Forumlar, fuarlar, seminerler ve eğitimler... Sıklıkla gözlemlerimi paylaşıyorum ve hepsi de olumlu bakış açılarına sahipti.
Ancak geçen gün katıldığım seminerle ilgili olumlu gözlem edinmek için baya uğraştım ve sonunda buldum: Nasıl bir eğitmen olmamam gerektiğine yönelik uygulamalı öğüt almış oldum.
Teşhir ve rencide olmaması için, affınıza sığınarak birçok detayı kapatacağım.
Eğitim gurusu değilim, hatta yolun başındayım. Daha epi topu 2-2,5 sene olmuştur profesyonel eğitmenliğe başlayalı.
Ama birçok eğitmen arkadaşıma gözlemci eğitmen olarak yardımcı oluyorsam, sanırım katma değeri olan bir eğitim gözlem becerim var. Neticede profesyonel bir katılımcıyım.
Kaç eğitime katıldığımı sayamadım. Zaten birçok arkadaşımın eğitmenlik hayalinde, onlara mentorluk yapıyorum.
Eğitim çeşitliliğim ve uyguladığım metotların sıradışı olduğunu birçok kişi de gözlüyor. Çünkü genelde aldığım geri bildirim, hep sürpriz ve tatmin oluyor. Öncelikle genç bir eğitmenle karşılaşmak, ardına da yaşımdan beklenmeyen bilgi ve birikim...
Pardon ya. Ben değildim konu, dinlediğim bu eğitmendi!
Eğitmen arkadaş da seminer sırasında kendine daldı :) Bizler konuyla ilgilenirken, alakasız hayat tecrübelerine girdi, oradan iş deneyimlerine derken kolay kolay da çıkamadı o girdaplardan.
Eğitmenin ballandıra ballandıra anlattığı otobiyografisini dinlemeye değil,
Katılımcı eğitmeni dinlemeye geldi, kendi bildiklerini, eğitmenin anlattıkları ve mümkünse fark ettirdikleriyle harmanlayarak yepyeni bilgilere ulaşmaya ve kendini, işini geliştirmeye...
Bilim, mutlaklığı muğlak, yanlışlanabilir bilgiler yığınıyken ve rasyonalist, ölçümlenebilir şeyler üzerinde yürürken, her gün eski bir bilimsel veri çürütülmüyor mu? En küçük tanecik hardal zerresidir derken, atomla tanıştı insanlık. Sonrasında onun da bölündüğünü gördük. Şimdi o parçacıkların da altında parçacıklar bulunuyor ve hatta o atomaltı parçacıkların altında da parçacıkları tespit çalışmaları yürümüyor mu?
Hal böyleyken soyut ve tamamen göreceli mevzularda bilgi nasıl sabit kalsın ki?
Bildiğim herhangi bir şey için, katılımcının başka bir düşüncesi varsa ve bilgi de bu denli değişkense, eğitimimde neden kör bir şekilde kendi bilgimi savunmaya çalışayım?
KAba bir özetle, seminer sırasında itibar yönetimine geldi konu.
Kendi gözlemleriyle Toyota'nın yaşadığı ürün çekme krizi ve günümüzdeki reklam politikasının hatalı olmasından ötürü, fırsat bulsa Toyota Türkiye yöneticilerine konuşmak istediğini, büyük kurumlardaki reklamcı geçmişinden ötürü bu işi bildiğini ve Toyota'nın reklamlarında prestij kaybettirici, itibar zedeleten reklamlar kullandığını anlattı.
Toyota'nın cirosunda kısa bir düşüşün yaşanması ve ardına güçlenmesi üzerine izlediği politikalardan, bazı eğitmenlerin kriz yönetimi derslerinde bunu örnek olarak paylaştığından vs bahsettim.
Bir savda bulunmuş ve aksi yönde başka bir savla karşılaşmış, ancak ağzından çıkan ilk cümle, "nereden okudun?" Gayet şüpheci ve "bence yanılıyorsun ama..." edasında bir soru öğretti ki; "bilgin yanlış/eksik/hatalı olabilir Mustafa, katılımcılardan daha taze bilgi edinmeye çalış"
Çeşitli makaleler ve sempozyumlarda bahsedilmişti, kriz ve risk yönetimi konusunda özel çalıştığım için zaten merak ettiğim bir konuydu. Ancak tamamen uydurmuş da olabilirdim bu savımı. Kişisel gözlem ve değerlendirmeye dayalı bir olayı, neden daha da muğlaklığa taşıdı? "Egona dikkat et Mustafa" dedim.
O sırada bir katılımcı, "Toyotamı, o kriz döneminde aldım" dedi. Kurumun güvenilir üretim yapısında, hatalı ürünler ve üretim dağıtım bölgesi tespit edilmiş, katılımcı arkadaşın alacağı araba risksizmiş, çünkü o bölgede değilmiş. Arkadaş da bu güvenilir kontrol sisteminden memnun kalmış...
Talihsiz bir andı meslektaşım için. Çünkü egosu, konuyu kotarması yerine "farklı bir müşteri yapınız var" şeklinde daha da garip bir yere götürdü mevzuyu.
Bunun ardına, birçok klişe eğitmen hatası daha vardı; sıklıkla "di mi ama!", "anlatabiliyor muyum" cümlecikleri, "ben hangi kurumlarda çalıştım da buralara geldim" edası, projeksiyonun önünde konuşarak görüntüyü tamamen engellemesi (hatta iletişim bilgilerinin gösterildiğini göremediğim, TAHMİN ETTİĞİM sırada zaten projeksiyonun önünden hiç ayrılmadı)...
Belki destekleyebilirdim eğitim sırasında, ama daha seminerinin ilk başlarında bir katılımcıyla girdiği "benim bildiğim/gözlediğim şey daha doğru" demagojisi soğutmuştu beni.
Ne demiş şair?
Mağrur olma eğitmenim, senden deneyimli katılımcı vardır.
At yetiştiricisi, böcek terbiyecisi, kaplumbağa terapisti, didgeridoo üfleyicisi, kılıç sanatçısı, kriz çözücü ve insan
gözlem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gözlem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4 Ekim 2011 Salı
28 Temmuz 2010 Çarşamba
Dünyada değerler yitip giderken kendime sorabiliyor muyum: "Değerlerime ben ne kadar sahip çıkıyorum" diye?

Bugün, Brahma Kumaris Meditasyon ve Kişisel Gelişim Derneği'nin Bolonya merkezinden bir eğitmenin, Antonella Ferrari'nin bir seminerindeydim. Konu da cesaret, güven ve yaratıcılık.
Bu kez kendi düşüncelerime değil, aldığım notlara yer vereceğim. İtalyanca'dan çeviri sebebiyle biraz anlam kayması olabilir, yine de olabildiğince düzeltmeye çalışacağım.
Başarılı da olabilirsiniz başarısız da, ama bir öncü durmaz, engelleri aşar.
Cesaret, güven ve yaratıcılık sayesinde yeni yöntemler ve düşünce yapıları keşfederiz.
En büyük ihtiyacımız cesarettir.
Normal olarak dışarıya bakarız. Ama içeriye bakmak, içeriyi gözlemlemek daha zordur, büyük bir cesaret ister, öyle ki en büyük cesareti ister.
Cesaret, korktuğumuz halde, korkmamıza rağmen hareket edebilme kabiliyetidir.
İçe doğru, kalbe doğru yolculukta derinleştikçe, yaratıcılığımız da artacaktır.
Korkmuş bir insan nasıl hisseder?
Kendinden memnuniyetsizdir, mutlu değildir, kaçmaya çalışır.
Pekala durup yüzleşebilmek nasıl bir duygudur?
Cesaretimiz olduğunda olayları şekillendirebiliriz. Olmadığındaysa kaçmaya meyilliyizdir.
Kaçmak yerine yüzleşme erdemine çalışsak, yaratıcılığımızla yeni yollar bulabiliriz.
Cesaretimizin olmadığını düşünüyorsak, sahip olduğumuz amaçlarımız doğrultusunda bunu deneyimleyebiliriz. Tıpkı cesaretsiz bir anne veya babanın, bir tehlike karşısında çocuğunu aslanlar gibi koruması gibi... Bu erdemi edindikten sonra da geliştiririz, geliştirmeliyiz.
Yaşamak için neye ihtiyacımız var?
Bilinç seviyesine, dengeye, değerlere...
Dünyada değerler yitip giderken kendime sorabiliyor muyum: "Değerlerime ben ne kadar sahip çıkıyorum" diye?
Dışarıda işler kötü olabilir olabilir, kötü insanlar, kötü hükümetler, kötü patronlar, ... Ama onları bir kenara bırakıp "ben neler yaptım?" diye sorguladık mı?
Yıllar öncesinde, elimde herşeyim vardı, çok iyi bir yaşantım... Dilediğim herşeye sahiptim ve birşey istersem sahip olabilirdim.
Ama yolda yürürken birden durdum ve sordum kendime: "mutlu muyum?"
Etrafımda herşey vardı, ama herşey maddeydi, maddelerle çevrilmiştim. Oysa ki kendimle iletişimim bozuktu, kendimi yeterince iyi anlayamıyordum, birşeyler eksikti.
Oysa ki mutluluk; doluluktur.
Dünya bizi tüketmeye iter, daha çok tüketmeye. Ama kalbimiz, başka şeylere ihtiyacımız olduğunu söyler.
Kendime güveniyor muyum? Pekala sadece kendime değil, etrafımdaki insanlara da güveniyor muyum?
Etrafımdaki insanlar, bana kendimi güvende hissettiriyorlar mı?
Çevremizde cesaretimizi kıracak insanlar vardır, ancak cesaretlendirecek insanlar da vardır, onları arayıp bulmamız lazım.
Eğer ben karşımdaki insana güveniyorsam, yaptıklarında, yapacaklarında onu cesaretlendirebiliyorsam, bana da öyle davranırlar ve kendime de öyle davranırım.
İnsanları gözlemlerken iki sorun dikkatimi çekti; ya hiç düşünmüyorlar ya da çok düşünüyorlar. Öyle çok düşünüyorlar ki, düşüncelerinin anlamlarını kaybediyorlar.
Duydukları, ama anlamını anlamadıkları cümleler söylüyorlar.
Kendi mantık süzgecimizi kullanmıyoruz şeklinde bir sonuç getiriyor bu da bana. Kendi mantık süzgecimizi kullanmıyoruz, olduğu gibi alıyoruz. Yaratıcılığımızı kullanmıyoruz.
Michalengelo için dostu Lorenzo der ki: "Senin yaptığın; güzeli görme sanatıdır!"
Yaratıcılık, güzeli görmektir, görebilmektir, onu tekrar yapılandırabilmektir, olanı olduğu gibi almak değil, içimize almaktır.
Sonuçta bunlar ruhsallıkla ilgili konular ve ruhsallık pratikte olmalıdır, gündelik yaşamda yer almalıdır.
Öğrendiğim ne varsa yarın, hatta hemen bu gece sorgulamaya, irdelemeye başlamalıyım.
...
Antonella Ferrari*
İtalya Kültür Merkezi
Beyoğlu/İstanbul
27/07/2010
-------
Antonella Ferrari, Livorno'da doğmuştur, 25 yılı aşkın bir süredir kişisel gelişim eğitmenliği yapmaktadır. Milano Üniversitesi'nden mezun olan Ferrari, Yaşayan Değerler Derneği’nin başkanlığı ve lider eğitmenliği görevlerini yürütmüştür. 4 kez "Uluslararası Sanat Forumu"nu düzenlemiş ve Radio Internazionale'de programlar yapmıştır. "Özgürlük Şarkısı" kitabının yazarıdır. Halen, Bologna'da yerleşiktir ve oradaki Brahma Kumaris Merkezi'ni koordine etmektedir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

