iletişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iletişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Aralık 2014 Pazar

Neden Başıma Geldi?

neden-5098
Hiç merak ettin mi “bu tipleri nereden buluyorum” diye.
Birbirinden görünüm olarak alakasız, huy olarak alakasız, ama bir özellikleri hepsinde aynı olan kız arkadaşlarım vardı. Ayrı zamanlar, ayrı mekanlar, ayrı tipler, aynı sorun. Nasıl buluyordum o tipleri?

Alakasız bir yerden başka bir soru olacak ama, hiç başına geldi mi: Ne denersen dene karşındakine bir sorunu bir türlü anlatamıyorsun, o da her ne ise sıkıntı yapmaya devam ediyor. Neler denedin neler… Hatta iş büyüdü, artık başkalarından da aynı sıkıntıyı görmeye başlıyorsun, neden insanlar bir olmuş gibi senin karşında?

Çok daha alakasız bir yere taşıyayım konuyu. Vaktiyle bireysel koçluk yapıyordum ve seans bedelim X Lira’ydı. Bir lokma bir hırka karakterimden ötürü X bana çok geliyordu, ama herkes onu öneriyordu. Piyasada seansına 2X alıp başarılı olamayan insanlar varken X bile gayet ucuza denk düşüyordu aslında. Ama neticede X/2 Lira bile alamıyordum. X telaffuz ettiğim kişiler biraz düşünmek istiyordu ve 3X’e başkalarıyla anlaşıyordu. Neden hak ettiğimi alamıyordum?
donttalktome
Cevabıyla devam edecektim, ancak beklemek istedim.

Bu durumu kendince açıklayan, en azından fikir üreten bir okurumu ilk seminerimde onur konuğum olarak misafir edeceğim. kriz@firsatyonetimi.com sizi bekliyor.

1 haftan var :)

Secret, çekim yasası, kuantum gibi belirsiz basmakalıplar değil, en azından ele gelen bir açıklama bekliyorum. Bilgisi olmayan, fikri dahi olmayan ama cevabı merak edenler, 1 hafta bekleyecek.

  but-why-meme-generator-but-why-84103d

21 Eylül 2014 Pazar

Duygularda Reaksiyonlar, İlginç Kafalar

Sohbette göz temasına dikkat ederim. Kim olursa olsun hem bakarım hem de bakılmasını beklerim. Eğitmen ve yazar Kunter Kurt ile sohbet ediyordum. O da keskin bakışlarıyla gözünüzün içine bakan biri. Zaten işini de layıkıyla yapıyor, basma kalıp ifadelerden kaçınıyor ve keyif alıyorsunuz sohbetinden. Bir anısını anlatıyordu, katılımcısından bahsederken de “birlikte ağladık” demişti laf arasında. O bana başka birşeyler anlatmaya devam ediyordu ama birlikte ağlamaya takılmıştı zihnim.

Seminer verdiğim zamanlar, seminerin ilerleyen zamanlarında sırlar dökülür ortaya. Vaktiyle ilişkiler üzerine çalıştığım zamanlarda mesela, katılımcılar geçen zamanla birlikte içlerini açmaya başlardı, ailevi sıkıntılar, travmalar anlatılırdı. Üzücü şeylerdi, ağlarlardı çoğu zaman, bense dinliyordum, o üzüntüleri içimde hissetmiyordum.

Bireysel olsun, kurumsal olsun, seanslarımda da bol bol sıkıntılar konuşuluyor. Keza unvanım kriz çözücü. Ama pek duygusal reaksiyonlara girmiyorum, hatta dürüst olayım, neredeyse hiç!
Tüm dikkatimle dinliyorum, anlıyorum, özümsüyorum, ama anlatanın öfkesini de hissetmiyorum, heyecanını da. İki durumda da duygusunu biraz yaşamasına zaman ayırıp bir sonraki seviyeye çekiyorum.
Ama şüphe işte! Acaba kavgalı seanslarda müşterim ağlarken ben bu kadar objektif olarak uygun muyum?

Hayatta da böyleyim. Metrobüsteyim, gece seferindeyken üst geçitten atılan bir bira şişesiyle 3 metre önümdeki cam patladığında 2 kişi yaralandı, herkes telaş içinde (otobüslerin sık sık taşlandığı zamanlar) ben ise sakindim. Şişe parçalarına baktım, içilip de atılmış. Adamlar yaralı, ilk yardım bilmiyorum… Neticede ultra sakinim, ortamdaki enerjiden kopuk derecede sakin…
Kız arkadaşım belki bir hatamdan ötürü ya da başka birinin başka birşeylerinden ötürü kızgın, ben yine sakinim.
Bu dinginlik mi duygusuzluk mu bilmiyorum.

Bir yanımsa merak ediyor, 200’den fazla şiirim, 400’den fazla yazım var.
Sadece aşık olmaya aşık olduğum için kendimi bildim bileli birilerine ve birşeylere aşık olmuştum. Hep de canım yanmıştı. Bu sebeplerle sanırım, uzun zaman önce duygusal kimliğimden büyük ölçüde sıyrıldım.
Dolayısıyla bu konuda pek de objektif olamıyorum, fikirlerinizle aydınlatırsanız sevinirim.
Gazeteci dostum Daila Maya, geçen gün süper bir şey paylaştı benimle, onunla da bir hocası paylaşmış: “Duyarlı ol, duygusal olma.”


Bu konuları neden tekrar sorguladım peki?
Malum yeni uydumuz üzerinden yayın alıyoruz ve TV’de de frekans ayarı yapmak gerekiyor.
Televizyonla aram pek yok, hatta geçtiğimiz Ramazan Bayramı tatiline kadar çok uzaktık.
Neyse gece frekans ayarı yaptım ve meğer ne kadar çok kanalımız varmış; bolca satış ve dini yayın kanalları ve bolca bir sürü kanal daha.

Bakınırken birinde durdum; teyzenin biri telefonla bağlanmış, “30 yasin, 1 hatim bağışlıyorum hocam” dedi. Sunucu da yaşlı bir mollaydı sanırım, not alıyordu, “inşallah” dedi. Neymiş bu diye izlemeye başladım. Yarım saat daha sürdü program ama bir daha bağış konusu olmadı, dolayısıyla onu hala anlamış değilim.
Telefonlar geliyor veya mesajlar geliyor, bey amca da bunları cevaplıyordu. Saçma bulduğum sorular da oldu, mesela: “Hocam, eşimle birlikte hacca gideceğiz, ama bir aksilik oldu ve eşim benden birkaç gün sonra gelecek. Bir sorun olur mu?”

Hoş bir cevapta bulundu; “Burada karının yanında kalacak olan var mı, eşini buradan uğurlayacak olan var mı, eşinin kafilesinde ona eşlik edecek var mı, orada onu karşılayabilir misin veya senin yerine onu karşılayacak olan var mı? E bunların hepsi varsa dert edecek bir şey yok, sen elele gitmek istiyorsun. 2 gün sabredeceksin, karınla kutsal topraklarda buluşacaksın…”
Ama esas ilgimi çeken başka yorumları oldu. Bazı sorularda zaman zaman gözleri doluyor gibiydi.
Bir adam mesaj yazmış: “Hocam kızım evden kaçtı, biz de çok kötü durumdayız. Başka şehre yerleşmek istiyoruz, uygun mudur?”
Gittikçe incelen ses tonuyla cevap veriyordu:
“Ben de kız evlat babasıyım, Allah kimseye böyle acı vermesin. Ama neden şehrinizi terk ediyorsunuz? Evden isteğiyle mi kaçmış, kaçırılmış mı? Yasal işlemlere başvurdunuz mu? Şehrinizi terk etmektense kızına ulaşmayı denesen daha güzel olmaz mı? Sağlığı sıhhati yerinde mi, sırtı pek, karnı tok mu? Ben de kız evlat babasıyım, evladımız gözümüz…”
Ağlıyordu da bir yandan. Tüm bunlar 1 dakika bile sürmemişti, mesajı okudu, cevaplıyordu ve birden de ağlamaya başladı.
Bunun gibi birkaç şey daha oldu o kısa yarım saat içinde.
Samimi sözler, arayanın hüznüyle hüzünlenebilmesi…
Bu bey amcayı bilmiyorum, beni etkilemişti, o kadar.
Kendi çevrenize bakın, mutluluğunuzla mutlanan, hüznünüzle yanınızda olanlara özellikle bakın.
Sarılın onlara.

18 Temmuz 2014 Cuma

Varsın bekletsin

Bekletilmekten çok hoşlanmasam da sorun etmem. Yanımda kitabım vardır okurum veya telefonum üzerinden çalışırım, yapmam gereken birşeyler vardır. Hiç birşey yapamıyorsam da dinlenirim, keyif yaparım beklerken. Boş durmam yani.
Ama eğer randevum çok geç bir saatte (buluşmaya çok az kala) iptal olursa kötü hissederim. Küfret ama zamanımı çalma diye bir sözüm var buna atfen.

Geçen gün ise rahat bir günümdü. Öğlene kadar görüşmelerim vardı, 16:00da SKYPE seansı yapacaktım. Önceki gün bir arkadaş aradı, bir daveti oldu. O davete uymak için uzak bir semte gittim, seansımı orada sakin bir noktada yaptım. Arkadaşı aradım, 17:30'da buluşacaktık, nedir durum diye. 1 saat sonra filanca semtte buluşalım mı dedi. 1 saat beklemediğim bir bir bekleme çıktı, ama tamam. Sorun değil. 1 saat sonrasında o semtteydim ve 1 saat bekledim otobüs durağında beni alması için. Aradığımda telefonu da kapalıydı. 1 saattir orada bekliyordum, öncesinde 1 saat beklemiştim, zaten o semtlerde bulunma sebebim de oydu (yol 1 saat sürmüştü), kafadan yarım günüm heba oldu. Çok kızdım. Umarım değecek bir sebebi vardır.

Ve sonra irkildim. Hissiyatım saygısızlıktı ama "umarım değecek bir sebebi vardır" dediğimde kast ettiğim neydi? Başına bir iş gelse mi kendimi iyi hissedecektim?

Utandım açıkçası kendimden. Varsın saygısızlık etsin arkadaş, unutmuş olsun, ihmal etmiş olsun, ama başına birşey gelmiş olmasın. Bana kendini başka bir vakit affettirir, yeter ki iyi olsun.

Beklenti ve dileklerinize dikkat edin. Farkında olmadan arkadaşınızın, yakınınızın kötülüğünü istemiş olabilirsiniz.

1 saat kadar sonra SMS'im iletildi ve hemen beni aradı. Oruç sebebiyle rahatsızlanmış, şarjı da bittiği için ilgilenememiş hiç. Nerdesin hemen alayım dedi, eve geldim artık dedim. Özür diledi, o kadar. Küs müyüz dedi, yarım gün borçlandın dedim. Yarım senem feda olsun dedi. Bitti. Gönül dahi koymadım.

Arkadaşımın mide rahatsızlığı, içimdeki bir bencille daha karşılaşmama vesile oldu. Siz de kendi bencilinizi tanıyın derim.

7 Eylül 2013 Cumartesi

Medyanın Sosyali Etkileşimin Hızlısı

Medyanın kelime anlamı iletişim ortamı. Sosyal medya ise bu iletişimin etkileşimini artırıyor, hızlandırıyor.
Geçen gün bir müşterim için 2 yeni personel ihtiyacı doğdu ve bununla ilgili 2 tweet attım, bir blog yazdım ve birkaç da mail grubuna bu blog metnini yolladım.
Sonuç?
Kim olduğunu bilmediğim kişilerin yönlendirmeleri ve referanslarıyla onlarca mail, bir çok CV.
Bunları müşterimin talebine göre eledim ve nokta atışı yaptım, aynı İK'cı dostlarımın yaptığı gibi oldu.
Oysa İK sitelerinden diledikleri performansı alamamışlar, ben de arkadaşlarıma sorduğum zamanlarda, süreçler çok yavaş ilerliyordu.
O sebepledir ki sosyal medya atmosferimde direkt ya da dolaylı bir şekilde bulunan, tanıdığım tanımadığım arkadaşlara teşekkür etmek istedim.
Daha da hızlı daha da etkileşimli ortamlara...

29 Mayıs 2012 Salı

Yaratıcılığa Uzanan İlahi Sihirli Değnek

Zihin üzerine konuşurken, zihin yönetimi, zihin haritalama, serbest çağrışım, inovasyonel düşünme becerileri, yaratıcılık gibi odakları ele alıyorum.
Özellikle zihin haritalama tekniği ve bunu geliştirme sürecimi anlatırken, yaratıcılığı geliştirmenin 3 yolunu paylaşıyorum.


  1. Einstein'ın yaptığı gibi ilişkilendirmek (alakalı ve alakasız şeyler arasında ilişkiler kurmak)
  2. Etkili koçluk ve terapi tekniklerinde ele alındığı gibi saçmalamak (şu an çok mutluyum, çünkü mantıklı olmasa bile rüyamda toprakta yüzdüğümü gördüm)
  3. Çok tasvip etmesem de yalan! Çünkü yalan söylerken kompleks ve kompakt düşünme becerilerinde gelişme oluyor. Tasvip etmesem de yalanın da yaratıcılığı geliştirme becerisini gözledim.
Son seminerimde bir soru üzeirne, bizzat deneyimlemediğim birşeyi eğitimlerimde anlatmadığımı söylemiştim.
Çünkü öyle!
Eğitim kurgularım %100 bana aitken, aktarımlarım da öyle olmalı.
Peki ama ben yalan söylemiyorken neden yalanı anlatıyorum?

Benliğimi daha da geliştirmek için, madem konuşarak iş yapan birisiyim, bu ağızdan kötü birşey çıkmasın düşüncesiyle, 8 aydır yalan orucundayım. Yapmadığım bir şeyi ise eğitimde önermem pek de sağlıklı gelmedi, hele ki sağlıksız bir eylemi önermiş olmak...

Buna bir çözüm tasarlarken aklıma Sevimli Canavarlar (Monsters Inc) adındaki çocuk filmi geldi. Çocukları korkutan öcüler, çığlıklarla kendi şehirlerine enerji sağlıyordu. Ama şans eseri kahkahayı keşfettiler ve çok daha büyük enerji kaynakları oldu.

Peki yalan için de geçerli olabilir mi?

Evet!
Bendeki değişime baktım ve yalandan daha etkili bir yöntem varmış meğer; yalansızlık!
Şeffaflık diye niteleyebilirsek eğer bu durumu, yaratıcılığı geliştirdiği gibi, özü, benliği, ruhsallığı, insanlığı, kendine güveni, başkalarına güveni, yaşamdan aldığımız keyfi, mutluluğu da geliştiriyor, besliyor.
Çünkü şeffaf olan kendidir.
Kendimiz ise özgün varlıklarız. Hayata özgün başlarız, zamanla eklediğimiz paketler sıradanlaştırır bizi.
Özümüz, özgünlüğümüz ise yaratıcılığımızın en hat safhasıdır.
Dolayısıyla yalandan arındırılan bir iletişim, yaratıcılığımızı geliştirmemiz için en sihirli değnektir.

25 Ağustos 2011 Perşembe

Arkadaşlık varken koçluğa ne hacet?

Geçenlerde birisi sormuştu arkadaşlık varken koçluğa ne gerek var diye.
Ona cevabım, koçluk becerilerindeki gibi zihin açıcı, çözüm ürettirici sorgulamalar yapabiliyorsa o arkadaş, ek desteğe çok da ihtiyaç olmadığı yönündeydi.
Ancak aklıma takılmıştı, arkadaşlık varken koçluk neden diye? Koçluğu arkadaşça, arkadaşlığı da koçluk becerileriyle geliştirebilir miyiz diye?
Ve kendime sorduğum bu sorunun cevabı, hayattan geldi.

Bir arkadaşım var; Meryem.
Sevgilisiyle arası çok kötü. Zaman zaman sorunları çıktığında ben destek oluyordum Meryem'e, ancak bir süredir görüşmedik ve o sırada bambaşka etkenler de devreye girmiş.

Bir arapsaçı ki gemici düğümleriyle de bezenmiş bir ilişki.
Arkadaşıyım, dinliyorum. O kafasına ayrılmayı koymuş gibi konuşuyor, bense ilişkisini sürdürmesine yönelik laflıyoruz.
Çünkü öfkeli ve öfke selinde alınan bir karara yönelik kendi adıma yaptığım şey, tam tersi yönde hareket etmek. Meryem de ayrılmaya niyetliyse, sürdürmesi benim fikrim.
Ancak bir ara söyledi ki; "bana objektif olduğunu sanmıyorum. Sevgilimle mutluydum ve sen de hem mutluluğumu istediğin için hem de genelde bu sahneyi gördüğün için devam etmesini istiyorsun."
Açıkçası objektiflik nefes gibi birşey. Havada nefesimiz de vardır, güneş de vardır, ayıramazsınız bunları birbirinden. Dolayısıyla bu karmaşada net olan bir şey yakaladım ki benden objektif olarak yaklaşmamı istiyordu. Ben de madem arkadaş olamadım, koç olayım dedim ve yumuşak sorularla sorgulamalara başladım.
Bu sayede sohbetimizin ilk 1 saatinde kat edemediğimiz yolu, sonrasındaki 20 dakikada aştık ve neticede bambaşka yerlere geldik.
Cevap bulmayan, karşılanmayan bazı duygusal eksiklikleri yakaladık öncelikle, başkasının sunamayacağı, kendisinin besleyebileceği; özdeğer, mutluluk, huzur gibi.
Bu noksanlığın o tarafından ilişkisine yansımasını yakaladık.
Ve güçlü bir ağlama sağladı, rahatlaması yüzünden okunuyordu vs...

Çözemediği sorunların altında yatan daha derin kökler çıkmıştı ve çözülebilecek şeylerdi.
Küçük bazı şeylere yönelik kararlar, kararcıklar aldı ancak iyileşme süreci zaten başlamıştı.
Sevgilisiyle birkaç saat sonrasındaki ilk görüşmesinde, kavga dahi doğmadan, gayet sağlıklı şekilde iletişim kurabilmişti.
Ve daha bunu konuştuğumuz akşam mutluluğu yeniden hissetmeye başladı.

O fark etti ki, gördüğümüz sorunların altında başka şeyler yatabiliyor ve esas onları çözmemiz gerekiyor.
Ben fark ettim ki, arkadaşlığın taraflı yaklaşımını koçluk becerileriyle geliştirebiliriz.

O sebeple Meryem'in eskiden sadece arkadaşıydım,
Şimdiyse hem çok yakın bir arkadaşı hem de koçu oldum.


Siz de ilişkileriniz başta olmak üzere sorunlarınız için arkadaşlarınızdan sorgulattırıcı şekilde faydalanabileceğiniz gibi,
Koçluktan da yararlanabilirsiniz.
Çünkü hem sorunları kavramak hem objektif olmak hem de görünenlerin altındakini açığa çıkarmak üzerine kurulu bir teknolojidir koçluk.

Öyle ki koçun becerilerine göre, sizi bilfiil tanıması şart değil, hatta bazı tekniklerden güç alarak, konunun net olarak ne olduğunu öğrenmeyerek de gizli kalmasını istediğiniz sorunlarınızı aşmanızı sağlayabilirler.

Şimdi, koçluğun arkadaşlıkla ilişkisini sorguladım. İlk fırsatta da koçluğun yaş, uzmanlık, doktora, profesyonellik, akademisyenlikle ilişkisini paylaşacağım ya da ilişkisizliğini diyelim:)

24 Şubat 2011 Perşembe

Vaka-i Aşk @ Aralık


Belki de daha önce bahsetmeliydim, ama unuttum işte. Eğitmenlerimden ve ekip arkadaşım, mentorum Derya Akkaya ile birlikte sunduğumuz bir seminer var; Vaka-i Aşk.
Teşvikiye'de Aralık Derneği'nde verdiğimiz bu seminerlerde, klasik ve klişe ilişki yönetimlerinden ziyade, aşk olgusu, dinamikleri, erkeklik, kadınlık, erkeklerin gözünde kadınlık, kadınların gözünde erkeklik gibi konulara, karşılaştırmalı açılarla bakıyor, birlikte ele alıyoruz.
Benim açımdan işin en keyifli kısmı, bir gün öncesinden Derya ile yaptığımız küçük prova-sohbetler. Yakında bunları videolaştırarak paylaşmayı da düşünüyoruz, ama bir sır, ok?
Katılımcıları konuşturmaya yönelik bir uygulama söz konusu tabi ki. O sebeple, belki semineri sunan konumdayız, ancak duyduklarımdan ötürü not defterimi de sık sık elime alıyorum.
Mesela partnerimizle ilişkimizde, iletişimimiz ne boyutta? İletişimimizin içeriği nasıl? Hangi sözcükleri duymaktan hoşlanıyor ve hoşlanmıyoruz? Hangi sözcükler sık dökülüyor ağzımızdan?
Sevdiceğimize sevgimizi nasıl ifade ediyoruz? Bize nasıl ifade etmesini bekliyoruz?
Mutluluktan ne anlıyoruz?
Bu ve benzeri sorgulamalarla kendimizi, kendi özellerimizi keşfediyoruz.
Farkında olmadan süre gelen bir şekilde özel davranışlarımızı sıradanlaştırmış olabiliyoruz, değil mi?
Eğitmenlerin koç oluşundan ötürü, sıklıkla da koçluğa geliyor tabi konuştuklarımız. Mutsuz olduğumuz şeyler aklımıza geldiğinde, beklentilerimizi sorgulamamız gibi.
Geçen hafta, zor erkek tiplerini konuştuk; çapkın, işkolik ve kıskanç erkekler.
"Şöyle şöyle yapın, sevgiliniz düzelir" mantığından arınarak, mevcut koşullarda nasıl daha verimli bir ilişki yaşanır, bunun üzerine konuştuk. E bir işkolik olarak, kısa süre öncesine kadar gayet kıskanç birisi olarak da bol bol konuşma fırsatım oldu. Çapkınlık mı? O genlerimde var zaten.
Bu hafta ise aşk sözlüklerimizin üzerinden gittik, belirli belirsiz durumlarımızı biraz belirginleştirmeye, verimli hale getirmeye yönelikti.
Önümüzdeki hafta, 3 Mart, çarşamba günü ise Gardırop Sırları'nı konuşacağız.
8 haftalık bu programda her hafta ayrı bir konuyu işliyoruz.
Çarşamba öğlenleri, Teşvikiye'ye gelmek, aramızda bulunmak için buraya tıklayarak iletişime geçebilirsiniz.

21 Ağustos 2010 Cumartesi

Hhhğhaaaaaayyyyyyt


Garip sahnelere tanık oldum bugün.
Taksim'de bir gönüllülük toplantısına gidiyordum.
Yürürken "Ho, ho..." sesleri duydum, hani filmlerde gördüğümüz, sığır güden çobanların seslenişi...
Bir abimiz dalmış gitmiş, tramvay rayları arasında yürüyor. Arkasında da tramvay, zilini çaldıkça çaldı, ama abimiz duymadı, haliyle raylarda yürümeye devam ediyordu.
Herkes dönüp abimize bakıyordu, bu sığırcı amcalar da "ho, ho"luyordu.
Tam adamların sesindeki rezil edici ifade ve abinin yüzündeki şaşkınlıkla bezeli, rezil olmuşluk ifadelerine bakınırken ben, "Hhhğhaaaaaayyyyyyt!" gibi bir ses duydum.
Az önceki elemandan ötürü yavaşlamış, ama seyrine devam edecek tramvaya, kaçak olarak binecek bir "abi", basamaklara oturmuş bir "ufaklık"a, çekilmesi için sesleniyordu anladığım kadarıyla.
Garip bir güne başlangıcın getirdiği, garip ortamlarda, garip insanların, garip seslerle, garip iletişimleri...

23 Temmuz 2010 Cuma

"Neden Ben Yapmak Zorundayım?"

Kişisel gelişimle ilgilensin ya da ilgilenmesin, birçok danışanın ağzından, konuda yazan bu cümle çıkıyor, bazı sorunlar anlatılırken...
Mesela iş ortamı, aile içi iletişim, yatak sorunları, öğrencileriyle iletişim...
Yaklaşım benzer; "ben bu sorunun çözümü için gayet çabaladım, şimdi sıra onda" ya da bazen bu tutum, "ben neden çabalayayım, problemi ben başlatmıyorum ki..." gibi de ifade edilebiliyor.
Konu bizim için ne kadar önemli olursa olsun, onun çözümü için ya çaba sarf etmek istemiyoruz ya da bizimle beraber tüm paydaşların da eşit efor harcamasını istiyor, aksi halde adım atmayacağımızı dillendiriyoruz.
Bir danışanım, eğer sorun yaşadığı eşi de çaba sarf etmezse, koçluğu kesme pazarlığı yapmıştı ve zaten kestik:)
Son görüştüğüm kişilerden birisi, sorunlu iletişimi olan kişiyle çalışmamı istiyordu ısrarla, zira kendi üzerinde çok çalışmış, benden önce çalıştığı koç, danışman ve terapistler de kendisiyle çalışılması gerektiğini düşündüğü için, onları başarısız bulduğunu söylemişti.
Konuşma ve sorgulama sırasında yaşadığı sıkıntıların mimarının bilinçsiz bir sebeple kendisi olduğu sonucuna vardık(!), ancak yine de koçluğun kendisi ile değil, diğer kişiyle yapılmasını istediğini, çünkü kendisinden çok yorulduğunu, sıkıldığını söylüyordu sık sık.
Bugünkü bir çalışmada ise; iş ortaklarının yaklaşımlarından ve adeta kendisinin hevesini, cesaretini kırma çabalarından konuştuk bir dostumla. Artık onlarla pek bir paylaşım istemiyordu, "herkes kendi işini yapsın, yeterli" hallerindeydi yani... Ama diğer taraftan, işleri de iletişim üzerine kurulu:)
Adımlarını büyüterek gelişmek ve vazgeçmek arasında sürüncemeye giren bir süreçteydi yani.
Ancak ikisinde de, hatta daha fazlasında da sabit olan birşeyler vardı.
Mesela bu dostumun iş arkadaşıyla yaşadığı problem, yakın bir arkadaşı ve patronuyla da yaşadığı bir problemdi, sevgilisiyle de babasıyla da... Babasının, dedesiyle vaktiyle yaşadığı problemlerin tam tersiydi belki, ancak benzer kaynaklardı problemleri, zira tam tersi(!) 
İlk örnekte ise danışanımın çocuğuyla ilgili şikayeti, kocasında da başka şekilde gösteriyordu kendisi. Sorgularken babasından da aynı konuda sıkıntıları çektiğini ve enteresandır (!) ilk kocasından da... Sorgularken ve kendi hayatını yorumlatırken annesinin de babasıyla yaşadığı sıkıntıları hatırlamıştı; sanki "hık" demiş aynı/benzer burunlardan düşmüştü bu sorunlar:)
Ancak burada "benim sorunum değil" veya "sorun sende/sensin" mantığının bizleri bugüne getirdiğini düşünecek olursak, aynı eylemlerin aynı sonuçlar doğurmasına dair ilahi kanuna varmaz mıyız?!?!
Eylemin öncesinde yatan düşüncede küçük bir değişiklik yaparak, "bu sorunda benim de payım olabilir mi?" gibi bir sorgu, bizi biraz daha etkili çabalara, eylemlere yöneltebilir belki:)
Zira dostumda ulaşılan sonuç buydu ve kendisine teşekkürle biten bir sohbet oldu.

22 Temmuz 2010 Perşembe

"Ama beni dinlemiyorsun ki... :("

Bir süre önce gördüğüm bir rüyamı paylaşmak istedim.
Karşımda tanıdık birisi vardı, çok muhabbetimiz olmamıştı ama az-biraz beni etkilemiş birisi...
Neyse, bu kişi gerçekte uluslararası bir firmanın yöneticisi ve Türkiye'deki bazı önce sosyal çalışmaların da icra edicisi, ancak rüyamda karanlık bir insan gibi tipi vardı, arkasında da iki adam(!).
Şu an hatırlamadığım bir konuyu tartışıyorduk ve bana, sorunumu niye masaya yumruğumu vurarak çözmek yerine, karşı tarafı ikna etmeye, onunla/onlarla iletişim kurmaya çalıştığımı anlamadığını, bunun saçma olduğunu... empoze ediyordu.
Ben de haliyle düşüncemi savunuyordum, artık iletişimci olmak istediğim vs...
Ama lafları hep ağzıma tıkıyor, sözümü kesiyor, söylediğim hiçbirşeyi de kaale alıp dinlemiyordu...
Derken sinirlendim ve "dinlemeyeceksen anlatmam abi!" diye çıkıştım ve sustum akabinde de.
Bunun üzerine o da sustu ve "dinliyorum o zaman" dedi. Ben anlattım, anlattım, mantıklı noktalardan yürüdüm ve ondan da başıyla onaylar alıyordum. Her sözüm bitti ve sustum.
Bana "bitti mi?" diye sorar sormaz kaldığı yerden devam etti konuşmasına. Resmen benim konuştuğum süre boyunca "pause" (teyplerdeki bekleme tuşu) tuşuna basılı kalmış ve sonrasında "resume" (devam etme) etmiş gibiydi.
Ben de bunun üzerine "ama dinlemiyorsun'" diye hömkürdüm, köpürdüm, vs...
Size de çok tanıdık gelmiyor mu?
Ne konuşulduğunun, kimler arasında konuşulduğunun bir önemi yok da, nasıl konuşulduğu...
Ve "dinle beni" denince, karşı tarafın biraz saygı (!) ile susup bizi dinlemesi ya da öyle gözükmesi...
Dinlenmek, dinlenmemek,... Proaktif (hayatının kontrolünü mümkün olduğunca kendi elinde tutan/tutmaya çalışan) yaşayan birisi için bundan ziyade kendini ifade etmek, edememek...
Tabi, karşı tarafın beni dinlemediği sırada, ona bunu emir kipleriyle dile getirmenin bir çözüm getirmediğini öğrenmenin yanında, bir de ders çıkarayım kendime dedim.
Bunu düşünürken, bir bilgelik sözü ilişti aklıma;
"Eğer sen bilgiyi yeterince açık ifade edemiyorsan, onu henüz özümsememiş, benimsememişsin demektir."