insanlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
insanlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Aralık 2014 Salı

Hülyanın Eteğindeki Sermaye

Kurtuluş Savaşımızla ilgili birçok efsanevi bilgi tüylerimi diken diken ediyor, ama en çok cephe dayanışması aklımda. Düşman cephe Anzaklarla yardımlaşma, öyle ki bazı cephelerde Yunan-Türk yardımlaşmalarını bile duyduk, okuduk.  Atalarımız bir mesaj veriyor: düşmanına bile onurla yaklaşacaksın.
Belki de temel değerlerimden biri insanlık olduğu için bu konuda hassasım.

asagilamak
CHP, MHP’yi Ce Ha Pe, Me Ha Pe diye okuyan eski başbakan (yenisini dinlemedim bu konuda) onları küçültüyor muydu yoksa zihniyetindeki alfabenin etkisinden mi öyle söylüyordu bilmiyorum. Ama AKP ve AK Parti arasındaki farkı biliyorsundur. Partililer ve parti karşıtlarının belirteci gibi bir şey.
Eski başbakanın ilim irfan paylaştığı, ileri demokrasi söylevleri de yüzünün ekşidiği, kavgadaymış gibi pozlarla gazeteleri süslüyor. Gülümsediği fotoğraflar o haberlerde kullanılmıyor.  Beden dili diye bir şey bilmeyen, öğrenmeye de gerek görmeyen CHP başkanı ise zaten tek tip model.
Küçültme, onursuzlaştırma, aşağılamaya siyasi bol örneğimiz olsa da devam edelim.
Beğenmediğimiz hallerde de böyle paylaşım yapıyoruz, bizzat halk olarak. Az önce Facebook’ta gördüm bu görseli. İçeriğine girmeyeceğim, ama amacını belli eden bir görsel seçimi, beni bu blogu yazmaya itti.
2014-12-14-23-20-16
Eski Kainat Güzelimiz Hülya Avşar’ı pek sevmesem de biliyorum belki de yüzbinlerce pozu vardır, iyi-kötü, neşeli-sarhoş, seksi-paçoz… Ama birinde dekolte kazası diğerinde ise spor yaparken alınan iki poz ile bu paylaşımı yapmak, kesinlikle bilgilendirme onursuzlaştırıcı şekilde değil tahrik!
Bu paylaşımları yapan ve yorumlayanlar acaba milli voleybolcumuza otobüste yapılan saygısızlıkta kızmadı mı?
Atletlerimizden birinin göğüs taytından ötürü yapılan milletvekili yorumuyla dalga geçmediler mi? Plajda bikinilerle, sokakta minilerle rahatça gezilemediği için kızarken, tenis gibi güzel bir spordan edinilen bir fotoğraf karesini bilerek servis ne derece tutarlı?
Bu Tarz Benim programını izledim çeşitli zamanlarda. Meşhur itin kıçına sokma seanslarına tanık oldum. Beğenilmiyorsa yarışmacı, vay haline! Gerçi es geçmeyelim, aynı programda yarışmacıyı beğendikleri zaman da göğün üzerine çıkarıyorlar. Mizacımızın özeti gibi sanırım.
Ama merhamet, onur, ahlak gibi değerler soyumuzda da kültürümüzde de tarihimizde de barbarlıktan çok daha güçlü!
Siyasetten pek bilmediğim bir kimlikten örnek vereyim: Bülent Ecevit. Sayın ifadesini bize getirmiş kişi, onunla dalga geçen siyasilere bile sayın diye hitap etmiş, parti içinde sıkıntılar olduğunda bile saygısından ödün vermemiş. Sanırım bu yüzden hatırladığım başbakanlığı dönemine kızsam bile saygıyla anabiliyorum.
mazhar özkan
O Ses Türkiye’yi izliyorum bazı akşamları. Mazhar Alanson ve Özkan Uğur’u görebilmek için. Aralarındaki atışmalara bayılıyorum, diğer jüri üyelerine lafları bile çok hoş. Beğenmedikleri şarkıcıları bile onurlandırıyorlar ve bunlar sadece Mazhar-Özkan üstatlar değil, her jüri üyesinin genel tutumu.
Beğenmediğin durumlarda muhatabını ezebilirsin, an geçer.
Ama beğenmediğin durumu onurlandırman da mümkün; dost edinebilirsin.
Daha önce bir bloğumda bahsetmiştim sanırım; Muhammed Peygamber sahabelerle gezerken yol kenarında bir köpek leşi görürler. Herkes iğrenirken o; “Rabbim dişlerini ne güzel yaratmış” diyebilmiş.  Bu kıssadan etkilendiğim için keskin gözlerimle pilates hocalarının nanometrik basenlerini değil şişman insanların güzel yüzlerini görebilmeye başlamıştım.
iaidoJapon Kılıcı (iaido) hobilerimden birisi. Yaygın görüşe göre felsefesi düşmanını tek hamlede öldürebilmektir diye özetleyebiliriz. Vaktiyle işimde de kullandığım bu felsefe sayesinde köşeye sıkıştırılan bir mikro-KOBİ müşterim, Türkiye devi bir firmadan tazminat kazanmıştı. Yedik onları!
İaido sanatında ileri düzey felsefede ise kılıca dokunmazsın bile. Düğşman gelir ve ya dost olur ya da kendi gider. Bunu özümsediğim için başka bir KOBİ müşterim köşeye sıkıştırılmıştı ve stratejik ortak statüsüyle masayı terk etti; cirosu tek hamlede 3,5 kat artırıldı, ödeme vade 1/3 yapıldı, 0,5milyonluk bakiyesi ödendi ve daha bir sürü kazanım oldu. Onu ezmeye gelen dev firma, onur ve güven duygularıyla karşılandı, sonuç zafer!
Kılıç ve merhameti bir arada sunan bir kıssa paylaşayım ister misin?
Kılıç acaba ustasının enerjisini alır mı diye merak edilmiş ve hırçınlığıyla meşhur bir ustanın elinden çıkan bir kılıç alınmış. Bir de merhametli, herkese iyi niyetli, kibar yaklaşan bir ustanın kılıcı alınmış. Yaprakların bolca aktığı bir nehirde iki kılıcı da saplamışlar. Yapraklar bir kılıca gelerek ikiye ayrılırken, diğer kılıca yaklaşan yapraklar kılıcın kenarından geçiyormuş. Tahmin etmişsindir kimin kılıcı olduğunu.
Merhamet, onur ve ahlak temel ulusal değerlerimizden ve bu beşeri sermaye seni daha da güçlü kılar.
Beğenmediğin durumlarda hoş bir şey göremeyebilirsin, görmek istemiyor da olabilirsin. Karşıtlığını korumak istiyor olabilirsin.
Ama ahlakı bırakmamalısın!
barış2

20 Temmuz 2014 Pazar

Gördüğün Sorundan Sorumlusun

Bir gün sabahın erken bir saatinde park kenarında bekliyordum. Kabataş İskelesi'nin yanındaydım, otoparkın hemen arkasında.
Biraz erken gelmiştim ve dolanıyordum.
Asfaltın üzerinde kıvranan birşey gördüm: iki parmak uzunluğunda bir solucan.
Ağaçların gölgesinde duruyordu, ama güneşin hareketine baktım ve solucan en fazla 10 dakika içinde ortada kalacak, güneş tarafından kavrulacak.
Özellikle o günlerde "gözlemcilik" üzerine kafa yoruyordum, kimsenin hiçbir şeyine karışmamalıydım. Solucana da karışmamalıydım, ölümü onun kaderinde.
Ama sonra birşey fark ettim; ölecek, o belli, ama neden?
Toprağa sığınamadığı için ölecekti, güneşe karşı açıkta kalacaktı.
Peki toprağa neden sığınamıyor?
Çünkü benimle aynı familyadan olan bir tür, insan, kendi rahatı için toprağı asfaltla kaplamıştı.

Demek ki başkalarının açtığı bir sorunun çözümü için sorumluluğum var; aldım solucanı ve rahatça yol alabileceği, güneşten uzak bir toprağa koydum.

Ortadoğu'ya barış mı getirdi bu kahramanlığım? Hayır! Somali'deki açlığı mı çözdüm? Hayır! Ülkemizdeki kutuplaşmayı mı giderdim? Hayır!

Ama birşey fark ettim o gün; bir sorun görüyorsan, sorumluluğunu almalısın! Tüm çabalarım da kendimce gördüğüm sorunların çözümüne yönelik çabalıyorum; hukuk sistemi, yönetim sistemi, psikoloji...

Ama kendimden bahsetmek için değil, bir dostumu anlatmak için yazıyorum bu yazıyı.
Kendince bir sorun görüyor, ustaların elinden tutulmayan çıraklar, aktarılmayan beceriler. Oysa kültürümüzde sanat da zanaat de ilim de irfan da usta-çırak ilişkisiyle yürümüş tarihimiz boyunca.
O da bir ufak adım atıyor, usta-çırak ilişkisini tekrar başlatmaya çabalıyor.

2 tane kriter seçiyor kendisiyle yürüyecekler için:
Görüşü ne olursa diğer her türlü görüşe saygı duyacak, tartışabilecek, dinleyebilecek, varlığını kabul edebilecek kişiler olmalı bu ekiptekiler.
İkinci hata ise en büyük hayalim; hata yapma özgürlüğü! Hata yapa yapa öğrenebildiğimizi birilerinin gerçek örneklerle anlatabilmesi gerekiyor.

Efendim, bahsettiğim dost Ömer Ekinci. Güya konuşmacıyım ben, onun yanında solda sıfır kalırım. Girişimcilikte kıyaslamıyorum bile birbirimizi. Hele bir de zengin çevre. Gönlü o kadar zengin olunca çevresi de gayet zengin oluyor insanın.
Bir düğüne 100 kişi toplanmazken onun önderliğindeki iftara 100den fazla kişi katıldık.

12 Yıldız da az önce bahsettiğim projenin ismi. Gençler ilk yıl çıraktı. İkinci yıl yeni bir çırak ekip kuruldu ve eski çıraklar kalfa oldu.
Bu sırada başka illerdeki temsilciliklerin haricinde sanırım yurtdışına da açıldılar.

Ne yapıyorlar?
Çok kötü şeyler yapıyorlar, geleceği değiştirmek için çok kötü şeyler yapıyorlar. Herşeyin başında "insan" olduğumuzu hatırlatan bir bağ kuruyorlar.
Kendinden ziyade toplumu düşünmen gerektiğini fark ettiriyorlar.
Kardeşliğin tekrar doğabileceğine dair ümit aşılıyorlar.
Onlara bir gün kombo bir eğitim vermiştim, sabahtan akşama kadar çeşitli eğitim ve seminer kalemlerimi art arda paylaşmıştım ve o gün tek seferde 30 kadar kardeşim olmuştu. Bu da "abilik" sorumluluğu getiriyor ister istemez.

Bu güzel insanlar işleri büyüttüler, televizyona da çıkmaya başladılar. TRT OKUL'da Gençler Uçuyor diye bir program, cumartesileri 22:20'de yayınlanıyor. Her hafta da yine toplum için ayrı örnek olabilecek birileri çıkıyor programa.

En sevdiğim filmlerden bazılarının yönetmeni, yapımcısı, başrol oyuncusu Aamir Khan'ı davet etmeye niyetli Ömer. Dün düşündüm, çok süper olurdu Aamir gelse bizim topraklara...

Neyse, başkasından bu kadar bahsetmek yeter. Aslında onlardan ne kadar bahsetsem az kalır.
Naçizane önerim onları takip etmeniz, örneklerine göz atmanız. Bakarsınız iş dünyasının gerçekleri arasında sıkışıp kalmış insanlık, başkalarının sorumluluğunu almak ve örnek olmak gibi güdüleriniz canlanır.

Ve belki birgün "gerçekler" değişir, barış gelmeyen yerlere barış yolları bulunur, açlıktan kıvranın ekmek yapması sağlanır, kutuplar kendiliğinden giderilir...
Daha iyi bir dünya için gördüğün sorunun çözümünden sorumlusun. Kalk ve birşey yap!

16 Mayıs 2014 Cuma

Neden Kaptanlar Gemiyi En Son Terk Eder?

Komşusu açken tok yatmayan bir soyun devamıyken, hangi ara pişkinleştik?
Görmezden gelmeye çalışsam da kötü bir basın açıklaması gördüm bugün; malumunuz Soma Faciası.
Kızgınlığım sebebiyle maksadı aşan bir şey yazmaktan çekiniyorum. Sadece birşey beni ürküttü: insanlık!

Yaşam odaları zorunluluğu üzerine konuşulurken bir soru soruluyor; "Madem odalar yoktu, nasıl o insanları aşağı yolladınız?"
Muhatap ise yanındaki yöneticisine döndü ve ona sordu; "Böyle bir şey kanunda var mı? Ben bilmiyorum, sen biliyor musun?"
Beden dili, ses tonu, mimikleri gayet açıktı; "ben sorumluluk kabul etmiyorum". Senin yanındaki insanın sorumluluğunu almanı askerde bile öğretmediler mi diye merak ediyorum, henüz askere gitmemiş biri olarak. Hele ki sen onların işvereniysen...

Daha iyi bir yarın istiyorsanız, içinde bulunduğunuz düzenin sorumluluğunu almanız gerekiyor, bunu neredeyse her öğretide söylerler.
Komşumun başına birşey geldiğinde, mahallemde bir sorun olduğunda, şehrimde yapılması gereken birşeyler gördüğümde, ülkem için birşey istediğimde ve gezegenimde... Üzerimde bir sorumluluk görüyor ve "daha çok çalışmalısın Mustafa" diyorum sırf bu yüzden.

Ve şükür ki sadece ben değilim böyle düşünen. İçinde bulunduğu ortamın sorumluluğunu alan milyonlarca olmasa da bolca güzel insan da var.

Çok sevdiğim bir abim var; Suat Gözelekli. İş ortamlarından tanıştığım birisi ve personeliyle yakınlığını görünce, hizmetlerindeki kalite ve özeninin sırrını görebilmiştim. Aslına bakarsanız bu konuyu da başka bir yazı için taslakta tutuyordum, ama işte basın bültenini izlerken birden aklıma geldi.
Suat Abi'nin ofisinde geçenlerde vahim bir durum olmuş.
Ofise geldiğinde kapısı açık ve üzerinde polis bandı: Olay Yeri! İçeriden polis telsizleri sesleri geliyor. Haliyle telaşa kapılmış, “bizim çocuklara bir şey mi oldu?”
Polis bandından yavaşça sokulmuş ofisine, telsizin bulunduğu salona kadar kimse yok. Ama sonra salona bakmış, toplantı salonuna kafasını iliştirince şok: 1 Nisan!
O bana bunu anlattığında, "bizimkiler aklımı başımdan aldı" diyordu.
Benim ilgimi çeken ise onun işini, iş yerini değil, "bizim çocukları" düşünüyor olması.

Varlığın için teşekkürler Suat Abi ve Suat Abi gibi güzel insanlar!
Fotoğrafın üzerine tıklayarak sağ üstte Suat Abi'nin sorumlu hissetmenin verdiği korku dolu bakışını ve ona şaka yapan Empati Tasarım ekibini görebilirsiniz.

Karanlığında gözünü kapatanların nur içinde uyanmaları dileğiyle...

Ha bu arada: Neden bir geminin en son kaptanı gemiden ayrılır? Tayfanın sorumluluğu sırtında olduğu için!

11 Kasım 2013 Pazartesi

Randevulaşmak üzerine

İşim gereği, merakım gereği mütemadiyen çeşitli insanlarla randevulaşıyorum.
Kimi zaman benden talep ediliyor, kimi zaman ben randevu veriyorum.
Dikkatimi çeken birşey oldu; talep eden bensem ve görüşmek istediğim kişi üst rütbeli birisiyse, süreç çok hızlı akıyor, hatta ben geç cevaplamış oluyorum mailleri.
Mesela bir firmanın insan kaynakları sorumlularından birisiyle görüşmek için mail atıyorum, en erken bir haftada orta halli bir cevap alabiliyorum.
Ancak çok daha büyük bir firmanın dünya başkanına mail atıyorum, daha o saat cevap aldığım gibi hemen akabindeki haftaya randevulaşıyoruz.
Geçen hafta dünyanın en büyük teknoloji firmalarından birinin 67 ülkeden sorumlu başkanına kahve içmek istiyorum diye mail attım. 15-20 dakika içinde cevap geldi ve saat dolmadan randevulaştık.
Az önce de Türkiye'nin en büyük lojistik firmalarından birinin yönetim kurulu başkanına mail attım, buluşmak için.
4 dakika içinde asistanıyla görüştük ve haftaya görüşeceğiz.
Oysa orta düzey ve altı bir yönetici ile görüşmek isteseydim bekle babam bekle...
Rütbe büyüdükçe tevazu artınca, daha bir tatlı oluyor.
Not: burada iş yükünü de dikkate almakta fayda var tabi. Ancak görüşmek istediğim kişiler de pek boş değiller, dolayısıyla bir kahveye kimisi anında vakit ayırabiliyor kimisi 40 gün sonraya.
Buradan maillerine hızlı, benden bile hızlı dönen herkese teşekkür ediyorum.
Beni de daha özenli olmaya teşvik ediyorlar.
Umarım başkalarına da örnek olabilirler.

1 Mayıs 2013 Çarşamba

1 Mayıs İnsanlığı Düşündürtüyor Yine

Kafelerde, restoranlarda çok sık vakit geçiriyorum, o sebeple de çalışan kitle içinde sanırım en sık muhatap olduğum kesim, garsonlar.

Zaten gözle görülür bir özen gösteririm garsonlarla iletişimime. Hatta bir gün garson sakarlık yaptı ve sütü telefonumun üstüne damlattı. Kulaklık çıkışına denk gelen süt, hoparlörümü bozdu. Garson çok kötü olmuştu, ben onu sakinleştirdim. Yapacak birşey yok, kasıtlı da yapmamış zaten... Birçok iş yaptım ama insanları tanımamı, gözlememi sağlayan en etkili işlerden biri garsonluk olduğu için bende etkisi büyük, eski bir garson olarak da garsonlara özel bir özen gösteririm.

Çalışma hayatına 7 yaşında giren bir babanın oğlu olarak ben de çok küçük yaşlardan beridir çalışmaya başlamıştım. Belki ciddi bir mesaiye ergenliğin sonlarında ancak başladım, ancak bugüne kadar birçok pozisyonda ayak işlerinden yöneticiliğe birşeyler yaptım.
Hmm, kaba bir özet yapacak olursam, birçok ofisboyluk (ayak işleri, tahsilat işleri vs) yaptım, önmuhasebecilik, muhasebe somluluğu yaptım, finans destek personeliydim, su tesisatçısının yanında da çalıştım, nakliye firmasında ofisi koordine ettim, anketler yaptım evleri ziyaret edip, ticaret odasının taleplerine göre ofisleri ziyaret edip raporlar tuttum, eğitim firmasında satış personeli oldum sahada bilgilendirme çalışmaları yaparken ayağımdaki nasırlar bile şekilden şekle giriyordu, planlama sorumlusu oldum yazılım firmasında, araştırma firmasında bilişim sorumlusu oldum, bir bilişim firmasında da bölge müdürünün asistanıydım. Hatta dağların arasında bir at çiftliğinde barkeeper'lık da yaptım; garsonlukla barmenliğin berbat bir karışımıydı. Haftada 7 gün, 07:00-22:00 arası mesai ve üzerinden kaç yıl geçti, hala maaşımı alamadım.

Son patronlarımdan biri sağolsun ağır mobbinge maruz bırakınca, nasıl patron olunur göstermek üzere kendi girişimime yoğunlaştım ben de...

Bugün emekçinin bayramı, ama haberlere bakıyorum. Biliyor musunuz, gün geçtikçe daha çok düşündürüyor gelişmeler...

Mesela Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç'ın tweeti:
Bunun açıkçası "Atam izin değil, çalışıyoruz" gibi pankartlar hatırlıyorum geçmişten. Ondan ne farkı var? Ama bu mesajı "karşıt görüşün bir cümlesi" diye değerlendirmek yerine direkt tepki verildiğini düşünüyorum.

Tabi burada ne işçi sınıfının (!) yanındayım ne de lordlar kamarasının (!)
Zaten herhangi bir sınıfın varlığına inanmıyorum.
Aklıma İsa'nın hikayesi geldi.
Hani orucundaymış, dağdaymış da köyüne geldiğinde biri gelmiş ya yanına. Demiş: "İsa koş, koş. Zina yapan bir kadını yakaladık, recm edeceğiz(taşlayarak öldüreceğiz)."
İsa da gitmiş, ahali toplanmış, taşlayacaklar, İsa'dan onay bekliyorlarmış.
İsa da almış eline bir taş. Havaya kaldırmış ve demiş, "İlk taşı, günahsız olanınız atsın".

Hangi taraf uygun?
Biber gazıyla insanı boğan polis mi, yoksa bize izin vermek zorundasınız diyerek reddedilince orayı burayı yıkan demokratikler mi?
Kendimizi insan görmedikçe, bir sınıfın mensubu oldukça, o sınıfı savunacağız haklı olarak.
Ama ben kendi sınıfımı savunurken, sen de kendi sınıfını savunmak zorunda kalacaksın haklı olarak.
Ve bu savunma sürecinde ikimiz de beynimizden önce elimizi çalıştırmaya yelteneceğiz, çünkü insan olduğumuzu unutmuşuz, sınıfların üyeleriyiz artık.
Gel zaman git zaman, ya şiddet ya baskı ya anarşi ya kaos...

Peki kim haklı?
Bu sorunun cevabı yok, çünkü sorunun zemini çürük...
Tüm haklarımdan feragat ediyorum.
Madem ki insanlığı görmek, bana da insanca yaklaşılmasını istiyorum...
O hâlde ben de tüm haklarımdan feragat ediyorum. Haklı bulmayabilirsiniz beni. Sınıf da görmeyin lütfen.
Yeter ki insan görün, insan olun.

Çünkü ben falanca ırktaysam, filancalıysam, falan dindensem, falanın oğluysam, filancanın abisiysem, filanca firmanın kurucusuysam, falanca tekniğin uzmanıysam, ... Bana değil, onlara bakarsınız.
Ama ben insanım.

Ufak bir paylaşım daha yapayım. Vaktiyle dünyayı ikiye ayırırdım; Türkler ve diğerleri.
Sonra bir gün, bir anket firmasındayken karşımdan bir arkadaş geçti. Aklımdan geçen DTP'li olduğuydu. O günlerde DTP ya da HADEP falan vardı işte.
DTP'li, Tuncelili, Kürt, Ahmet!
Sıra hala onun insan olduğuna gelmemişti zihnimde.
Kendimden utandım.
Yunus Emre'nin hemşehrisiyim ve o dememiş mi?

"Yaradılanı sev,
Yaradandan ötürü"

Ben kimim ki yaradılmışlardan birini etniğine, iline, görüşüne göre sınıflandırıyorum?
O günden beridir kendimi de insan olarak, farkında bir şekilde insan olarak görmeye odakladım, karşımdakini de...

Siz nesiniz peki?
Siz de insan mısınız? İnsanlara da insanca yaklaşıyor musunuz?

29 Mayıs 2012 Salı

Yaratıcılığa Uzanan İlahi Sihirli Değnek

Zihin üzerine konuşurken, zihin yönetimi, zihin haritalama, serbest çağrışım, inovasyonel düşünme becerileri, yaratıcılık gibi odakları ele alıyorum.
Özellikle zihin haritalama tekniği ve bunu geliştirme sürecimi anlatırken, yaratıcılığı geliştirmenin 3 yolunu paylaşıyorum.


  1. Einstein'ın yaptığı gibi ilişkilendirmek (alakalı ve alakasız şeyler arasında ilişkiler kurmak)
  2. Etkili koçluk ve terapi tekniklerinde ele alındığı gibi saçmalamak (şu an çok mutluyum, çünkü mantıklı olmasa bile rüyamda toprakta yüzdüğümü gördüm)
  3. Çok tasvip etmesem de yalan! Çünkü yalan söylerken kompleks ve kompakt düşünme becerilerinde gelişme oluyor. Tasvip etmesem de yalanın da yaratıcılığı geliştirme becerisini gözledim.
Son seminerimde bir soru üzeirne, bizzat deneyimlemediğim birşeyi eğitimlerimde anlatmadığımı söylemiştim.
Çünkü öyle!
Eğitim kurgularım %100 bana aitken, aktarımlarım da öyle olmalı.
Peki ama ben yalan söylemiyorken neden yalanı anlatıyorum?

Benliğimi daha da geliştirmek için, madem konuşarak iş yapan birisiyim, bu ağızdan kötü birşey çıkmasın düşüncesiyle, 8 aydır yalan orucundayım. Yapmadığım bir şeyi ise eğitimde önermem pek de sağlıklı gelmedi, hele ki sağlıksız bir eylemi önermiş olmak...

Buna bir çözüm tasarlarken aklıma Sevimli Canavarlar (Monsters Inc) adındaki çocuk filmi geldi. Çocukları korkutan öcüler, çığlıklarla kendi şehirlerine enerji sağlıyordu. Ama şans eseri kahkahayı keşfettiler ve çok daha büyük enerji kaynakları oldu.

Peki yalan için de geçerli olabilir mi?

Evet!
Bendeki değişime baktım ve yalandan daha etkili bir yöntem varmış meğer; yalansızlık!
Şeffaflık diye niteleyebilirsek eğer bu durumu, yaratıcılığı geliştirdiği gibi, özü, benliği, ruhsallığı, insanlığı, kendine güveni, başkalarına güveni, yaşamdan aldığımız keyfi, mutluluğu da geliştiriyor, besliyor.
Çünkü şeffaf olan kendidir.
Kendimiz ise özgün varlıklarız. Hayata özgün başlarız, zamanla eklediğimiz paketler sıradanlaştırır bizi.
Özümüz, özgünlüğümüz ise yaratıcılığımızın en hat safhasıdır.
Dolayısıyla yalandan arındırılan bir iletişim, yaratıcılığımızı geliştirmemiz için en sihirli değnektir.