kriz yönetimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kriz yönetimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mart 2015 Pazartesi

Oyun Değiştiren Kimdir Duydunuz Mu?

“Sana verebileceğim tek öğüt hayaline sıkı sıkıya sarıl. Zor, ama kendine has bir yol arzuluyorsun. Hayalin senin tek hedefin ve tek destekçin olacak” demişti bir akıl hocam seneler evvel, ona kafamdan geçenleri anlatmış ve yorumlarını istemiştim.
Yaşam koçluğuna başlamıştım, sıkıntı hallerine çözümler buluyorduk.
Hem kariyeri hem ilişkisi berbat durumda kişilerle yol aldık, mobbing konusunda çok güçlü yollar kat ettik. Sonra diyetsiz kilo verdiren süreçlere girdik.
İç hastalıklar ve beyin deformasyonları üzerine doktor kontrollü iyileşmeler ve reformasyon başarılarımızı zaten yakınlarım biliyor.
Ama hayalim dünyaya etki etmekken, müşterilerimden öteye geçemiyordu etki alanım.
koçluk
Ne yapsam diye düşündüğüm vakitler, önce bir dostumun KOBİ olarak dünya devi bir firmayla girdiği savaştaki başarımız, sonra da ülkedeki devlerden birinin kendi sektöründe girdiği çıkmazı çözüşümüz beni bu kulvarlarda da yardımcı olabileceğime ikna etti; Abdi İbrahim, Vodafone, Arçelik…
2013’tü iki parçalı bir hayal kurmuştum ve “şirketlerde kriz çözmek istiyorum” dediğimde hiçbir fikrim yoktu. Ama buna bakmalıyım, çünkü krizlerde boğulan birçok şirket gördüm, oysa fırsatlar bile yaratılabilirdi.
Neyse efendim, 2013 yarısı ve 2014’te kriz çözücü ünvanı altında müşterilerimle güzel hatta çok güzel şeyler yaptık.
Hayalimin diğer parçası ise en geç 2015 ortası itibariyle fırsatlara meyletmekti. Ama hayal bu, zihinde dolaşırken unutulabiliyor. Oysa bir hayali gerçekleştirebilmenin ilk kuralı; onu hatırda tut. 2014 Aralık’ta da hayalimin bu diğer parçasını hatırladım. Master eğitmenimle koçluk yaptık ve sonrasında 1 gün sonrasında telefonum çaldı ve akan sohbetle davet geldi; eski müşterim Fırsatlar Yöneticisi olarak onlarla daha da derin bir çalışmaya girmemi talep ediyordu.
Holding-Statement-Crisis-Management-e1349274572376
Bir sonraki gün başka bir firma da benzer minvalde bir talepte bulundu. Derken neredeyse her çalan telefonda fırsat talebiyle randevu talep ediliyordu.
Bugüne gelelim mi?
Stratejimi revize ettim ve daha büyük oynamaya kararlıyım, çünkü hayalim çok büyük. Artık kriz çözmek bile değil, oyunun kurallarını değiştirmeye niyetliyim. O sebeple kartvizitimi alanlar ‘game changer’ (oyun değiştiren) ile karşılaşıyor.
  • Game Changer olarak ne yaptığımı kısaca belirteyim ki soran olursa bu blogu referans gösteririm. ‘Düzen’ ve süregelen sıkıntılarından bunalan kurumlar,
  • Büyümekten öte sıçramak isteyenler,
  • Sektörde tutunmak değil kendi kuralını koyabilen olmak isteyenler,
  • “Şu sorunu bir aşabilsem hele” diyenler gibi şirketinde veya projesinde mucizeye ihtiyaç duyanlar benim müşterim oluyor.
Dolayısıyla genelde koçların, danışmanların ve hatta ortakların bile çözmek bir yana bakmaya kaçındığı konular, ele almaya çekindiği beklentiler benim çalışma alanım.
Bu sebeple krizleri çözerken en çok kullandığım teknik, koçluk üzerine kendi geliştirdiğim AKUT’tu (Acil Karar Uygulama Tekniği). Şimdi ise yine kendi geliştirdiğim MIRAS (Miracle Strategy-Mucize Stratejisi) ile birleştirerek kullanıyorum.
Klasik bir koç veya danışmanla farkımı umarım ifade edebilmişimdir. Neden web sitemdeki süreç çatlak yumurtayla başlıyor, altın yumurtayla bitiyor, şimdi fark ettirebildim mi?
Sözleşmeler Hukuku, yeni nesil pazarlama, fütürist iş modelleri ve daha birçok inovatif değişimlerim sürecek tabi ki.
Game Changer olarak çalıştığım müşterilerimin dışında bir gelişme daha var; fitili ateşleyen şeylerden biri olduğu için paylaşmak istiyorum.
Eski müşterilerimden, yakın dostum, ödüllerle kalabalık firma TABİT (Tarımsal Bilişim ve İletişim Teknolojileri) Firması’nın Fırsatlar Yöneticisiyim.
Reddettiğim sayısız iş teklifine rağmen neden bunu kabul ettim? Çünkü hayalime hizmet ediyor. Yayılabilen bir yapı kurmak istiyorum, oysa şu an tek başımayım. Bu firma ise tarımsal sorunlara bilişim çözümleri getiriyor, dolayısıyla halkın %37’sine hitap edebilen çözümler yaratıyoruz. Buradan kendime ilham çıkaracağımdan eminim. Ayrıca sosyal gaye, en önemli parametrem, bu firmada bir proje geliştirilirken sorulan ilk şey kârlılık oranı değil, çiftçiye faydalı olup olmayacağı. Zaten bu yaklaşımları sayesinde birçok krizi aşabilmiştik, ulusal ve uluslararası birçok ödül aldılar ve en son NOBEL Barış Ödülü’ne aday gösterilmişilerdi… Artık bu güzel insanlarla dirsek temasında daha da güzel değerler üretiyoruz. 
Bu arada kitap durumumu soranlar oluyor. Takip edenlerin bildiği üzere Sun Tzu’nun 2500 yıl önce yazdığı, dünya genelinde stratejistlerinlerin başucu kitabı sayılan Savaş Sanatı’nı yeni bir vizyon ile ele aldım. Klasik savaş-barış ikileminde değil, sulh mantığında pratik hayattan örneklerle yazdım. Düşmanını yendiğin ya da caydırabildiğin ölçüde sağladığın barış geçicidir. Uygun strateji ile sulh yaratabilirsin ve barıştan çok daha ötesidir. İçerik bitti, yayına da hazır ama dursun şimdilik; çünkü çok daha başka bir kitaba başladım. Zaman buldukça yazabiliyorum, o yüzden yavaş ilerliyorum. Bunu yayınladıktan revizyonumu yayınlamayı planlıyorum.
Ödül Hukuku konseptindeki hukuk felsefesi üzerine kitap çalışmam ise yarım kalacak bir süre daha.
Bu gelişmelerden anlıyoruz ki mesaim iyice doldu. Bu sebeple innomind olarak çalışmalarımı sabah 05:00-07:00 arasında ve haftasonları yürütüyorum genelde. Yeni talepleri de bizzat benden mentorluk alan koçlara ya da güvendiğim dostlarıma yönlendiriyorum.
Yoğun ilginiz için çok teşekkür ederim.
Bir hayalim var ve onu yaratacağım.
Hayalim içinse rüya görmem gerekmiyor, o sebeple daydreamer oluyoruz (gündüzdüşleyen).
Ölürsem de bu yolda öleceğim.
Ancak o hayal için yaşamam gerekiyor.
Peki sen?
Uğruna öleceğin, hatta uğruna yaşaman gereken hayal ne?
hayal

5 Ocak 2015 Pazartesi

Hayalin Kadar Gerçeksin

“Düş var olan tek gerçektir“ (Tanrılar Okulu, D’anna)
Peki düşlüyor musun?
Son günlerde en sık aldığım soru, sohbetlerin en sık uğradığı konu düşler, hayallerle ilgili. Keza yeni yıl da geldiği için buna değinmek istedim.
Konu hayaller olunca fark ettiğim 3 tip insan var.
unicorn
C insanı hayal kurmaz, gerçekçidir. Kazara hayallere dalmışsa, ahmaklığı kesmek için kendini acilen durdurur. O sebeple sohbetlerimizde beni de uyarırlar; “Gerçekleri göz ardı etmeyelim Mustafa!“ Gerçekler nedir pekala? Algıladığımız şeylerin ortalama düzlemidir bana göre. Algı sınırlarım faturalarla ölçülüyorsa faturalarıma göre yaşarım mesela; faturalarım kadar kazancım, çünkü faturalarım kadar üretimim vardır. Düşler daha liseye başlamadan bitmiştir, küsülmüştür hayata, içeride ahlar vardır, sessiz çığlıklar… Geleceğini KPSS’ye veya benzeri durumlara adayanları genelde bu sınıfta görüyorum.
B insanı hayal kurar. Ama bol bol hayal kurar ve sadece hayal kurar, o kadar. Hayalperest tabirinin sebebidir. “Şöyle olacaktı ki ah bunu yapacaktım“ gibi dış şartlara bağımlılık boldur ve bu dış şartların olmamasından ötürü hayallerini yaşayamaz. Hayatı birçok konuda bölünmüştür; C sınıfı gibi tek düze değil ama aşırı parçalıdır genelde; iş ve özel hayat, hayaller ve gerçekler, yapılabilir ve umulabilir şeyler… Bölünmüşlük yayılır gider. Hayal kurarlar, ama göz ardı edilemeyecek gerçekleri vardır. Bazı B insanlarındaysa hayaller vardır ve ona yönelik planlar kurarlar. Mesela hayali kendi işini kurmaktır, bunun için bankaya girip 2 sene çalışıp sermaye biriktirmeyi planlar. Bu ve benzerlerini defalarca duydum ve yapan bir kişiyle tanışmadım. B insanları gerçeklik durumuyla ilgili azıcık sıkıştırıldığındaa “N’apayım, ben böyleyim“ der şirin bir omuz hareketiyle. Sıkıştırılmamak, anlayış isterler.
Sert gelebilir belki, ama bence korkaktır B insanı! Hayal kuracak kadar cesur, ama o hayale yönelik adım atamayacak kadar korkak! Mutluluğu bir şeylere bağlıdır! Piyangodan birşeyler çıkarsa, falancayla voleyi vurursa… Şartlara bağlı mutluluk!
A sınıfı insan ise gündüz-düşleyenlerdir (daydreamer)! Tek gerçekleri vardır; hayaller! İnsanların gerçeklerini umursamazlar, çünkü herkesin hayali kendine!
Tarihteki imkansızları yapanlar bu sınıftandır. Akademisyenler, girişimciler, ev hanımları, doktorlar, herhangi bir kişi bu sınıftan olabilir, çünkü gerçekleri meslekleriyle sınırlı değildir. Memurlar bile A insanı olabilir, memur zihniyette olmadığı sürece!
Sorumluluk duyguları da yüksektir A sınıfı insanların; bir yere, bir topluluğa, bir hayale, bir ideaya ait hissederler ve o aidiyet vesilesiyle çalışırlar, üretirler, fark yaratırlar!
C’den zaten farklı, düşleyebiliyor A sınıfı; B’den farkı ise hayalini icra edebilmesidir. Hayal, akıldan geçen şeylerden ötesidir, hayal kurmaktan ötesi gereklidir onun için! B insanı hayallere sahip ama gerçeklerle sıkışmışken A insanı düşler ve gerçeğini, gerçekliğini o hayale taşır. “Gerçekleri göz ardı etmeyelim“ cümlesi şekil değiştirir; “düşleri göz ardı etmeyelim Mustafa!”
İngilizce bir deyiş var; to walk the talk. Söylediği üzere yürümek diye tercüme edilebilir. A tipi insanlar için söylenen bu söz, düşlediğini icra edenler diye kullanılabilir (to walk the dream).
dreams-01
Sen neredesin peki, düşünüp, değerlendirip benimle paylaşır mısın?
Peki ben kendimi nerede görüyorum, hangi sınıfa giriyorum? Dürüst olmak gerekirse A diyemem, takipçilerim hayallerimi yaşadığımı düşünse de dürüst olmalıyım; gerçek kalıplarım hala var, kırmaya devam ediyorum! O sebeple A- veya B+ derdim kendime.
Bana sahiciliğimi sordular geçen gün, düşlerimin gerçekliği kadar sahici buldum kendimi.
Belki de düşler bu kadar önemli olduğu için tanımak istediğim kişiye hayalini soruyorum, çünkü hayalin kadar varsın, hayalin kadar gerçeksin!
Yakınlarım bilir, çocukluğumda miskindim. İleride konuşarak para kazanmak istiyorum diyordum mesela. Konuşarak yapılan bir mesleğin, düşünme becerileri üzerine bir mesleğin bu kadar yorucu olduğunu bilmiyordum. Ama farkında olmadan bugün yaşadığım çocukluk hayalim, düşündüğümden çok daha büyük haz veriyor!
2009 yılındayken krizlere yönelik bir işim olmasını hayal etmiştim. 2007-2008 krizlerindeki deneyimli ama beceriksiz yönetici danışmanlarını görünce genç yaşımdayken bu konuda çalışmak istiyorum demiştim.
2012-2013 çalışmalarım özellikle 2014’te krizler üzerinde isim yapmamı sağladı. Güçlü bir hayali yaşadığım için 2014 yılında çalıştığım müşterilerime ve krizlerine sonsuz teşekkür ediyorum. Sadece sorunlar değil, sadece krizler değil, çözülmesi imkansız görülen krizler, karar alınamayacak krizler, karmaşık krizler, danışmanların, koçların, şirket ortaklarının kaçındığı krizler benim oyun alanım olmuştu.
Aynı şekilde 2013’te bir hayal kurmuştum; 2014’te krizlerde isim yapmak istiyorum ama en geç 2015 yarısında fırsatlar üzerine çalışmayı diliyorum demiştim kendi kendime. Kartvizitimi alanlar bilir; unvanım kurucu,  müdür, koç falan değil, kriz çözücü. 2015’te bunun önce bilincimde sonra da kartvizitimde fırsatlara yönelik değişebilmesini istiyordum.
Keza fırsatlarla ilgili ne yapılabilir ki?
2010’da bir blog yazmıştım; krizler ve riskler üzerine. Kriz yönetiminde fena sayılmam, öngörü kabiliyetimi geliştirerek risk yönetimine yoğunlaşmak istiyorum demiştim. Belki bir gün oradan da ötesine geçerim, öngörü ve avantaj kabiliyetimi geliştiririm fırsat yönetimi yaparım diye de devam etmiştim. Henüz fırsat yönetimi diye bir tabir yoktu, varsa da bilmiyordum.
Birkaç sene sonra merak edip araştırdığımda fırsat yönetimine dair vasat sonuçlarla karşılaştım. Bugünse, yeni yıl başlamadan yeni müşteri taleplerim fırsat yöneticiliği üzerine. Detayları vakalar üzerinden zamanla paylaşırım.
Danışmanların müşteri bulamadığı, koçların iş aradığı bir dönemde, daha önce olmayan bir tabir üzerinden talepler gelmesi nasıl mümkün oldu? Gerçekler ne oldu?
 
Ben gerçeğe gerçek demem,
Gerçekliği ben düşlememişsem!
 
Şimdi çok daha büyük bir hayalim var, 2015’te de bunların %20sini tamamlayabilmek istiyorum.
Sen de hayalinle hayalime ortak olmak istiyorsan, düşlerin gerçekliğine dahil olmak istiyorsan kapım da hep açık, gönlüm de.
Hadi hayal kur! Gönlünden geçtikçe içini titreten, uğruna ölebileceğin hatta uğruna yaşaman gereken hayalin ne? Sonraki adımda da hayaline göre planlar kurabilirsin, gerçekliğine getirecek adımları tasarlayabilirsin.
Hayalini benimle paylaşmak ister misin?
walt-disney-quote

12 Mayıs 2014 Pazartesi

Kefal Vefalı Bir Öykünün Ürünü

Van’ın inci kefalini biliyor musunuz?
Bugünlerde üreme için göç mevsimi başladı. Haberlerde görebilirsiniz.
Akıntının tersine yüzerler, bazen de zıplamak zorunda kalırlar. Bu sebeple de ilginç bir görüntü oluştururlar.
Açıkçası haklarında çok fazla bilgim yok.
Hoş bir görüntüleri var, lezzetlilermiş, Van’ın sembollerinden birisi ve çok nadide bir balık türü.
Ayrıca…
Bu balık bir macera öyküsüne sahip. Uyuyan güzel inci kefaliyse, bir de prensi var: Su Ürünleri Fakültesi’nden Mustafa Sarı’nın 20 yılı bulan macerası sayesinde o balıklar bugünü görebiliyor. Ve bence balıklardan ötesi söz konusu.

Kaçak avcılık sebebiyle, bu balıklar zamanında nesli tükenme noktasına gelmiş.
Mustafa Sarı da araştırmış, yöre halkını bilgilendirmeye çalışmış, olmamış. Ufak başarıları olduğu sırada başka zirai engeller çıkmış, bilinçlendirme çalışmalarını büyütmüş, yetmemiş. Geceli gündüzlü çalışmış. Halktan, valilikten, üniversiteden çeşitli baskılar almış: “Başımıza iş çıkarma” diye.
Öyküsünü anlattığı konuşmalar oluyor, eğer görürseniz bir etkinlikte, mutlaka dinleyin. Akademik hayatın zorluklarından başımıza iş çıkarmaya, kendi yaptığı hatalardan nasıl önder olunabileceğine kadar neşeli bir anlatım.
Ve daha bir sürü şey: tanışılması gereken biri Prof. Dr. Mustafa Sarı.
Bir gün akademisyenlerle pek anlaşamadığımı düşünüyordum. Sonra bir sene öncesinde dinlediğim bir bey aklıma geldi, araştırdım adını Mustafa Sarı’ydı. Kafamdaki akademisyen tipolojisinden çok farklıydı, içimden ona teşekkür etmiştim.

Ertesi gün bir zirveye davetliydim. Koltuğuma oturduğumda fark ettim ki konuşmacılardan birisi Mustafa Sarı. Heyecanlanmıştım, 2 kelime olsun konuşmak istedim. Ama ilk ara öğle yemeği molasıydı. Konuşmacı ve eğitmenleri bu gibi aralarda serbest bırakma taraftarı olduğum için sonra giderim dedim. Ama yemeğe davet edildim, iştirak ettim ve masaya oturduğumda Mustafa Hoca ile yan yanaydım. Bir önceki sene onu dinlediğimde çok beğenmiştim, yanına oturunca hayran kaldım.
Van’ın inci kefalinden zirve yemeği ne alaka?
Az önce bir kanalda haberde gördüm kefalleri. Mustafa Hoca’nın eseri diye bakayım istedim ve haber sonunda mikrofon ondaydı. Ne güzel bir gurur olsa gerek.
Ama yöre halkı ya da genel kültürden konuşan bir vatandaşmış gibiydi. Herhangi bir takdim yoktu: ne unvanı ne görev aldığı STK ne bu balıklar için emekleri… Mükemmel bir geçmiş söz konusuydu ama hiçbir şeye değinilmemişti, adı bile geçmiyordu.
Ben de çok şey araştırıyorum, Mustafa Hocam kadar olmasa da elimden geldiğince psikoloji bilimine araştırma ve deney sonuçlarımı sağlıyorum; ama bilinmiyorum.
İrili ufaklı birçok projenin çıkmazdan kurtulmasını sağlıyor, ülkeme para kazandırıyor, tasarruf ettiriyorum. Krize girmiş yönetimleri ayağa kaldırıyorum. Gizlilik gereği bilinmiyorum.
Daha iyi bir dünya için çalışıyorum ama bilinmiyorum.
Ama Mustafa Hoca bilinsin istiyorum.
O sebeple çam sakızı çoban armağanı ben bahsedeyim istedim.
Daha çok çalışmamız ve daha güzel amaçlar için çalışmamız için çok güzel bir rol modelsin.
Mustafa Sarı, varlığın için teşekkürler hocam.

3 Eylül 2013 Salı

Çözüm Çözüm Dediğin Nedir Gülüm?

Çözüm bir yetenek değil, beceridir.
Çözüm bir lüks değil, zorunlu ihtiyaçtır.
Çözüm bir çaba değil, hâldir.
Geçtiğimiz günlerde bir yönetici grup ile zorlu bir projelerinin lansman hazırlığındaydık. Dostumun müşterisi olan firma, bir sürü veri eksikliği dahilinde, sezonunun açılışına ürün yetiştirmeye çalışıyordu.
Ama pazar hakkında yeterli veri alınamıyordu. Bazı adımlarda kanuni kısıtlar vardı. İlgili yönetmelikler aşılsa bile saha personeli güven doğurmuyordu. Rakiplerle arada uçurum vardı. Rakiplerin işi nasıl yürüttüğüne dair rasyonel bir veri edinilemiyordu. Vs…
Dostum olan firma, müşterisine yardım etmemi, süreç üzerine olasılıkları ortaya dökmemi rica etti. Ben de gittim, kendi geliştirdiğim zihin haritalama teknikleri ve bol da koçluk becerileri ile yöneticilerin zihnine yolculuk ettim.
Bir sürü gedik çıktı, hatta bir an “yoksa çözemeyecek miyiz” diye de geçti aklımdan. Bu güne kadar en karmaşık projelerin bile altından kalktık sektör ayrımı olmadan, yoksa ilk kez kayaya mı tosladım
O anda Tanrılar Okulu kitabından bir cümle zihnimde belirdi: “Çözüm üretmeyi bırak, çözümün kendisi ol!
Derin bir nefes aldım, biraz sesli saçmaladım, (saçmalamanın faydaları üzerine bir yazımı okumak için tıklayın) yöneticilere koçluk yaparak onların da saçmalamalarına yardım ettim. Sonra da yepyeni bir “pazarlamada konumlama” tekniği geliştirdim. Tabi masadaki pazarlama yöneticim bunun asimetrik pazarlama diye bir teknik olduğunu söyledi, ancak daha önce kullanmamış.
Yani yeni bir şey keşfetmemiştim aslında, ama kendi içimdeki çözüm hali, dahil olduğum, modere ettiğim sürecin çözümüne kocaman bir ivme katmıştı.
En karmaşık problemlerinizde derin bir nefes alın. Sakin bir nefes daha alın, sonra bir nefes de.
Çözüm olmayı düşünün. Zihninize bunun için biraz zaman verin, izin verin.
Çözüme kavuştuğunuzda nasıl bir duygu halinde olacağınızı hayal edin mesela.
Biraz daha bekleyin ve bu sırada sakince nefesler almaya devam edin.
Azalan stres duygusunun açığa çıkardığı çözümleri göreceksiniz.
Çünkü siz de çözümün kendisi olmaya başlamışsınız!

1 Eylül 2013 Pazar

Haykırış Vakti!




Eskiden “eylülüm geldi” derdim. Depresifleştiğim vakitlerin en yoğun olduğu dönemler eylülde olurdu genelde.
Zaman içinde hayata bakışım değişti, başkalarının da değiştirme süreçlerine yardımcı olmak nasip oldu. Öyle ki artık sorunlar, kendimizi gerçekleştirebileceğimiz fırsatlara dönüşmeye başladı…
Sanki her “Aman!” dediğimizde, içimizde saklı bir güzelliğin dışa vurum haykırışları…
Eylül kelimemiz nereden geliyor diye baktım. Üzüm zamanı diye Aylül’den geliyormuş.
Orijinali içinse basit ve yalın yaklaşımlar var; yedinci aya atfen 7 anlamına gelen Septem’den geldiği söyleniyor.
Ama bir yaklaşım da eski Türk kaynaklarından geliyor, Avram Galanti Bodrumlu aracılığıyla; “Akadlıların altıncı ayıdır ve sevinçten haykırmak anlamına gelir”!
Yaz dönemi bitti bitiyor. Sezonlar da krizleriyle, fırsatlarıyla açılıyor.
Peki yeniden başlayan bu döngüde sizin haykırışlarınız ne olacak?
Bu yeni sezonda hangi hayallerinizi gerçekleştirmek istersiniz? (Hayal demişken şu linkleri okumanızı öneriyorum:
ve

Kendi değerlerinizi ne denli yaşayabileceksiniz bu yeni döngüde? (Değerlilik üzerine eski bir yazım için http://mustep.blogspot.com/2012/08/kac-lirasnz.html linkine bakın derim.)
Sorunlar hep vardır, olacaktır. Çünkü o engellerden sıçradıkça kendinizi daha çok gerçekleştirebilirsiniz.
Yorumlarınız, talepleriniz ve çok daha fazlası için iletişebiliriz: cozum@mustep.com
Ve son not: 1 Eylül Dünya Barış Gününüz, barışınıza ilham olsun!

27 Ağustos 2013 Salı

Çözüme Cesaretiniz Varsa!

Bazen çözüm müdahalelerine bile gerek yoktur! Tek gereken durmak ve sakince bakmaktır!
Bir su birikintisinde çamur içinde olduğunuzu düşünün. Hep çamur var mıydı? Hayır! Siz ayak çırptınız ya da bir şekilde hareketleriniz çamuru kaldırdı ve artık ayağınızı göremiyorsunuz.
Yapmanız gereken şey sakince gözlemek! Su dinecek, çamur çökecek!

Bir arkadaşımın en büyük sorunu babasının tavırlarıydı. Orayı burayı sorgularken fark etti ki babası zaten tam da istediği gibi davranıyordu, ortada sorun yoktu yani! O, sorun olduğunu zannediyormuş!

Geçen gün de bir danışanımlaydım. Genel müdür oldu ve aşırı stresliydi. Sık sık saate bakıyordu, aklı bir yerlere gidiyordu.
Yarım saat kadar konuştuk, yol kat ettik biraz ama sordum, stresi gitmemişti daha.
Kalktım, kaldırdım ve duvarlarında bir zihin haritası çizdik. Ben sordum, o cevapladı, birlikte çizdik işte… Detaylarını değiştirip sizin için daha okunaklı bir şekilde haritayı tekrar oluşturdum!
Stresinin altında temelde 4 koca problem çıktı en önemli projesi üzerine.

Bunları detaylandırdığımızda ise işler dallanıp budaklanıyordu, biz de haritayı şekillendiriyorduk.
Sonra ona basit bir soru sordum: “sıralama yapacak olursak nereden başlayalım?”

O ise bir hışımla kalktı ve “zaman!” dedi. “Her şeyin sebebi bu, ilacı bu! Ama çözümü de mucize” dedi. Haklıydı. Çünkü önünde çok büyük kısıtlar var. Firmalarının yürüttüğü projenin teslim tarihine 10 gün bile kalmadı. Yeni bir çözüm ortağına ihtiyaçları var ve adayları yok. Paralel bir süreç için Türkiye’nin en büyük kuruluşlarından birine gittiler ama firma dışarıdan hizmet almayıp kendi yürütecek. Yani fikirlerini çaldırıp, rakiplerini yarattılar. Ve firmadaki bazı projelerle ilgili bilgi eksikliği var, ekip de bu genç yöneticiye karşı dirençli.
Lambadan cin çıksa, zaman isteyecek yani genel müdürümüz!
Yutkundum. Yapılabilecek bir şey yok, kader gibi sanki…
Zamanı deşelim istedim ben de!

Önce zamanı sıkıntı yapan temel şeyler çıktı karşımıza, sonra o temel şeyleri deştik biraz biraz.
Sonuç?
Firma kıyamete gitmiyormuş, sadece biraz fazla mesai yapacak ve kendi çalışma saatleri uzayacak. Zaten buna gönüllü.
“Şimdi nasılsın?” diye sordum. Derin bir nefes aldı ve yüzü gülüyordu. Artık rahatlamıştı.
Haritadan çok anlaşılamaz, çünkü hepsini değiştirdim ama tick işaretleri zaten yürütülen veya ona verdiğim ve çok zamanını almayacak birkaç ödev sayesinde de kolayca üstesinden gelebileceği şeylerdi.
(-) işaretli dallar ise ya zaten alışıldık sorunlardı, stres yaratmaya gerek yoktu, her kurumda karşılaşılan günlük özellikte sorunlardı ya da hiç aciliyeti yoktu.

Kıyamet hissi uyandıracak kadar aşırı acil hangi sorun vardı biliyor musunuz? Zihin haritasına bir daha bakın!
Hiç biri o kadar da önemli değildi aslında! Çünkü esas sorunu çözmesi için de önünde bir hafta olduğunu fark ettik, projeye kıyasla çok kısa bir zaman ama kocaman bir hafta.
Kişisel, projesel veya kurumsal sıkıntıların %10u aslında sadece bir “oluruna bırakıp” oldurmaktan ya da çok basit bir iki adımlık çözümden ibaret.
Belki bunu bizzat siz de biliyorsunuzdur.
Ancak zihniniz ve egonuz, hayatınızı kabusa çeviren sorunun aslında bir balon olduğunu görmek istemiyor. Hele ki basit yollarla çözülebileceğine inanmak istemiyor.
Madem hala mucize arayışını var, geçtiğimiz hafta Türkiye’nin en büyük firmalarından birindeyken, toplantımız sonucu aldığım bir soru mucize olabilir mi?
“Sektörümüze yabancısın, ürünümüzü hiç bilmiyorsun, sorunu burada duydun. Bu çözüme nasıl ulaştık?”
İletişim için cozum@mustep.com

20 Mayıs 2013 Pazartesi

Kahve Derken Çaydanlık Gitti

Temel Reis bir bölümde Safinaz'a evişlerinde yardım ediyordu.
Kabasakal da onun yardımını bozmak için habire sakarlıklar yaratıyordu.
Temel Reis bulaşıkları yıkamış, yerlerine yerleştirirken ayağı kayıyor ve tüm bardak çanak havaya sıçrıyor.
Temel Reis hepsini yakaladı süper bir hüner ile. Sonra bir tabağın daha düştüğünü gördü ve herşeyi bırakıp onu yakaladı. Ama meğer o tabak zaten kırılmazmış. Bıraktığı diğer tüm tabak çanak tuzla buz oldu.

Az önce kahve koydum cezveye, bilgisayar başına döndüm. Sonra olmuştur diyerek ocağa döndüm ve taşmaktan kurtardım kahvemi.
Tam fincanına doldururken fark ettim ki ayağım, hızlı hareketten su ısıtıcısının kablosunu çekiştirmiş ve o sırada makina yere düştü ve kırıldı.
Kahve taşsaydı, ortalık birazcık batardı, ocak kahve kokardı ve silerdim, geçerdi.
Oysa onu kurtarırken görmediğim bir hata, beni su ısıtıcımdan etti.

Son günlerde kriz yönetimi kavramını derinlemesine eşeliyorum.
Acaba kişisel veya kurumsal olsun, herhangi bir sorunumuzda daha kaşı kurtarırken göz çıkarıyor olabilir miyiz?
Özellikle günü kurtarmalık kısa vadeli çözümler, vizyonumuzun dar olmasına yol açar. Belki de vizyonumuz dardır, daha da darlaştırır...
Farkındalığımızı artırmalı, olaylara daha hakim olmalıyız.

9 Ocak 2013 Çarşamba

Gelişimzedeler İçin


Sorunları çözme konusunda pişe pişe bitmedi yolculuğum.
Şükür ki kriz yönetiminde ustalaşınca artık risk yönetiminde de yetkinleşmeye başladım ve inanıyorum ki yakında fırsat yönetiminde vizyon sağlayabileceğim.

Hayat amacını icra eden, işini bunun üzerine kurmuş birisi olarak son aylarda zorlandığım bazı şeyler vardı.
Bunlar arasında ilk sırada sanırım vasat uygulamalara tanık olmamı söyleyebilirim.
Akademik veya özel eğitimli olsun fark etmez, psikolojik destek şarlatanlarını görüyordum birçok yerde. 
Fahiş fiyatlara işlevsiz uygulamalar, hatta birçok sahtekarlığı da görüyor, duyuyordum.
İşimi değerlerim üzerine yaptığım için, canım sıkılmakla kalmıyordu, içim acıyordu.
Ben de karanlığa küfredeceğime daha çok çalışayım, bir mum yakayım diyordum.
Artık bu mumun ışığını artırmaya karar verdim arkadaşlar!
Ben hizmetlerime zaten tüm yoğunluğumla devam ediyorum.

Ama bu sürede psikologzedeler, psikoterapistzedeler, terapistzedeler, koçzedelere yardımcı olmak istedim.

Ne demek bu?
Daha önce psikologundan XYZ terapistine kadar, destek almak istemiş, ama başarısızlıkla sonuçlanmış, hatta kendini kandırılmış hisseden kişilere indirim sunarak yardımcı olmak istiyorum.
Çünkü madem bizim bir meslek yasamız yok, psikologların meslek yasasının da bir işlevi yok, o halde kişisel gelişim camiasının başarı çıtasını korumak ve yükseltmek de bize düşüyor.
Psikologzede tabirini seviyorum, çünkü ne iş yaptığımı bilmeden hor gören psikolog ve psikologcular daha çok bu camiada. Ve yazın sık sık psikologzedelerle çalıştım; ailevi sorunlarını çözmek için psikologa gitmiş ve en hatalı uygulamalara maruz kalmış insanlarla da çalıştım, 15 seans bir obsesyonun çözülmesi için psikologa gitmiş ve bir arpa boyu yol alamamış olup benimle 2 seansta çalışıp mutlu ayrılan dostlarım da oldu. Ben de bu sebeple psikologzede diye ifade ediyorum, ancak her hizmetin zedesi vardır. 

Tabi bu sözlerimden ötürü beni psikolog karşıtı saymak yersiz olur. Çünkü bunlar demek değildir ki psikologlar işlevsiz... Az önce bahsettiğim danışanlarımın gittiği psikolog ve psikoterapistlerin gelişmesi gerekiyordu, o kadar. Psikolog da olabilir sizi tatminsiz bırakan kişi, bilmem ne terapisti de, hatta uluslararası akreditasyonlara ve bir sürü sertifikaya sahip yaşam koçları da olabilir... Sözlerimi işini layığıyla uygulayan bireyler üstlerine alınmayacaklar zaten, saygım sonsuz.

Buradaki esas unsur, paranızın ve en önemlisi vaktinizin boşa gittiğini düşünüyor olmanız. 
İndirimden yararlanmak için bana yalan ifadeyle "gittim, olmadı" da diyebilirsiniz, bu sizin vicdanınıza kalmış bir şey. Sonuçta ben bu teklifimi size koçluk satmak için değil, çözümsüz kalan süreciniz için destek olmak adına sunuyorum.

Küçük bir ek yapmak isterim; bazı durumlar vardır ki çalışılamaz. Ancak direkt "sizinle çalışamayız" diyen birisi değilim, elimden gelenin en iyisi yapmak istiyorum. O sebeple meraklarınızı paylaşabilirsiniz, fırsat buldukça cevap vermeye çalışacağım.

Düşünceleriniz, yorumlarınız hatta şikayetleriniz için adres belli; cozum@mustep.com

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Kriz Yönetimi De Neymiş, Eğitime Gelmişiz?!?!

Ciddi diyebileceğim ilk seminerim, birkaç yıl önce, İstanbul Erkek Lisesi'ndeydi. Kendine güven konulu, enteresan bir deneyimdi benim için, unutamam sanırım.
Son verdiğim semineri de unutacağımı sanmıyorum.
Geçtiğimiz günlerde bir kişisel gelişim merkezinde seminer programım vardı. Zihin Haritalama Tekniğinin bilinmeyen yönleri ve günlük yaşamdaki faydaları hakkında bir söyleşiydi.
Mekana gittiğimde projeksiyon cihazında bir sıkıntı olduğunu öğrendim.
Laptopumun büyük ekranı, özellikle bu gibi butik eğitimlerde bir nebze çözüm olabiliyor. Uzun bir süredir yanıma almadığım laptopumu ilk kez o gün bir iş yanımda taşıyordum şükür ki.
Ama bir sorun daha çıktı önüme; elektrikler kesik.
Sorun değil, denize düştüğümde sarıldığım küheylanım laptopum var değil mi? Ama bataryası yoktu yanımda, sadece şarj kablolarını getirmişim yanımda.
Tanrım!
Sanki evren "yapma" diyordu ya da "Çözüm Üret Mustafa!"
Hemen bir kriz yönetimi sürecine girdim.
Önce kendimi sakinleştirdim, çözümün sorumluluğunu üstlendim.
Sonra kendini mahcup hisseden ev sahibini sakinleştirdim, olabilir böyle şeyler diye. Sonuçta zaten karşımda çok büyük bir kalabalık yok.
O anda fark ettim ki az sayıda kişiyiz. Küçük grupların samimiyet olasılığı daha yüksektir.
Katılımcı misafirlere kibarca aksilikleri dile getirdim ve tüm bu aksiliklere rağmen, semineri vermek istediğimi söyledim.
İşe yaradı.
Gülümseyen bir yüz, gülümsetir. Gülümseyen kişiler mevcut sorunlara yenisini eklemez, hatta belki çözüm bile getirebilirlerdi benim göremediğim.
Elimdeki imkanlara baktım; seminer içeriği var, benim konuya hakimiyetim var ve "pek bir işime yaramıyor" deyip de atmayı düşündüğüm tabletim var.
İnternet dosyalama sistemi sayesinde indirdiğim sunum dosyamı, cennetten bir meyve sunan periler gibi gösterdi tablet bilgisayarım.
Sunuma geçersek, arada sunumdan bazı hatırlamalar yaparak, bazen de önemli görseller için tabletimi katılımcılar arasında gezdirerek sunumu yapıyordum.
Ta ki...
Hava kararıyor!
Artık Mustafa, inisiyatifin de bitiyor.
İnisiyatif alamadığımız krizlerin çözümüyle ilgili daha önceki çalışmalarımdan deneyimlerime geçecektim ki gerek kalmadı.
Mekan sahibi, mum ışıklarıyla donattı bizi, romantik bir seminer ortamı oldu.
Katılımcılara sorduğumda, o an gayet rahat olduklarını söylediler, hatta biri kararmayı fark etmemiş bile.
Sonunda tüm bu yokluklara rağmen tebrik almak ise egomu da ruhumun da çok okşadı.
Bu da o zorlu ve keyifli geceden, yorgun ama mutlu bir Mustafa Emin Palaz.
O gün yanımda olan ve deneyimimi paylaşan misafirlerim, çok teşekkür ederim.

4 Ekim 2011 Salı

Nasıl Bir Eğitmen Olunmamalı...

Forumlar, fuarlar, seminerler ve eğitimler... Sıklıkla gözlemlerimi paylaşıyorum ve hepsi de olumlu bakış açılarına sahipti.
Ancak geçen gün katıldığım seminerle ilgili olumlu gözlem edinmek için baya uğraştım ve sonunda buldum: Nasıl bir eğitmen olmamam gerektiğine yönelik uygulamalı öğüt almış oldum.
Teşhir ve rencide olmaması için, affınıza sığınarak birçok detayı kapatacağım.
Eğitim gurusu değilim, hatta yolun başındayım. Daha epi topu 2-2,5 sene olmuştur profesyonel eğitmenliğe başlayalı.

Ama birçok eğitmen arkadaşıma gözlemci eğitmen olarak yardımcı oluyorsam, sanırım katma değeri olan bir eğitim gözlem becerim var. Neticede profesyonel bir katılımcıyım.
Kaç eğitime katıldığımı sayamadım. Zaten birçok arkadaşımın eğitmenlik hayalinde, onlara mentorluk yapıyorum.
Eğitim çeşitliliğim ve uyguladığım metotların sıradışı olduğunu birçok kişi de gözlüyor. Çünkü genelde aldığım geri bildirim, hep sürpriz ve tatmin oluyor. Öncelikle genç bir eğitmenle karşılaşmak, ardına da yaşımdan beklenmeyen bilgi ve birikim...
Pardon ya. Ben değildim konu, dinlediğim bu eğitmendi!
Eğitmen arkadaş da seminer sırasında kendine daldı :) Bizler konuyla ilgilenirken, alakasız hayat tecrübelerine girdi, oradan iş deneyimlerine derken kolay kolay da çıkamadı o girdaplardan.
Eğitmenin ballandıra ballandıra anlattığı otobiyografisini dinlemeye değil,
Katılımcı eğitmeni dinlemeye geldi, kendi bildiklerini, eğitmenin anlattıkları ve mümkünse fark ettirdikleriyle harmanlayarak yepyeni bilgilere ulaşmaya ve kendini, işini geliştirmeye...

Bilim, mutlaklığı muğlak, yanlışlanabilir bilgiler yığınıyken ve rasyonalist, ölçümlenebilir şeyler üzerinde yürürken, her gün eski bir bilimsel veri çürütülmüyor mu? En küçük tanecik hardal zerresidir derken, atomla tanıştı insanlık. Sonrasında onun da bölündüğünü gördük. Şimdi o parçacıkların da altında parçacıklar bulunuyor ve hatta o atomaltı parçacıkların altında da parçacıkları tespit çalışmaları yürümüyor mu?
Hal böyleyken soyut ve tamamen göreceli mevzularda bilgi nasıl sabit kalsın ki?
Bildiğim herhangi bir şey için, katılımcının başka bir düşüncesi varsa ve bilgi de bu denli değişkense, eğitimimde neden kör bir şekilde kendi bilgimi savunmaya çalışayım?
KAba bir özetle, seminer sırasında itibar yönetimine geldi konu.
Kendi gözlemleriyle Toyota'nın yaşadığı ürün çekme krizi ve günümüzdeki reklam politikasının hatalı olmasından ötürü, fırsat bulsa Toyota Türkiye yöneticilerine konuşmak istediğini, büyük kurumlardaki reklamcı geçmişinden ötürü bu işi bildiğini ve Toyota'nın reklamlarında prestij kaybettirici, itibar zedeleten reklamlar kullandığını anlattı.
Toyota'nın cirosunda kısa bir düşüşün yaşanması ve ardına güçlenmesi üzerine izlediği politikalardan, bazı eğitmenlerin kriz yönetimi derslerinde bunu örnek olarak paylaştığından vs bahsettim.
Bir savda bulunmuş ve aksi yönde başka bir savla karşılaşmış, ancak ağzından çıkan ilk cümle, "nereden okudun?" Gayet şüpheci ve "bence yanılıyorsun ama..." edasında bir soru öğretti ki; "bilgin yanlış/eksik/hatalı olabilir Mustafa, katılımcılardan daha taze bilgi edinmeye çalış"

Çeşitli makaleler ve sempozyumlarda bahsedilmişti, kriz ve risk yönetimi konusunda özel çalıştığım için zaten merak ettiğim bir konuydu. Ancak tamamen uydurmuş da olabilirdim bu savımı. Kişisel gözlem ve değerlendirmeye dayalı bir olayı, neden daha da muğlaklığa taşıdı? "Egona dikkat et Mustafa" dedim.
O sırada bir katılımcı, "Toyotamı, o kriz döneminde aldım" dedi. Kurumun güvenilir üretim yapısında, hatalı ürünler ve üretim dağıtım bölgesi tespit edilmiş, katılımcı arkadaşın alacağı araba risksizmiş, çünkü o bölgede değilmiş. Arkadaş da bu güvenilir kontrol sisteminden memnun kalmış...
Talihsiz bir andı meslektaşım için. Çünkü egosu, konuyu kotarması yerine "farklı bir müşteri yapınız var" şeklinde daha da garip bir yere götürdü mevzuyu.

Bunun ardına, birçok klişe eğitmen hatası daha vardı; sıklıkla "di mi ama!", "anlatabiliyor muyum" cümlecikleri, "ben hangi kurumlarda çalıştım da buralara geldim" edası, projeksiyonun önünde konuşarak görüntüyü tamamen engellemesi (hatta iletişim bilgilerinin gösterildiğini göremediğim, TAHMİN ETTİĞİM sırada zaten projeksiyonun önünden hiç ayrılmadı)...

Belki destekleyebilirdim eğitim sırasında, ama daha seminerinin ilk başlarında bir katılımcıyla girdiği "benim bildiğim/gözlediğim şey daha doğru" demagojisi soğutmuştu beni.
Ne demiş şair?
Mağrur olma eğitmenim, senden deneyimli katılımcı vardır.

12 Mayıs 2011 Perşembe

Olasılıkları Fırsata Dönüştürmek Dedikleri...



Dün bir etkinliğe katıldım, Bilgi Üniversitesi, Örgüt ve Endüstri Psikolojisi Yüksek Lisans Programı'nın, İK'da yeni yaklaşımlar: Risk Yönetimi adında bir sempozyumundaydım.
Bazı gözlem ve kazanımlarımı paylaşmak istedim.
Şu günlerde bir havayolu şirketinin personel güçlendirme projesine eğitim içeriği hazırlıyorum. Uzun bir araştırma sürecindeydim ve bazı verileri tararken havacılık sektöründe hayatınızı makinalara ve yazılımlara bağlı olsa dahi, kazanların tamamına yakınının direk insan faktörlü, kalanının da dolaylı olarak insan kaynaklı olduğunu gördüm defalarca.
Cahil Mustafa, diğer sektörlere de kabaca göz gezdirince benzer sonuçlarla karşılaştı.
Bu konuda çözüm yolları olarak nelere başvurulmuş, nelere başvurulabilir diye bakınca da karşıma, eğitim projemle de ilgili olarak Endüstriyel ve örgütsel psikolojiler çıkıyor.
Bu insan faktörü konusunda ülkemizde durum nedir? 
Risk yönetimi adıyla, dar bir mecrada, yabancı merkezli ya da uluslararası Türk işletmelerinde birkaç örnek çıkıyor karşıma. Yani yerel ve derin problemlere, uluslararası vizyonu olanlar değiniyor sadece.
Kendi adıma göz ardı ettiğim bir şeyi paylaşmak istiyorum:
Yönetsel becerilerden birisi olan kriz yönetimine çok odaklıyım ve bu konuda kendime güvenirim. Gayet proaktif birisi olduğumu düşünüyor ve bir kriz ortamında bahane bulmaktansa çözüme yönelerek bunu gösterdiğime inanıyordum.
Oysa bu sempozyumda yapılan bir paylaşımda, proaktifliğin, krizin doğup da oluşan zararın tazminine çalışmak değil, risk faktörlerini öngörerek tehditleri çözüme ve hatta fırsata dönüştürmede yattığına değinildi.
Kriz yönetimi gibi çok önemli bir gereksinimi, risk yönetimi adımına çekerek, yönetsel beceride, daha derin bir vizyon kazanılabilecek yani.
Tehdit yönetiminden olasılık yönetimine odaklanmak diye de bakabiliriz.

Kriz yönetiminde başarılı bir noktada görüyorum kendimi.
Şimdiki hedefim ise risk yönetiminde başarılı olmak. Ve en uygun zamanda da, fırsat yönetimine odaklanmayı düşünüyorum (buna dün değinilmedi, blogu yazarken düşündüm:) )
Merak ettim, risk haritası çıkaracak olsaydık nasıl olurdu? Mesela ilk 20 risk kalemimiz neler olurdu?

Bir başka gözden, ötelenen konu da gerçekleşmesi çok küçük olasılıklar olan, milyonda bir misal, böylesi riskleri "nasıl olsa olmaz" ya da "önceliklerimiz farklı" diyerek önce öteleme sonra göz ardı etme ve hatta unutmaya meyilliliğimiz...

Bu iki önemli kalemin haricinde sempozyumdan birkaç notumu daha paylaşayım:
  • Risk yönetiminde firma yönetimi, İK pozisyonunda kararlı ve süreç içinde etkin olmalı ki Risk Yönetimi işlevsel olsun.
  • İş kazalarından kaynaklı ölümler yadsınamayacak kadar fazla ve cep telefonları ile motorlu taşıtlar başlıca sebepler.
  • Diğer ülkelerde gerçekleşen olaylardan ders alarak ülkemizde ve hatta firmamızda hazırlıklar oluşturabiliriz.
  • Ülke demişken İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin afetler için Risk Yönetimi'ne dair çok başarılı hazırlıkları var.
  • Kurumda risk kültürü yerleştirilmediği takdirde risk yönetimi gerçekleştirilemez.
  • Risk senaryoları üzerine çalışmak, risk yönetiminde çok önemli deneyimler kazandıracaktır.
  • Kurumsal Risk Yönetimi, diğer departmanlarla entegre mi, yoksa bir kerelik başvurulan, tak çıkar bir süreç mi?
  • Ülkemizde günde 3 kişi iş kazasından ölüyor.
  • Bilgi ve beceri, risk yönetimi için yeterli değil, tutum da önemli: kırmızı ışıkta durmamız gerektiğini biliyoruz, kırmızı ışıkta durabilecek beceriye sahibiz ama kırmızı ışıkta duracak tutumumuz var mı?
Zaman içinde, başka paylaşımları ve ilham edindiklerimi de yazarım.
Hepimize bol fırsatlı mesailer:)