bakmalısınız konulara, olaylara, olgulara.
Koçluk bu sebeple bir saçmalıktır. Saçmalatır sizi, "hadi canım" diyeceğiniz bakış açıları geliştirmenizi sağlar. Hemen akabinde de başarılı koçluk çalışmaları, bu saçmalamaların altındaki mantığı izah eder.
Bu konuda merakı olan herkesle deneylerimi, bulgularımı, deneyimlerimi paylaşmaktan keyif duyarım. Eğer farkında olmadan koçluğu kalıplar halinde ele alan bir yaşam koçuysanız sevgili okurum, size de kapım sonuna kadar açık :) Neticede mesleğimizin başarı çıtasını yükseltmek de bize düşen görevlerden.
Saçması seçmesi bol anlar diliyorum,
Mutlu günler,
Mustafa Emin Palaz
25 Ekim 2011 Salı
Tiksinmenin Hafifliği :)))
Duygularımın çoğunu kontrol edebiliyorum.
Özellikle de etkilere tepkime konusunda çok güçlü olmaya başladım.
Ancak geçen gün bir tartışma yaşadım ve kötü duygular patladı bende.
Öfke, terk ve tiksinme, en yoğun olanlardı, hem de anneme karşı!
Ona ağzımı açmadım. ama içimde de fırtınalar koptu.
Öfke kusmamak için hemen dikkatimi kendime çektim ve kendimi sorguladım. Hemen fark ettim ki onu değiştirmeye çalışıyorum ve o da tepkiler veriyor. Haklıydım belki beklentilerimde, ama o da haklı.
Onu değiştirme düşüncesinden sıyrılmalıyım. Peki ama o şekilde de kabul edemem onu. O halde ne yapacağım?
Yollarımızı ayırmalıyız!
Bu, iki günlük bir sevgililik değil ki ayrılmak isteyince ipler kopsun; anne-oğul ilişkisi. Nasıl olacak peki?
Elbet sağlam bir yol bulacağım ve ilk denediğim şey soyutlama oldu. Sakin davranmaya, umursamamaya başladım. Ama içimde öfke artıyor ve bilince sahip bir pasif agresyon büyüyor.
Bu sefer sevindirici bir şey oldu benim için. Çok önemli görülmeyen konular ve özellikle de küçük yanlış anlaşılmalardan ötür yıllarca küs kalan, nefret kusan insanları gözlemiş olacaktım kendimde.
Acı!
O nasıl bir acı ki mide krampları bile hafif kalıyor.
Üstelik annem, çözüm için yaklaştıkça daha da büyüyor bu acım, çünkü ben reddediyorum.
Hayır!
Acım öyle artıyor ki, bir görünmeyen el mideme girmiş ve tüm dokunabildiği şeyi büzüştürüyor, burkuyor...
Gözyaşımı, gözlerimi kasıyorum ki ağlamayayım.
Gözlerine bakarak "kötü" konuştum, "kırıcı" konuştum, umursamadığımı söyledim.
Evet, çok umursamıyordum. Ama onu değil, varlığını, değerlerini değil, duygularızı, egolarımızı beklentilerimizi umursamıyordum.
Ama yine de nasıl bir edayla konuştuğumu tahmin edersiniz.
Sonra?
Rolümü giymiştim. Artık ona karşı canlı ve aktif agresiftim. Birazdan şiddet uygulayacak değildim, ama ses tonumdaki ezicilik, bozuculuk beni bile korkutmuştu.
Neyse, oturduğumuz masadan kaçtım ve onu gözledim.
Ortama bir ağırlık çöktü. Evde ses yok, burukluk var, ölüm vardı ufak ufak.
Umursamamaya çalıştım. Ama midem nasıl acıyor!
Sonra sessizliği bir telefon konuşması bozdu. Bir randevusu vardı annemin ve "kendimi iyi hissetmiyorum" diyerek erteledi.
İçim buruldu. Ama "Dur Mustafa! Sus!"
Gömleğimi ütülemeye çalıştı, "ben yaparım" dediğimde "Rahatsız ettiysem özür dilerim" dedi.
İçimde resmen çöküntü hissettim.
Hani bilgisayar oyunları vardır ya, bir rotada yürütürsün kahramanı, attığın adımlarda, topladığın yıldızlar arttıkça puan alırsın ve çilink gibi bir ses çıkar.
Ben de her saniyede ayrı bir çilink efekti ile acı artıyordu.
Kısacık sürede kamyon çarpmışa döndüm. Ucunda gözlem olmasa, çekilecek çile değil. İnsanlar nasıl dayanıyorlar aylarca, yıllarca bu duygulara? Gurur bu kadar ağır birşey mi? Ego? Beklentiler?
"Sen X konusu, ben de Y üzerine çalışmalıyız" dedim anneme. Farkında olmadan onu değiştirmek istediğim konu ve onun buna bilinçsiz direnci üzerine, üçüncü bir yol, farklı bir açıdan çözüm ödeviydi, ikimize birden.
Durumu sorguladım.
Kendimi iyi hissediyor muyum?
Hayır!
Yaptıklarım, annemi iyi hissettiriyor mu?
Hayır!
3. bir kişi kendisini iyi hissediyor mu?
Hayır!
Bana bir kazancı var mı?
Hayır!
Anneme bir kazancı var mı bu tutumun?
Hayır!
Daha fazla uzatmadım. İstersem cevap bulabilirdim, ama egoya yönelik, olumsuz yatırımlar çıkardı ortaya.
Sarıldım ve "seni seviyorum" dedim. Rahatladım. Kısmen öfke, kısmen rol, kısmen gözlem, kısmen merak dolu bir zaman geçirdim.
Ama halâ anlayamadım, bunu arkadaşlarım, tanıdıklarım, akrabalarım, gözlediğim başka insanlar, haftalarca, aylarca, yıllarca nasıl yapabiliyorlar?
Sonra?
Şimdi merak da etmiyorum. Çünkü acıya değil, uzun soluklu mutluluklara yöneldi merakım.
Zaten akşamında bir arkadaşla tanıştım ki 5 yıllık, sevimli, mutlu bir evlilik yürütüyor. Onların dinamikleri, bana daha verimli geldi.
İlişkilerde tutumumuz, avucumuzdaki kelebek, ektiğimiz tohum gibidir. Acının mı diri kalacağı, filizlenip büyüyeceği, yoksa mutluluğun mu yayılacağı, başkalarına da ışık olacağı, bizim seçimlerimize bağlı.
Seni halâ konuştuğumuz konuda tam olarak kabul edemiyorum, ama senden beklediğim saygıyı sana gösteriyorum ve seni seviyorum anne :)
Özellikle de etkilere tepkime konusunda çok güçlü olmaya başladım.
Ancak geçen gün bir tartışma yaşadım ve kötü duygular patladı bende.
Öfke, terk ve tiksinme, en yoğun olanlardı, hem de anneme karşı!
Ona ağzımı açmadım. ama içimde de fırtınalar koptu.
Öfke kusmamak için hemen dikkatimi kendime çektim ve kendimi sorguladım. Hemen fark ettim ki onu değiştirmeye çalışıyorum ve o da tepkiler veriyor. Haklıydım belki beklentilerimde, ama o da haklı.
Onu değiştirme düşüncesinden sıyrılmalıyım. Peki ama o şekilde de kabul edemem onu. O halde ne yapacağım?
Yollarımızı ayırmalıyız!
Bu, iki günlük bir sevgililik değil ki ayrılmak isteyince ipler kopsun; anne-oğul ilişkisi. Nasıl olacak peki?
Elbet sağlam bir yol bulacağım ve ilk denediğim şey soyutlama oldu. Sakin davranmaya, umursamamaya başladım. Ama içimde öfke artıyor ve bilince sahip bir pasif agresyon büyüyor.
Bu sefer sevindirici bir şey oldu benim için. Çok önemli görülmeyen konular ve özellikle de küçük yanlış anlaşılmalardan ötür yıllarca küs kalan, nefret kusan insanları gözlemiş olacaktım kendimde.
Acı!
O nasıl bir acı ki mide krampları bile hafif kalıyor.
Üstelik annem, çözüm için yaklaştıkça daha da büyüyor bu acım, çünkü ben reddediyorum.
Hayır!
Acım öyle artıyor ki, bir görünmeyen el mideme girmiş ve tüm dokunabildiği şeyi büzüştürüyor, burkuyor...
Gözyaşımı, gözlerimi kasıyorum ki ağlamayayım.
Gözlerine bakarak "kötü" konuştum, "kırıcı" konuştum, umursamadığımı söyledim.
Evet, çok umursamıyordum. Ama onu değil, varlığını, değerlerini değil, duygularızı, egolarımızı beklentilerimizi umursamıyordum.
Ama yine de nasıl bir edayla konuştuğumu tahmin edersiniz.
Sonra?
Rolümü giymiştim. Artık ona karşı canlı ve aktif agresiftim. Birazdan şiddet uygulayacak değildim, ama ses tonumdaki ezicilik, bozuculuk beni bile korkutmuştu.
Neyse, oturduğumuz masadan kaçtım ve onu gözledim.
Ortama bir ağırlık çöktü. Evde ses yok, burukluk var, ölüm vardı ufak ufak.
Umursamamaya çalıştım. Ama midem nasıl acıyor!
Sonra sessizliği bir telefon konuşması bozdu. Bir randevusu vardı annemin ve "kendimi iyi hissetmiyorum" diyerek erteledi.
İçim buruldu. Ama "Dur Mustafa! Sus!"
Gömleğimi ütülemeye çalıştı, "ben yaparım" dediğimde "Rahatsız ettiysem özür dilerim" dedi.
İçimde resmen çöküntü hissettim.
Hani bilgisayar oyunları vardır ya, bir rotada yürütürsün kahramanı, attığın adımlarda, topladığın yıldızlar arttıkça puan alırsın ve çilink gibi bir ses çıkar.
Ben de her saniyede ayrı bir çilink efekti ile acı artıyordu.
Kısacık sürede kamyon çarpmışa döndüm. Ucunda gözlem olmasa, çekilecek çile değil. İnsanlar nasıl dayanıyorlar aylarca, yıllarca bu duygulara? Gurur bu kadar ağır birşey mi? Ego? Beklentiler?
"Sen X konusu, ben de Y üzerine çalışmalıyız" dedim anneme. Farkında olmadan onu değiştirmek istediğim konu ve onun buna bilinçsiz direnci üzerine, üçüncü bir yol, farklı bir açıdan çözüm ödeviydi, ikimize birden.
Durumu sorguladım.
Kendimi iyi hissediyor muyum?
Hayır!
Yaptıklarım, annemi iyi hissettiriyor mu?
Hayır!
3. bir kişi kendisini iyi hissediyor mu?
Hayır!
Bana bir kazancı var mı?
Hayır!
Anneme bir kazancı var mı bu tutumun?
Hayır!
Daha fazla uzatmadım. İstersem cevap bulabilirdim, ama egoya yönelik, olumsuz yatırımlar çıkardı ortaya.
Sarıldım ve "seni seviyorum" dedim. Rahatladım. Kısmen öfke, kısmen rol, kısmen gözlem, kısmen merak dolu bir zaman geçirdim.
Ama halâ anlayamadım, bunu arkadaşlarım, tanıdıklarım, akrabalarım, gözlediğim başka insanlar, haftalarca, aylarca, yıllarca nasıl yapabiliyorlar?
Sonra?
Şimdi merak da etmiyorum. Çünkü acıya değil, uzun soluklu mutluluklara yöneldi merakım.
Zaten akşamında bir arkadaşla tanıştım ki 5 yıllık, sevimli, mutlu bir evlilik yürütüyor. Onların dinamikleri, bana daha verimli geldi.
İlişkilerde tutumumuz, avucumuzdaki kelebek, ektiğimiz tohum gibidir. Acının mı diri kalacağı, filizlenip büyüyeceği, yoksa mutluluğun mu yayılacağı, başkalarına da ışık olacağı, bizim seçimlerimize bağlı.
Seni halâ konuştuğumuz konuda tam olarak kabul edemiyorum, ama senden beklediğim saygıyı sana gösteriyorum ve seni seviyorum anne :)
Etiketler:
çözüm,
farkındalık,
pasif agresyon,
soyutlama
7 Haziran 2011 Salı
Komik denecek kadar basit çözümler
"Bana çözümle gel"
3 yıl önceydi sanırım, çalıştığım şirkette bir hata yapmıştım ve birileri bundan faydalanarak şirketi çok zor bir duruma sokmuştu. Patronum da bana bu cümleyi kullanmıştı. Çünkü yapılabilecek ne varsa denemiştik kurtulmak için ve olmamıştı. Elimiz kolumuz bağlı.
Bir şekilde iç körlükten kurtulmalı ve yepyeni bir şekilde hem adımı hem şirketi temize çıkarmalıydım.
Amerikan kültüründe buna "kutu dışında düşünebilme" diyorlar, sorunları farklı ele almak, farklı çözüm yolları türetebilmek vs...
Ancak klasik metotlar izlenerek kutu dışında düşünemiyoruz.
Bu son olarak, Zihin Haritalama Eğitimi'mi inove ettiğimde başıma geldi.
Zaman kurgusunu kurmuştum, zamana karşı projeler için de uygulanabilmesi için. Ancak zordu, karmaşıktı. Daha basit yapmalıyım, daha basit yapmalıyım...
"Şu olmaz, bu olmaz, bu zor, bu daha önce kullanıldı olmadı,..." resmen bir kutuya girmiştim.
Ancak birden aklıma şu geldi: Zihin haritası yap Mustafa! Sonuçta bu eğitim de bu amaçla değil mi?
Kısa bir zihin haritası ile komik denecek kadar basit bir yol buldum.
Eğitimimin duyurusunu kısmen de olsa paylaştım bazı gruplarda ve birkaç kişiyle.
Dün itibariyle de bitirdik ve bazı gözlemlerimi paylaşmak istedim.
2 gün süren eğitimimizde beyin ve bilgiyi istemli şekilde inceleme becerisinden, zihin haritasının sadece bir kaç pratik ile bile ne denli güçlendirici olabileğini gördük, çünkü aradaki bir haftada bilgiyi özümsemelerini sağladık.
İş ve kişisel gelişim çalışmalarında sıklıkla anılan SWOT'tan daha etkin şekilde yararlanmak ve bunu geliştirip kurguladım SWEET üzerine çalışma yaptık.
Özellikle bu benim için çok önemliydi, çünkü yaygın kabul görmüş bir bilgiyi, işleyerek daha da ileri bir pozisyona getiriyor ve başka kimsenin ele almadığı bir modüle sokuyorum. Açıkçası korku vardı içimde biraz, sadece SWOT'ta mı kalsam diyordum, ama içimdeki ses bunu paylaşmak istedi ve nitekim eğitimin en zevkli kısımlarından biri burası oldu.
Bitirdiğimde aldığım övgüleri paylaşmayacağım, ancak yüzlerindeki gülümseme, tebrik ve teşekkür, bana doğru yerde olduğumun işaretiydi.
Mustafa yerinde rahat duramadı ama. Daha faydalı olmak için eğitimin içeriğini koruyarak daha da gelişmiş bir model haline getirdi.
Eğitimle ilgili buradan bilgi alabilir, aklınıza takılanı sorabilirsiniz.
Sonraki eğitim tarihlerini kurgulamaya çalışıyorum. Sanırım 19 Haziranda Zihin Haritalama ve 26 Haziran'da da kendinize koçluk yapabilecek şekilde kullanabileceğiniz ileri modülünü işleyebileceğiz.
Yazının bir kopyasına ve diğer yazılarıma www.mustafa.mustep.com üzerinden ulaşabilirsiniz.
3 yıl önceydi sanırım, çalıştığım şirkette bir hata yapmıştım ve birileri bundan faydalanarak şirketi çok zor bir duruma sokmuştu. Patronum da bana bu cümleyi kullanmıştı. Çünkü yapılabilecek ne varsa denemiştik kurtulmak için ve olmamıştı. Elimiz kolumuz bağlı.
Bir şekilde iç körlükten kurtulmalı ve yepyeni bir şekilde hem adımı hem şirketi temize çıkarmalıydım.
Amerikan kültüründe buna "kutu dışında düşünebilme" diyorlar, sorunları farklı ele almak, farklı çözüm yolları türetebilmek vs...
Ancak klasik metotlar izlenerek kutu dışında düşünemiyoruz.
Bu son olarak, Zihin Haritalama Eğitimi'mi inove ettiğimde başıma geldi.
Zaman kurgusunu kurmuştum, zamana karşı projeler için de uygulanabilmesi için. Ancak zordu, karmaşıktı. Daha basit yapmalıyım, daha basit yapmalıyım...
"Şu olmaz, bu olmaz, bu zor, bu daha önce kullanıldı olmadı,..." resmen bir kutuya girmiştim.
Ancak birden aklıma şu geldi: Zihin haritası yap Mustafa! Sonuçta bu eğitim de bu amaçla değil mi?
Kısa bir zihin haritası ile komik denecek kadar basit bir yol buldum.
Eğitimimin duyurusunu kısmen de olsa paylaştım bazı gruplarda ve birkaç kişiyle.
Dün itibariyle de bitirdik ve bazı gözlemlerimi paylaşmak istedim.
2 gün süren eğitimimizde beyin ve bilgiyi istemli şekilde inceleme becerisinden, zihin haritasının sadece bir kaç pratik ile bile ne denli güçlendirici olabileğini gördük, çünkü aradaki bir haftada bilgiyi özümsemelerini sağladık.
İş ve kişisel gelişim çalışmalarında sıklıkla anılan SWOT'tan daha etkin şekilde yararlanmak ve bunu geliştirip kurguladım SWEET üzerine çalışma yaptık.
Özellikle bu benim için çok önemliydi, çünkü yaygın kabul görmüş bir bilgiyi, işleyerek daha da ileri bir pozisyona getiriyor ve başka kimsenin ele almadığı bir modüle sokuyorum. Açıkçası korku vardı içimde biraz, sadece SWOT'ta mı kalsam diyordum, ama içimdeki ses bunu paylaşmak istedi ve nitekim eğitimin en zevkli kısımlarından biri burası oldu.
Bitirdiğimde aldığım övgüleri paylaşmayacağım, ancak yüzlerindeki gülümseme, tebrik ve teşekkür, bana doğru yerde olduğumun işaretiydi.
Mustafa yerinde rahat duramadı ama. Daha faydalı olmak için eğitimin içeriğini koruyarak daha da gelişmiş bir model haline getirdi.
Eğitimle ilgili buradan bilgi alabilir, aklınıza takılanı sorabilirsiniz.
Sonraki eğitim tarihlerini kurgulamaya çalışıyorum. Sanırım 19 Haziranda Zihin Haritalama ve 26 Haziran'da da kendinize koçluk yapabilecek şekilde kullanabileceğiniz ileri modülünü işleyebileceğiz.
Yazının bir kopyasına ve diğer yazılarıma www.mustafa.mustep.com üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





