6 Mart 2013 Çarşamba

Zihin Havuz Gibir, Ya Suyu Temiz Mi?

"Padişahlar havuz gibidir. Lüleleri ise tebasıdır.
Havuz berrak olacak ki, Lülelerden de berrak su aksın, halk huzurlu olsun." (Celaleddin Rumi)
Mevleviliğin modalaşmasından çok önceydi, Mesnevi'yi karıştırdığımda aklımda kalanlardan en etkileyici sözdü sanırım bu.
Ne ilgisi var peki uğraşlarımla?
Sizin padişahınız kim? Eylemlerinize, düşüncelerinize, anılarınıza, yorum ve tepkilerinize kim şahlık yapıyor? Tüm bunları  ev sahibi ve patronu zihniniz.
Padişahı kaldıralım ve zihin diyelim.
Zihin havuz gibidir. Suyu temiz olacak ki lüleleri, yani eylemleri, düşünceleri, yorumları, algıları
da temiz olsun...
Hayatınızdaki gidişten memnun değilseniz, havuzunuzu gözden geçirme vakti. Temizlemek, yosunları temizlemek, suyu temizlemek, gerekirse biraz esans katmak belki suyuna...
Özenlice biraz mesai harcamalısınız havuzunuza; zihninize.
Suyunuz temiz olsun.

4 Mart 2013 Pazartesi

Yardımlarınız Egonuzu Yarmasın

"Yardımlaşmakta yarışın", sanırım veda hutbesinde geçen cümlelerden biriydi.
Peki ya ego ile yardım edersek?
Bir telefon konuşması sonrası bu konuda birşeyler paylaşmak istedim.
Arayan yakın bir dostumdu. Derler ya, zehir gibi kafası olan birisi. Paraya çok tamah etse bile, yardımsever birisidir. Para isteyin halleder, fikir isteyin cevap verir, işinizden bahsedin, parlatır.
Bir arkadaşı aramış, biraz para istemiş. Yollamış bu da. Sonra sormuş, "n'apacaksın" diye.
Sattığı bir ürünün tahsilatını yapmamış ama kargolayacakmış. Çocuk da merak ediyor, ne sattın ki, nasıl tahsil edeceksin, iş modelin nasıl vs...
Karşı taraf pek kaçamak cevaplar vermiş, sorulardan sıkıldığı belli.
Eleman da sinir oluyor ve beni arıyor. "Sadece yardım etmek istedim, bu garip tepki niye?" diye veryansın ediyor.
Yardım, sosyalleşmenin en guzel meyvelerinden olsa da, egonun ürünü, egonun besin kaynağı. Çünkü yardım ederken egomuz beslenir. Hele narsizm tohumları da varsa,
kendimizi kurtarıcı görebiliriz.
Yıllar önce yaşam amacımı "insanlara hizmetle görevli bir ruh" olarak tanımlıyordum.
Oysa insanlara hizmet ederken tevazunun getirdiği egoya boğulduğumu gördüm.
Artık bugün bizzat yardım istemeyen birine yardımcı olmuyorum.
Hem koçluk deneyimlerim hem de biraz fazla çalışan kafamdan mıdır bilmiyorum, birçok sorunu görür görmez çözebiliyorum kafamda. Ama gözledim ki, karşımdaki sorunu için yardım istemiyorsa bunu onunla paylaşmak, bir çözüm değil. Velev ki
bilmek zaten çözüm değil.
Ve hatta eğer çenemi tutamayıp derdine derman olmaya kalkarsam ve o da pek kıymetli fikirlerim yerine başka şeyler yaparsa...
Bu sefer de madem yapmayacaksın, neden anlatıyorum diyerek kendime kızabiliyorum. Tanıdık mı bu duygu?
Kendime neden kızıyorum peki?
Ona hayır işlemeye çalışırken, kendi egom incindi.
Neden?
Karşılık bekleyen bir yardımda bulundum, sözlerimi uygulamasını bekledim. Güya karşılık beklemediğim yardımım egomu
incitmişti.
Demek ki yardımlarda dikkatli olmali.
Egonun yol açtığı beklentilere dikkat etmeli ki kaş yapaIım derken göz çıkarmayalım.
Merak edenler için küçük bir not: geliştirdiğim hayat amacım değer üretmek. Böylece kendimle ilgilenebiliyorum ve başkasının hayatına müdahale etmiyorum.
Ya siz?

11 Şubat 2013 Pazartesi

Sevgililer Günü Hediyeli Blog: Sevgi Bir Mucizedir

Sevgililer günü geliyor, peki 14 Şubat hakkında başka ne biliyoruz?

Mesela oluşumundaki dini oyunları, ilahi mesajları biliyor musunuz?
Manipülasyonlardan uzak durup yine sevgililer günü üzerinde duracak olursak, ufak birkaç yeni bakış atalım mı?

Biz sevgililer günü desek de orjinali St Valentine's Day, yani Aziz Valentine Günü. Yani 14 Şubat, bir azize atfen kutlanıyor, peki neden?
Azizler, Hristiyanlık inancına göre inancı yolunda öldürülen ve papalık nezdinde onurlandırılan insanlardır. Yani daha şimdiden anlıyoruz ki Valentine de böyle birisiymiş. Peki neden öldürülmüş?
Evlenmesi çeşitli sebeplerle yasak kişileri bile evlendiriyor özetle; Rahip Valentine, sevenleri birleştiriyor. Ancak bu tutum papalığa aykırı ve papalık bunu öğrenince cezası kesiliyor, öldürülüyor.
Tabi zaman geçiyor ve bunun hata olduğu görülüyor, öldürdükleri adamı onurlandırıyorlar. Ölüm tarihi olan 14 Şubat da sevgiye atfediliyor.
Yani biz her 14 Şubat’ta sevgilimize “sevgililer günün kutlu olsun” derken, Aziz Valentine’in sevgi uğruna öldürülmesi yad ediyoruz.
Ama burada bir anlam kayması var.
Mesela platonik aşkı biliriz. Sen seversin, o sevmez.
Oysa kelimenin etimolojisine bakın. Platon’la alakalı aşk, Platonvari aşk demek Platonik Aşk. Platon ne yapıyordu peki?
Karşılık beklemeden sevgiyi hissetmek için seviyordu, ilahi sevginin insani boyutundaydı yani.
Valentine de zinayı yasallaştırmak için değil, farklı noktalardaki kişileri birleştirebilmek için o mucizevi duyguyu somutlaştırmak için bir görev yüklenmişti. Sevginin ilahi olduğuna inanıp, insani kısıtlamalardan kurtulması için kendince çabalıyordu.

Siz peki?
Seviyor musunuz? Seviliyor musunuz? Kendinizi seviyor musunuz?
Tırnağınızdan beyninize, mucize eseri olan varlığınızı sevebiliyor musunuz?

Klişeleşmiş sevgililer gününe umarım daha şimdiden biraz daha farklı bakmaya başlamışsınızdır.
Bu sevgililer gününde klasik olarak gül vermek yerine yeni bir şeyler deneyelim mi peki?

Önce kendinizi sevmeyi deneyin. Esas mucize sizsiniz, kendinizsiniz.
Bununla beraber birlikte olduğunuz kişi, flörtünüz, sevgiliniz ya da eşiniz… Bu mucizevi varlık, bu mucizevi duyguyu o eş sayesinde yaşıyor. Ona bu sevginizi hissettirin. Sorunlarınız olsa bile HER ŞEYE RAĞMEN varlığını onurlandırmaya odaklanın.
Hediyelerin en güzeli, içten bir duyguyu paylaşabilmek.
Onun için sevginizi hissedin, önce kendinizi sevin, sonra sevgilinizi, sonra diğer insanları, diğer varlıkları, oluşu…
Ve ikilikten çıkıp birliğe hoş geldiniz.
Seviyorum kendimi ve sizi.

Hediye hediye dedim de, size küçük bir hediye vereyim mi?
Neticede hediye vermek güzeldir, hoş bağlar kurulmasını, güçlenmesini sağlar. Madem mucize diyoruz sevgi duygusu için, sevgilinize de mucizevi bir hediye sunabilirsiniz beyler. İstenmeyen bir kum tanesini mucizevi bir süreçle işleyen inciye başvurabilirsiniz.
Ve sizin için küçük bir sürprizim var. 
İnciyi hep duyardım, ama pek bilgim yoktu. Nevinci firmasının yöneticileriyle ise bazı ortamlardan tanışığım ve bir ziyaretimde bilgilendirmişlerdi. O günden beridir beğendiğim bir şey olup çıktı.
Sizin için rica ettim ve bir kupon hazırlattım. www.nevinci.com adresindeki kataloglardan seçtiğiniz ürünlerin hepsinde, hediye kodu olarak MUSTEP diye yazarsanız, Şubat 2013 sonuna kadar %10 indirim sunuyorlar. Bu da benim size sevgililer günü hediyem.

9 Ocak 2013 Çarşamba

Gelişimzedeler İçin


Sorunları çözme konusunda pişe pişe bitmedi yolculuğum.
Şükür ki kriz yönetiminde ustalaşınca artık risk yönetiminde de yetkinleşmeye başladım ve inanıyorum ki yakında fırsat yönetiminde vizyon sağlayabileceğim.

Hayat amacını icra eden, işini bunun üzerine kurmuş birisi olarak son aylarda zorlandığım bazı şeyler vardı.
Bunlar arasında ilk sırada sanırım vasat uygulamalara tanık olmamı söyleyebilirim.
Akademik veya özel eğitimli olsun fark etmez, psikolojik destek şarlatanlarını görüyordum birçok yerde. 
Fahiş fiyatlara işlevsiz uygulamalar, hatta birçok sahtekarlığı da görüyor, duyuyordum.
İşimi değerlerim üzerine yaptığım için, canım sıkılmakla kalmıyordu, içim acıyordu.
Ben de karanlığa küfredeceğime daha çok çalışayım, bir mum yakayım diyordum.
Artık bu mumun ışığını artırmaya karar verdim arkadaşlar!
Ben hizmetlerime zaten tüm yoğunluğumla devam ediyorum.

Ama bu sürede psikologzedeler, psikoterapistzedeler, terapistzedeler, koçzedelere yardımcı olmak istedim.

Ne demek bu?
Daha önce psikologundan XYZ terapistine kadar, destek almak istemiş, ama başarısızlıkla sonuçlanmış, hatta kendini kandırılmış hisseden kişilere indirim sunarak yardımcı olmak istiyorum.
Çünkü madem bizim bir meslek yasamız yok, psikologların meslek yasasının da bir işlevi yok, o halde kişisel gelişim camiasının başarı çıtasını korumak ve yükseltmek de bize düşüyor.
Psikologzede tabirini seviyorum, çünkü ne iş yaptığımı bilmeden hor gören psikolog ve psikologcular daha çok bu camiada. Ve yazın sık sık psikologzedelerle çalıştım; ailevi sorunlarını çözmek için psikologa gitmiş ve en hatalı uygulamalara maruz kalmış insanlarla da çalıştım, 15 seans bir obsesyonun çözülmesi için psikologa gitmiş ve bir arpa boyu yol alamamış olup benimle 2 seansta çalışıp mutlu ayrılan dostlarım da oldu. Ben de bu sebeple psikologzede diye ifade ediyorum, ancak her hizmetin zedesi vardır. 

Tabi bu sözlerimden ötürü beni psikolog karşıtı saymak yersiz olur. Çünkü bunlar demek değildir ki psikologlar işlevsiz... Az önce bahsettiğim danışanlarımın gittiği psikolog ve psikoterapistlerin gelişmesi gerekiyordu, o kadar. Psikolog da olabilir sizi tatminsiz bırakan kişi, bilmem ne terapisti de, hatta uluslararası akreditasyonlara ve bir sürü sertifikaya sahip yaşam koçları da olabilir... Sözlerimi işini layığıyla uygulayan bireyler üstlerine alınmayacaklar zaten, saygım sonsuz.

Buradaki esas unsur, paranızın ve en önemlisi vaktinizin boşa gittiğini düşünüyor olmanız. 
İndirimden yararlanmak için bana yalan ifadeyle "gittim, olmadı" da diyebilirsiniz, bu sizin vicdanınıza kalmış bir şey. Sonuçta ben bu teklifimi size koçluk satmak için değil, çözümsüz kalan süreciniz için destek olmak adına sunuyorum.

Küçük bir ek yapmak isterim; bazı durumlar vardır ki çalışılamaz. Ancak direkt "sizinle çalışamayız" diyen birisi değilim, elimden gelenin en iyisi yapmak istiyorum. O sebeple meraklarınızı paylaşabilirsiniz, fırsat buldukça cevap vermeye çalışacağım.

Düşünceleriniz, yorumlarınız hatta şikayetleriniz için adres belli; cozum@mustep.com

7 Ocak 2013 Pazartesi

Tasarımda Koçluğun Ne İşi Var?


Hizmetlerimi genelde herkesin faynalabileceği şekilde geliştiriyorum ama bir hizmetim var ki spesifik bir pazarı var.
İlla bir isim gerekiyorsa, adını tasarım koçluğu koyuyorum, çünkü tasarımlar için koçluk becerileri içeriyor.

Hani kötü komşu insanı ev sahibi yaptırırmış ya, bu hizmet de böyle doğdu zaten.
Tasarımcı arkadaşlar olsun, çalıştığım ajans yetkilileri olsun beni bezdirince geliştirdim.
Özetle giriş yapayım: tasarım ihtiyacı olan müşterinin talebini alıyorum ve hatta koçluk becerileri sayesinde onun anlattıklarının ardındakileri de ortaya koyuyorum ve birlikte bir tasarımın taslaklarını çıkarmış oluyoruz. Sonra da bunu güvendiğim bir tasarımcıya yönlendiriyorum. Orijinallik konusunda en güvendiğim tasarımcılardan birinin kapısını çalıyorum genelde.
Ona tarifte bulunuyorum, “şöyle bir imge üzerinde çalışacaksın, şu motifleri deneyebilirsin, özellikle şu ve şu renklerde yürümeni bekliyorum…”
Sonuç? Kardeşim benim iskeletini oluşturduğum yapıda tasarımını yapıyor. Ben de bunu müşteriye yolluyorum.

Bugüne kadar beğenilmeyen sonuç çıkmadı. (Dürüst olayım, bir müşterimiz çalışmanın sonunda fikir değiştirmişti, ama o ayrı bir konu, bu hizmeti gölgelemiyor.)
Mesela kendine sarı bir güneş şeklinde logo istiyordu bir arkadaşım. Çalışmamız neticesinde turuncu renkte + işaretinde buldu kendisini.
İnternetten beğendiği mavi bir elma görseli üzerine kart tasarlamak isteyen bir başka girişim vardı. Çalışmamız ile su damlasını andıran bir ateş ile kendilerini çok iyi ifade etmeye başladılar, üstelik de 3 ayrı renkle.
Nasıl?
Çalışma sırasında girişimin temellendiği değerleri belirledik koçluk teknikleriyle. Bunları metaforlaştırdım ve metaforlara da başka bir anlam yüklemelerini sağladım. Çalışma sırasında bazı duygu yoğunlukları olduğunu gözledim ve kimi zaman su gibi dingin kimi zaman ateş gibi canlı olduklarını gördüm. Bunları geri bildirim sırasında paylaştım ve 3 değeri yansıtan 3 renk bulutunda ortak payda yakaladık. Bu bulutlar da öyle şekillerde olacak ki hem ateş hem suyu andıracaktı. Burada da tasarımcının hünerleri giriyor zaten devreye.
Sonuç? Süperdi.
Öyküsü girişimcisinden doğan, yani anlamı olan bir logo!
Öykünün ne işi var girişimde?
Başarılı iş hayatlarına bakarsanız, hepsinin bir öyküsü var. Bu öyküler de süper başarılarla dolu değildir. Zaten başarının sırrı başarısızlıklarda bile adım atabilmekte. Bu da motivasyonla olur. Motivasyon kaynağınızı eğer hızlı hatırlayabileceğiniz bir totem misali yaparsanız ve hatta bunu kurumsal kimlik çalışmanızda ortaya çıkarabilirseniz, özellikle birkaç kişilik küçük girişimlerde kendinizden, kendi değerlerinizden ve hedeflerinizden kendiliğinden motivasyona sahip olursunuz.
Benim burada üzerinde durmaya çalıştığım nokta bu zaten. Açıkçası ben gayet yoruluyorum kendi işimi yaparken, ancak her yorgunlukta, kartımı elime alıyorum ve o sırada ben farkında dahi olmadan bilincime mesajlar yağıyor logom aracılığıyla, renklerim aracılığıyla.

Aslında öykü koçluğu da diyebilirim buna. Çünkü kişinin olsun, girişimin olsun, öykülerini ortaya çıkarıp görsellik kazanmasına yardımcı oluyorum.

Peki bu şeyleri neden bir ajansla yapmıyorum? Çünkü vaktiyle görüştüğüm ajans yetkililerinde “ben/biz daha iyisini biliyoruz, işimize karışma” edası vardı buram buram. Ben de sıkılmıştım bu egoyla haşır neşir olmaktan, talep oldukça kendim ve çevremle cevap vermeye çalışmıştım.

Ha bu çalışmanın sektörde bir ünvanı varmış, "art director (sanat yönetmeni)". Ama bunu konuştuğum uzmanlar ise düzeltiyor ünvanı; “senin yaptığın sana yönetmenliği değil, işlevsel sanat yönetmenliği” diyorlar.

Eğer siz de görsel ifadelerinizden, tasarımlarınızdan memnun değilseniz, olamıyorsanız, cozum@mustep.com adresine mail atabilirsiniz.
Veya tasarım ajansınızdan size koçluk uygulamalarını isteyebilirsiniz. Çünkü “uydurma” dediğim, sizden uzakta, kendi masabaşlarında, sektörel trendlere odaklı hazırladıkları basma kalıp ürünler oluyor genelde gördüklerim ve ben bunu uydurma olarak tanımlıyorum, bir şeyleri size uydurmaya çalışıyorlar…
Reklam tasarım ajansları ise, “ben bilirim” koltuklarından inip hizmet geliştiren çalışmalara katılabilirler.

Neden?

  • Çünkü böylece gereksiz tasarımlarla emek kaybı olmayacak.
  • Talebinizi ortaya döküp cevap alabileceğiniz için tatmin kaybı olmayacak.
  • İşlevsiz sonuçlardan ötürü para kaybı olmayacak.
  • Hatta görsellik sayesinde motivasyon kazancınız olacak.
  • Hatta sizin öngördüğünüzden bile etkili ürünler elde edeceksiniz.
Daha detaylı paylaşımlar için çekinmeden sorabilirsiniz, illa müşterim olmanız gerekmiyor: cozum@mustep.com,
Mustafa Emin Palaz
Yaşam ve Girişimci Koçluğu

5 Ocak 2013 Cumartesi

Google Algısı

"Çöpçüysen bile, öyle topla ki çöpleri, senden sonra buradan geçen birisi, fark etsin yolun temizliğini"
Kime aitti, kimden duydum hatırlamıyorum bu öğüdü.
Anonim versiyonlarını da duydum, ama iş hayatı için sanırım en önemli öğütlerden biri, ne dersiniz?
Bu sabah maillerime bakmak istediğimde aşağıdaki görüntü vardı tarayıcımda.

Ben de hemen modemimi kontrol ettim, çünkü sağolsun TTNET ve modemim beni sık sık internetten düşürüyor. Öyle ki 3G bağlantım olmasa, offline bir hayat sürebilirdim.
Oysa ekran görüntüsünü aldığım yazıdan da anlayacağınız gibi, konu bilgisayarım, modemim veya TTNET değil, bizzat Gmail'den, Google'dan kaynaklı.
Yıllar önce bilişim sorumlusu olduğum zamanlar, firmamda bir iş arkadaşım bağlantısının koptuğunu söylemişti.
Server sistemindeki bir aksilik ve eski modemin sık sık aşırı yüklenmesi yüzünden bağlantı aksiliği yaşıyorduk. Ben de baktım internet yok çocuğun bilgisayarında. Ben bağlanıyorum, herkes bağlanıyor, o bağlanamıyor.
Modeme reset attım, bilgisayarlara baktım, her şey yolunda ama o bilgisayar hala çalışamıyor.
Sonra fark ettim ki, arkadaş yeni tarayıcı açıyor da giremiyor. Çünkü açılış sayfası Google idi ve Google o an hizmet dışı olmuş, kimsenin bilgisayarından Google'a girilemiyordu.

Çok şaşırmıştım, Google'a toz kondurmadığımıza ve takdir etmiştim. Öyle bir algı oluşturmuş ki, "Google sayfası açılmıyorsa, internet bağlantını kontrol et!"

Peki sizin hizmetlerinizde de böyle bir algı var mı?
Sonuçta bir sorun varsa, sizden değil bambaşka birşeyden kaynaklı olabileceğine dair bir güven algısı var mı?

Geçen gün bir dostum aradı, hayıflanmıştı ona yönlendirdiğim bir işle ilgili.
Bana, aracılık ettiğim kurumun fiyatının yarısına başka bir yerden teklif aldığını söyledi ve o kurum hakkında beni uyarmak istedi. Oysa onu yönlendirdiğim kuruma o kadar güveniyordum ki, "eğer arada böyle bir fiyat farkı varsa, senin teklif içeriğinde bir değişiklik olmalı, başka bir yolu olamaz" demiştim. O da gülmüştü, biraz kör güvendiğimi düşünüyordu.
Oysa ondan poliçe detaylarını aldım ve haklı çıktığımı gördüm. Arkadaşımı yönlendirdiğim firma taleplere göre bir fiyat vermişti ve uygun sayılırdı. Ancak piyasa araştırmasına devam edilince, bazı ihtiyaçlar ötelenmiş ve en sonunda düşük bir ihtiyaçlar listesi çıkmış ve bu da teklifi düşürmüş. Hatta ilk teklif içeriği olsa daha bile pahalı bir teklif alırlardı.
Bu bir güven meselesidir. Eğer ben, teklifi ilk sunan firmaya güvenmeseydim, konunun detaylarını incelemez, irdelemez ve bir arkadaşıma mahcup olduğum gibi başka bir dost kurumu da ağımdan silerdim.

Peki siz? Güven durumunuz nasıl? Sizce güvenilir bir algı oluşturdunuz mu?

1 Ocak 2013 Salı

Pipiden Mutluluğa

Yeni yıl, yeni umutlar, yeni lakırdılar değil mi?
Bir önceki "Yeni yıl"dan da bir şeyler dilemiştik, oysa ne yaptık bu dilekler için?
Huzur dilemişsinizdir mesela, peki ya huzurunuzu artırmak için rahatlama tekniklerine baktık mı? İnancınız ne ise onu yoğunlaştırdınız mı? Namazdan meditasyona, birkaç saat yürümekten bir dostlar sofrasında sabahlamaya...
Mutluluk dileriz, adettendir. Mutluluğunuzu artırmak için ne yaptınız? Neyle mutlu olduğunuzu öğrendiniz mi mesela? Neler sizi mutlu eder, kimlerin yanında çok mutlu hissediyorsunuz, ne yaparken cıvıl cıvılsınız? En önemlisi, az ya da çok olsun, mutluluğunuzu kimlerle paylaştığınızı fark ettiniz mi?
Başarı, aşk, kariyer vs... Ne yaptınız bunlar için?
Bunu düşündüm gün boyu.
Ben ne yaptım diye...
Şükür, hedeflerimin birçoğunu yapmışım, hatta öngördüğümden bile iyi durumda hissediyorum kendimi, 2012'nin tüm zorluklarına rağmen.
Ama bunun sırrı ne, bunu araştırdım azcık da.
Farklı bakmak çıktı sonuç! Olaylara, konulara, kişilere, durumlara...
Mesela bu yıl arkadaşlarıma en sık bahsettiğim şey "saçmalamanın faydaları" idi. Sıradışı çözümlere yönelik yeni teknikler geliştirdim vs...
Sonra en hoşuma giden bakış açım, disiplin hukukundan sıyrılıp ödül hukukuna kaymak oldu. Bunu geliştireceğime söz veriyorum!
2012 almanakı gibi birşey yazmayacağım, zaten şu an doğaçlama yazıyorum, bir hazırlığım yok.
Sadece artık farklı bakmamızın zamanı gelmedi mi diye sormak istedim dostlar!
Az önce haberlere bakıyordum, Taksim'deki tacizciler yakalanmış. Etek altı görüntüleri çekiliyormuş.
Hani haberin, sapıklığın falan altını karıştırmayacağım, ayrı hikaye.
Ama bir yorum oldu, beni düşündürdü; "Meclis mini eteği yasaklasın, sapıklık da sona ersin"
Pipisine hakim olamayan birini olumluya teşvik etmek yerine, dilediği gibi giyinme hakkı olan birine engel koymak...
Toplumun bugünkü halinden memnun değilsek, dünden geliyor bu, dünün bakış açılarından...
Ha bu adamdan ötürü önerilen şey, ha bir çocuğa muamele...
Siz babanızın yanında bacak bacak üstüne dahi oturamazken şimdinin veletleri gayet hareketli diye sus-pus'larla oturtup, hırpalayıp sessizleştirmek... Onun canlılığına saygı gerekli.
Sevgilisini kıskandığı için dışarı çıkmasını yasaklamak... Kendine güven gerekli.
Gece altını ıslattığı için 6-7 yaşlarındaki çocuğu korkutmak, hatta (güya hafif) şiddet uygulamak... Korkusunu anlayıp çözmeye yönelik babacan-anaç sohbet gerekli.
İstenmeyen gebelikleri çözmek için kürtajı yasaklamak gibi bu bakış. Oysa korunma yollarına dair bilinçlendirme yapılabilir.

Sosyal, politik, ilişkiler üzerine, ananevi 50 milyon örnek çıkarabiliriz bu şekilde.
Siz ya?
Hoşunuza gitmeyen şeyleri yasaklarla, sınırlarla örselemek yerine, olumluya teşvik edecek misiniz hem kendinizi önce kendinizi sadece kendinizi?

Koçluk süreçlerinde ödevler olur sık sık. Bazen danışan tespit eder, bazen koç kurgular bu ödevleri.
Size yeni yılda üç aşamalı bir ödev vermek istiyorum;

  • Rahatsız olduğunuz, değiştirmek istediğiniz durumların listesini yapın,
  • Bunları değiştirmek için neler yapabileceğinizi tasarlayın
  • Ve en önemli üçüncü madde; YAPIN; EYLEME GEÇİN!!!

Yeni yılınız mutluluğunuzla dolsun! :)

24 Aralık 2012 Pazartesi

Okyanusun Terapisi


Farklı terapi çeşitlerini duymuştum, birçoğunu da bizzat denedim.
Ama açıkçası çok azından etkilendim, genelde birbirinin kopyası.
Sonunda özgün bir çalışma gördüm, paylaşayım mı?

Genç girişimci Barışözgür Kışlak'ın Sense Sağlıklı Yaşam kurumunda, Bağdat Caddesi'nde, gürültünün göbeğindeki sükunet deneyimimden bahsetmek istiyorum.
Özel küvetinde uygulanan bu tekniğin adı okyanus terapisi, orijinal ismi ise floatation therapy.
30 cm derinliğinde bir okyanus düşünün. Yoğun miktarda tuz ve magnezyum içeriyor, dolayısıyla sağlık yüzüyor.
30 cm'de batmıyorsunuz, dolayısıyla kendinizi serbestçe bırakabildiğiniz bir an yaşıyorsunuz, havuzdan, denizden çok daha farklı. 
Dilerseniz sessizce, dilerseniz çok hafif bir müzik eşliğinde vakit geçiriyorsunuz.
Meditasyon nasıl yapılır, bilmeniz gerekmiyor, çünkü fark ettiğim kadarıyla bedeniniz daha beşinci dakikada meditatif bir hale giriyor.
O kadar sakin oluyorsunuz ki, çalışma bittiğinde yine müzikle dürtülmeniz gerekiyor.
Ama o küvetten çıkmak istemiyorsunuz.
Çünkü kendinizle başbaşasınız.

Fiyatı da korktuğum gibi değil, aşırı uygun. Ama söylemeyeyim, sürpriz olsun, Barışözgür'den öğrenin derim.
Kişisel gelişim meraklılarının da yararlanabileceği şekilde bir organizasyon var, kişisel gelişim uygulayıcılarının da hizmet geliştirebileceği şekilde. Dolayısıyla sadece rahatlamak isteyenler değil, yoga eğitmenleri, terapistler, koçlar vs de faydalanabilir bu yapıdan.

Beni az çok biliyorsunuz artık, rahat duramam, gördüğüm şeyi inove etmeye çalışırım, başka kullanım alanları bulurum.
Okyanus Terapisi'ni de kontrol saplantısından, hayat amacı çalışmalarına kadar farklı mecralarda destek servis olarak kullanmayı planlıyorum.
Detaylı bilgiyi Barışözgür'den (bariskislak@gmail.com), www.sensense.com veya 216 357 0036'dan edinebilirsiniz.

13 Aralık 2012 Perşembe

Sesli Harflerden Doğacak Kader

K, Y ve M söz konusu ise, her şey sesli harflerde yatıyor sanırım.
Kıyım mı olacak, kıyam mı?
Kıyımın ucu ölüme gidiyor, basit bir gözle bakarsak.
Kıyam ise ayağa kalkmak olduğuna göre, aydınlanmaya gidiyor.
Peki 21 Aralık'ta n'olacak?
Belki İndigo Dergisi'ndeki rollerimden belki de ruhsallıkla çok haşır neşir olduğumdan, son günlerde en sık sorulan soru, artık bu tarihe dair, benim konuya bakışım soruluyor.
Cevaplaya cevaplaya, bu fikirlerimi paylaşmaya karar verdim.
Özetle cevaplarsam, kıyametin geleceğine inanıyorum efendim.
Hiç bir şey olmamanın doğuracağı bilinç bulanıklığının getireceği zihinsel kıyametin geleceğine inanıyorum.

Birşeylerin olacağına o kadar inanıyor ki koca bir toplum, olmazsa eğer inançları sarsılacak.
Zaten koca 366 günden tek farkı 21 Aralık 2012'nin, burada bir kesinliğin konuşuluyor olması!
Herşeyin illüzyonlar olduğuna inanan, ebedi muğlaklığı kabul edenler için bir mutlak bir gün söz konusu.
Masada inançları var, ya olacak, ya olacak...

Peki siz?
21 Aralık, diğer günler gibi olduğunda bile inancınızı korumaya, mucizeleri fark etmeye devam edecek misiniz?
Yoksa 21 Aralık'ta birşeyler olmadı diye yitip gidecek misiniz?

22 Aralık'ta kutlanacak partilere katılmanızı öneriyorum :))))

11 Aralık 2012 Salı

Ben Çok Şanslıyım Çünkü...


“Biliyor musun Mustafa? Çok şanslısın” diye konuya girdi beni iyi tanıyan bir yakınım.
“Çok şanslısın, çünkü koçluk tam sana göre bir iş ve sen bu işi bulmuşsun, icra ediyorsun. Koçluk yaparken heyecanlısın, koçluk yaptığın için mutlusun. İş değil, mutluluk bu senin için! Acaba beni de böyle heyecanlandıran, besleyecek iş ne olabilir diye düşünüyorum!”
Sanırım kelimesi kelimesine bunlardı ağzından dökülenler…
Çok mutlu oldum tabi ki!
Çünkü işini severek yaparsan sanattır, sanatını severek yaparsan, cennetin kapısıdır bence ve koçluk bir sanat.
Seneler önce koçluk eğitimlerimin birinde, bir bilinçaltı çalışması yapılmıştı ve bana çıkan sonuç; “her ne iş yapacak olursan ol, kesinlikle kendini ifade edebileceğin bir iş olacak bu! Onunla mutlu olacaksın, onu geliştireceksin…” Daha koçluk yapmıyordum, sadece koçluk eğitimleri alan bir ekonomisttim…
Peki siz?
İşinizden bende vuku bulan mutluluk kadar mutluluk duyuyor musunuz?
Yoksa sadece parası için ya da sadece diplomanızdan ötürü ya da aile baskısından ya da başka mutlu etmeyecek sebeplerle mi yapıyorsunuz?
Hadi şöyle bir şey yapalım mı?
Derin ve sakin bir nefes alın ve yavaşça verin.
Kendinizi sakin hissedene kadar, 3-5 kez böyle yapın, daha derin ve daha yavaş nefesler alın, her defasında daha yavaş şekilde verin.
İşinizden memnun musunuz?
Mutluluğunuzu düşünün ve 1-10 arasında bir puan verin.
Mutluysanız 10a doğru, mutlu hissetmiyorsanız 1e doğru puanlar olsun.
Eğer 7 ve yukarısıysa süper!
Değilse biraz müdahale gerekiyor. Bunun için kariyer koçluğu yapan arkadaşlara yönlendirebilirim, ben sadece zor vakaların kariyerlerine koçluk yapıyorum ama piyasada kariyerli kariyer koçları tanıyorum.
Aklınıza kazıyın, süper bir kariyer için 3 şey gerekiyor; yapmaktan keyif duyduğunuz şey, hayat amacınız ve hareket!
Kariyer, koçluk derken Salvador Dali ne alaka?
İşimde onu örnek alıyorum :) İkimiz de gerçeklerin ötesi için çalışıyoruz.
Hmm, size kilit bir soru sorayım mı?
"Dünyada 7 milyar insan ölse, yine şu anki işinizi yapmaya devam eder misiniz?"
Benim cevabım evet, Dali'nin de evet olurdu. Ya sizin?

23 Kasım 2012 Cuma

Sağlıkhane Uygulamalarını Biliyor Musunuz?

Hastane yönetmeliklerini az çok biliriz de sağlıkhane uygulamaları hakkında pek bilgimiz yok, neden? Öyle ki yazarken hastaneyi ve hastahaneyi bilgisayar doğru kabul etse bile, sağlıkhane kelimesinin altını kırmızıyla çizdi şimdi... Neden?
Çünkü sağlıkhane diye bir şey yok!

Birkaç kez tweet atmıştım ama hiç ses getirmedi, kamu refahı kanunlarla ne derece sağlanıyor, ceza sistemi yerine ödül ve teşvik sistemi getirilemez mi diye...
Süreç her ne olursa olsun, darbe getirmeden devrim yaratmak için bakışımızı değiştirmemiz gerekiyor.

Geçen gün görüştüğüm iş adamı Murat Şahin de sağlıkhane kavramından bahsetti. Kendisiyle TOYP'ta, Sıradışı 10 başarılı gencin ödüllendirildiği gecede zaten sıradan bir konu konuşacak değildik. 

"Hastanelerde sağlık nerede anılıyor ki" diye başladı ve isimlerdeki mesaja değindi, "sağlıkhanelere sahip olmamız gerek" dedi.

Ama güzel haber, vizyonlar hızlı bir şekilde güçleniyor, umarım yakında sorun çözen koltuktan inip mutluluğu artıran koltuğa oturabileceğim ben de...

Eski müdürlerimden biri, elime bir DVD tutuşturmuştu yıllar önce; Şeytan Marka Giyer (Devil wears Prada). "Buradaki gibi bir personel istiyorum" dediğinde gazı almıştım ve filmi belki 10 kez izlemiştim... Gerçekten de oradaki gibi evrim geçiren bir personel olmuştum ama bir detay daha girmişti hayatıma. Filmi izleyenler bilir; ultra çekici kızlar vardı. İzleye izleye ben de öyle kızlardan hoşlanmaya başlamıştım. Bir zamanlar işlettiğimiz yoga merkezinde güzel pilatesçiler olduğunda yarım nanosantimlik basenlerini fark eder olmuştum. Ama bir gün fark ettim ve sordum kendime; "ben kimim ki buna çirkin diyebiliyorum?!?!" Yaradılanı sev, yaradandan ötürü...
Gördüğümde güzeli görebilecek miyim? Yeni mottom bu oldu! Saçma da olsa bunu sürdürdüm ve hayat da daha güzel olmaya başlamıştı.

Birkaç gün önce de kız arkadaşım bir şeyler anlatıyordu. Konuya bakışı çok hoşuma gitti ve onu tebrik ettim. Cevabı; "Yiğit atın yanında duran ya huyundan ya suyundan" idi.
Bence bu onur duyulası bir latifeydi.

Sorunsuzluğu aramaktan sıyrılıp çözümcülüğe,
Hastalıksızlığı aramaktan vazgeçip sağlığa,
Olumsuzluğa girmekten azad olup olumluya odaklanma,
Ölümsüzlüğü araştırmaktan geçip ebediyete yürüme vakti.

*Dipnot: Google'da sağlıkhane diye aratınca biraz sonuç çıkıyor, bu sevindirici geldi. Bu ve benzeri bakışlar daha da yayılacak umarım.

21 Kasım 2012 Çarşamba

Tanrılar Okulu'ndan Benimle Tanışmaya Geldiler

Danışanlarım olsun, seminerlerime katılanlar olsun, Tanrılar Okulu isimli kitabın hayatımdaki yerini birçok kişi bilir.
Geçtiğimiz ay, kitabın yazarı Stefano D'anna, Future Leaders of the World isimli bir çalıştay için ülkemize ziyarette bulundu ve benimle de tanışmak istedi.
Programımızın yoğunlukları eşleşmedi ve buluşamadık ama sizinle, bu tanışıklığa vesile olan makalelerimden birini paylaşmak istedim.

"Ateş Var Yaratmak İçin"

Korku! Şu an içinde olduğum duygu.
Ben deştikçe daha da çok çıkıyor ortaya. Tıpkı petrol gibi, ağdalı, karanlık, diplerde; görünmüyor ama dünyayı yönetiyor. Neden? Ona yüklediğim anlamlardan ötürü tabi ki!
Oysa ben buraya yönetilmeye mi geldim?
Hayır!
Küçük bir sır vereyim; yaratmaya geldim, yaratmaya: değer yaratmaya, ilham yaratmaya, düşümü yaratmaya.
Peki ya düşlerimi yaratmaya hazır mıyım?
Karnımda acı “Hayır” diyor, daha pişmemişim.
Bu ilahi bedenimdeki hoşuma gitmeyen tek şey sanırım karnımdaki kaotik yapı! Ruhluk bilincimi hatırlatan can da midemden cevaplar veriyor, korkularımla aşk yaşayan egom da.
Cevabım “hayır, hazır değilim düşlerime” diyor.
O halde düşlerim de bekleyecek.
Ama onca bedel ödedim; rahimden çıktığım günden beridir onca bedel ödedim.
Ayrıca bu “hayır” cümlesinin ardında bir fısıltı var; “hadi” diyor. Duymak istemediğim, duymazdan geldiğim, duymaktan korktuğum!
“Hayır” ise o kadar tatlı ki, mitolojik sirenlerin sevimli şarkıları gibi geliyor kulağa…
“Hayır Mustafa,
Hazır değilsin hayallerine.
Hayır Mustafa,
Git dinlen önce”
Korku bu! Dibine kadar korku, her tarafımı sarmalamış korku!
Direncimizin baş silahı. Yaratma devrimimizdeki can düşmanımızın temel gücü.
İşte basit bir politika: Eğer onu yenmek istiyorsam, kendime oynarım!
En güçlü olduğum yan, şu an hissetmekte zorlansam da sevgim, özüm, çünkü bu benim!
Benim bir hayalim var! Her gün yatarken düşlediğim, uyanınca ilk aklıma gelen.
Agamemnon, Truva’ya ulaşmak için en sevdiği çocuğunu, kızı Iphigenia’yı feda etmişti değil mi?
Peki ben? İçimdeki bu girdaptan kurtulmak için hangi bedeli ödemeye razıyım?
Kardeşim? Olurdu ama kendi hayalleri var.
Babam? Olurdu ama kendi hayatı var.
Gönlümü verdiğim kadın? Olurdu ama kendi sorumlulukları var.
“Kendi”…
 Ben? Hayallerim üzerinde sorumluluklarım var. Onlara bu yaşamımda sahip olma arzum var. Kendi hayallerime sahip olmam gerek…
Öyleyse, hayallerim için bugüne kadar ödediğim bedel yetmiyor madem, benim için en kıymetli şeyi kurban ediyorum; kendimi.
Eğer hayallerime sahip olamayacaksam, yaşamın ne anlamı kaldı ki?
Peki, biliyor musunuz şimdi ne oldu? Karnımda kocaman bir ateş var yaratmak için!

Mutluluk Ekonomisi ve Yeni Birkaç Yazım

Bazı dergilerde çıkan son yazılarımı paylaşmak istedim.
Mutluluk Ekonomisi @ Lalabey Paylaşım

İster çok uluslu bir şirketin CEO'su olun, ister bir ev hanımı...
1'e 5 veren bir yatırıma ne dersiniz? Üstelik maliyeti 0.
Mutluluk Ekonomisi başlıklı yazıma davet ediyorum sizi:
http://paylasim.lalabey.com.tr/?p=7493



Kilo Kilo Dediğin Nedir Gülüm @ İndigo Dergisi
Kilo ve altında yatan psikolojik döngüye dair, bir kaç örnekte bulundum ve konuya saçma bakış açıları getirmeye çalıştım :) http://indigodergisi.com/2012/11/kilo-kilo-dedigin-nedir-gulum/ linkinden okuyabilirsiniz.

Kurumsal Laf Salatası @ Girişimcilik İklimi
Endüstriyel psikolojinin ve işletmelerde göz ardı edilen diğer psikolojik unsurların etkili şekilde ele alınmasına yönelik bu yazım ise, basılı bir dergi olan Girişimcilik İklimi'nin yeni sayısında yayınlanacak. PDF formatını edinince blogumdan paylaşırım

11 Ekim 2012 Perşembe

CV Festivali Mi Olurmuş?

CV Festivali duydunuz mu daha önce?
Hayır!
Çünkü yapılmadı. Ama birçok konuda öncü hareketi olan Ömer Ekinci, burada da hoş bir adım atmış.
Sohbet ederken davet etti beni, ben de sizinle paylaşmak istedim.
Buyrun detaylar:


TÜRKİYENİN İLK CV FESTİVALİ 13 EKİM’DE!
globalCV.com sponsorluğundaki CV Festivali, 13 Ekim 2012 cumartesi tarihinde Üsküdar Gençlik Merkezi’nde işe girme süreçlerine dair en çok merak edilen sorulara cevap veriyor.
İşe girmede yeni yaklaşım ve bakış açıları nelerdir?
CV’n nasıl diğer adaylardan öne geçer, nasıl dikkat çeker?
CVni nasıl yenilemelisin?
İş görüşmesinde yapılan hatalar neler? (Canlı mülakatla görün)
İş görüşmesinde farkını ortaya koyup kendini doğru ifade edebilirsin?
İşe girme süreçlerindeki yeniliklere nasıl ayak uydurabiliriz?

CV Festivali, CV yazmaktan iş görüşmesine dek işe girme sürecinde diğer adaylardan farklılaşmayı ve öne geçmeyi sağlayacak ipuçları ve uygulamalar sunuyor. İşe girme ile ilgili tüm algılarınızı değiştirmeyi, eski kuralları yıkıp ve en iyi işi yakalamanın kapısını açmayı vaat ediyor.
Etkinlik teorik bilgilerin dışında değişim hikayeleri, yaşanmış deneyimler, İKcılardan nokta atışı görüşler, canlı mülakat ve CV tasarımı uygulamalarıyla konuklarını sadece dinleyici olmak yerine değişimi kendileri için uygulamaya yönlendiriyor. 
Etkinlik sonrası CVlerini cvfestivali.org’a yükleyebilecek katılımcılara CV Festivali’nin bir de hediyesi var.  Tüm katılımcılara 1 yıllık isimsoyisim.com alan adı tescili, hosting ve wordpress blog hediye ediliyor. 

CV FESTİVALİ PROGRAMI

10:00 – 11:00 Açılış konuşması: “İşe Alımda Yeni Süreçler” –BAHATTİN AYDIN - AVEA İK Direktörü
11:00 – 11:30 “İsteyenin bir yüzü… “ Bir kariyer değişimi ve cesaret hikayesi - REYHAN ÇEPİK
11:30 – 11:40 Kahve arası
11:40 – 12:40 “Angry Birds metoduyla işe girme yolları” -ÖMER EKİNCİ
12:40 – 12:50 Kahve arası
12:50 – 14:10 Canlı mülakat: “Mülakata Davetlisiniz” İPEK ARAL KİŞİOĞLU
14:10 – 15:10 Biraz dinlenme, öğle yemeği ve kahve sohbeti
15:10 – 16:10 “Buddha mı olsam? CEO mu olsam? Huzurlu bir yaşam mı yoksa hırslı başarılı bir kariyer mi seçsem?” TİMUR TİRYAKİ
16:10 – 16:30 “Sosyal Medyanın CVdeki Yeri” HASAN BAŞUSTA
16:30 – 16:40 Kahve arası
16:40 – 17:30 İşe Girmede Yeni Süreçler: Türkiyeden kreatif CVler!
                       Katılımcılar: MEHMET OĞUZ MADEN, SELİN ÖZSOY, DİLEK OLUKLU
17:30 – 18:00 KREATİF CV ATÖLYESİ: Dinlemek yetmez! Yeni ve farklı bir CV yapmanın ipuçlarını canlı uygulamalar ve Dünyadan örneklerle görün.
SÜRPRİZ KONUŞMACI! “1154 kere iş görüşmesine gidip iş bulamama” ile Guinness’e aday genç.

10 Ekim 2012 Çarşamba

Akrebin Depresyon Morfini


Biliyorsunuzdur belki, akrepler ateşle çevrelenirse, kendilerini sokarak ölürlermiş...
Ateşte yanmamak için erkenden ölmek, nasıl olsa çıkış yolu da yok...

Bir arkadaşla konuşurken, Yahya'dan bahsederken konusu açılmıştı bu davranışlarının. Yahya, evimdeki misafirim, yetişkin bir akrep. Kendisiyle iletişim, stres ve özel hayat üzerine bazı çalışmalar yapıyorum.

Konu neden bir akrep beslediğim ya da bu çalışmaları yaptığım değil, akrebin az önce bahsettiğim gıcık özelliği olacak. Çünkü sadece akreplerde değil bu, bir çok depresif kişi, kurum, girişim ve projede de görüyorum.
Düşünün bir sıkıntı ile karşılaşıyorsunuz; çözmeye çalışıyorsunuz, olmuyor. Tekrar deniyorsunuz, olmuyor, tekrar deniyorsunuz Allah'ın hakkı üçtür diye ve yine olmuyor...
N'apıyorsunuz? En sık karşılaştığım cevap, projeyi rafa kaldırmak, durumu rafa kaldırmak, boyun eğmek kısaca...
Eğer rafa kaldırıp da yolunuza devam edemeyeceğiniz kadar kilit bir konumu varsa ne yapıyorsunuz?
Ağırlıkla kendinizi de rafa kaldırıyor, yaşamdan çekilebiliyorsunuz!

Neden peki?
Mistik yaratıklar, garip hayvanlar akrepler bile çözüm bulamazsa öldürüyor kendilerini...
Bence bu, akrebe dem vurarak kendini morfinlemek...

En sık kullandığım cümlelerden; "Dağına göre kar yağarmış"
Yani öyle bir sıkıntımız varsa, elbet çözümü de vardır, sadece yeterince saçmalamamışızdır henüz!!!

Gerçekleştirilemeyen bir fikirse, akla gelen herşey yapılabilir. Yapamıyorsanız, yeterince saçmalamamışsınızdır!
Piyasa koşulları, çevre baskısı, imkan yetersizliği... bahanelere rağmen yaratıcı bir perspektiften bakmamış, mantığın kalıpları arasında kalmışsınız demektir.
Oysa akrepler de burada saçmalasa, belki ateşten toprağı kazarak kurtulacaklar, belki sıçramayı başaracaklar... ama hemen burada da mantık ne diyor? Ateş toprağı kavurur, sıçrarken yanarlar yine ölürler... 3. bir yol gerçekten yok mu?
Çözümler mantıklarımızı yıktığımız, saçmaladığımız alanlarda saklı, görmek lazım ve denemek! (Saçmalamak üzerine yazılarım için buraya tıklayabilirsiniz)
Basit bir örnek vereyim mi? Kazandığım son referanslardan birinde görüştüğüm firma ve projelerinin paydaşları sıkışıp kalmıştı bir noktada ve akla yatkın her yolu da denemişlerdi, olmuyordu. Rafa kaldırmaya kararlılardı!
Farklı bir perspektiften baktık ve 3 ayrı çözüm yolları olduğunu fark ettiler. Ateşle çevrili olup da öldürmediler kendilerini, 3 milyon kişinin işini ve hayatını etkileyecek projelerini rafa kaldırmadılar, CAN'ını ortaya çıkardılar.
Ya siz?
Gerçekten her yanınız ateşle mi çevrili? Evet ise yeni soru: ateşe rağmen yol yaratamaz mısınız?
10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü'ne denk geldi :)

4 Ekim 2012 Perşembe

Zihin, zihin dediğin nedir gülüm, o çözüm yaratmadıkça...


Daha önce zihin haritalama tekniğini duymuş, okumuş, seminerlerine gitmiş ya da NLP eğitimlerinde 15 dakikalığına işlemiş kişilere sorduğumda, genel bir cevap alıyorum: Zihin haritalama denince akla basit konuları alt birkaç başlıkta ele almak geliyor...
Oysa zihnimizde neler basit dallanmalardan ibaret ki? 
Madem “uzmanlık alanım zihin” diye ahkam kesiyorum, altını doldumalıyım dedim ve zihin haritalamayı geliştirdikçe geliştirdim birçok kişinin bildiği üzere: yaratıcılığı besleyen, hafızayı geliştiren, sıradışı çözümler kurgulatacak şekilde...
Koçluk seanslarımda da uygulamaya başlayınca, daha da gelişti zaten.
Geçen gün ise sanırım kalfalık eserimi verdim:
İnternetten tanıdığım, tarım sektöründen önce bir girişimci; Tülin Akın, bir konuda destek talep etti. Bir sunumlarını zihin haritalama becerileriyle, daha zengin ve etkileyici gerçekleştirmek istemişlerdi. Söz konusu büyük bir projeydi ve bir süredir çözülemeyen birkaç handikap vardı, mümkünse bunlara da çözüm düşünülecekti bilahare.

Önce zihin haritalama üzerine eğitim tadında keyifli bir giriş yaptık, ardına da başarılı ve sıra dışı bir ekip koçluğu seansı başladı.

Eğitimlerimde bol bol uygulama yaptırıyorum, ancak bu sefer buharı üstünde tüten bir sıkıntı söz konusu olduğu için, zihin haritalama uygulamasını da bu sıkıntı üzerinden yürüttük ve gülümseten bir sonuç yakaladık.
Gizlilik gereği detayları ve nihai zihin haritasını gösteremeyeceğim ama Tülin Hanım’ın Facebook duvarımda da paylaştığı referans yorumunu aynen aktarıyorum:

Bu sabah başka bir firmanın yöneticisi ile birlikte aldığımız zihin haritalama eğitimi ile yepyeni bir bakış açısı kazandık. Biri dünya devi, biri Türkiye deki en büyük holdinglerinden biri ile yaptığımız; 3 milyon kişinin hayatına dokunacak projede aksayan bacak olarak tespit ettiğimiz yerin doğru yer olmadığı asıl sorunun başka bir yerde olduğu ve hangi yöntemlerle çözülebileceği konusunda fikirler oluşturduk ve aksiyon planımızla huzur ve heyecan içinde yeni bir iş haftasına başlayacağız. Teşekkürler Mustafa Emin Palaz. 
Tülin Akın - Tarımsal Pazarlama Eğitim Yayıncılık Danışmanlık Ltd. Genel Müdürü Tarimsalpazarlama.com Kurucusu

Bu referans ve reklamımdan çıkarsamanızı beklediğim esas nokta; en çıkılmaz sokaklarda bile hem çözümler vardır hem de fırsatlar…
Sadece uygun şekilde oraya bakmamız (zihinimizi gözlememiz) gerekiyor.
Web sitemdeki domates başlığına göz attınız mı? http://mustep.com/domates.html

28 Eylül 2012 Cuma

Kralın Eşleri


Facebook'ta gezinirken gördüğüm bir hikayeyi paylaşmak istedim:

Bir zamanlar, büyük ve güçlü bir ülkeyi yöneten kralın dört eşi varmış.
Kral en çok dördüncü eşini sever, bir dediğini iki etmez, her şeyin en güzelini, en iyisini ona verirmiş.
Kral üçüncü eşini de çok severmiş. Bu güzelliğin bir gün ken
disini terk edebileceğinden korktuğu için, onu çok kıskanır,üzerine titrermiş.
Kral ikinci eşini de severmiş. Kendisine karşı her zaman iyi ve sabırlı davranan eşi, ne zaman bir derdi olsa daima onun yanında bulunur, sorunun çözümünde ona destek verirmiş.
Kraliçe olan birinci eşiymiş kralın. Onu en çok seven, karşılık beklemeden seven,sağlığına ve hükümranlığına en büyük katkıyı sağlayan bu eşi olmasına rağmen, kral bu eşini hiç sevmez ve onunla hiç ilgilenmezmiş.

Bir gün kral ölümcül bir hastalığa yakalanmış.
Yakında öleceğini anladığı ve öldükten sonra yalnız kalmaktan çok korktuğu için, eşlerinden hangisinin ölüm yalnızlığını kendisi ile paylaşmak isteyebileceğini öğrenmek istemiş.

En çok sevdiği dördüncü eşine, "Ölüm yolculuğunda bana eşlik etmek ister misin?" diye
sorduğunda, aldığı yanıt kalbine bir bıçak gibi saplanan, kısa ve net, "Mümkün değil!" olmuş.

"Hayatim boyunca seni sevdim, sen benimle birlikte ölmeyi kabul eder misin?" sorusunu üçüncü eşi, "Hayır, hayat çok güzel. Sen ölünce ben yeniden evleneceğim." diye yanıtlamış ve kral bir kez daha yıkılmış.

"Her sorunumda, her zaman yanımda olan, bana yardim eden sendin. Bu sorunumda da bana yardımcı olur musun?" sorusuna karşı, ikinci esinden, "Bu sorunun için bir şey yapamam. Olsa olsa sana mezarına kadar eşlik eder, güzel bir cenaze töreni yaptırır ve yasını tutarım." karşılığını almış.

Büyük bir hayal kırıklığı yaşamakta olan kral birinci eşinin sesiyle irkilmiş:
"Nereye gidersen git, seninle olurum, seni takip ederim."

"Ah!" diye inlemiş kral; "Keşke bir şansım daha olsaydı..."
==========================================
Aslında gerçek Yaşamda hepimiz dört eşliyiz...

Dördüncü eşimiz "vücudumuz"! Onun güzel görünmesi için ne kadar zaman, kaynak ve çaba harcarsak harcayalım, öldüğümüzde bizi terk edecektir.

Üçüncü eşimiz "sahip olduğumuz servet ve statümüz"! Ölür ölmez başkalarına yar olacaktır.

İkinci eşimiz "ailemiz ve dostlarımız"! Tüm sorunlarımızı paylaştığımız bu kişilerin en son yapabilecekleri şey, bu dünyadan gözleri yaşlı bizi uğurlamak olacaktır.

ve birinci eş 'ruhumuz' !...

27 Eylül 2012 Perşembe

"Neden bazı çocuklar büyüyüp Gandhi olurken, bazıları Hitler oluyor? "

Birçok kişi baba olmak istediğimi biliyor.
Ancak çocukluğumdan beri en büyük merakım, nasıl bir baba olacağım.
Bu konuda babamla hep itişir kakışırdık çocukluk şımarıklıklarıyla, "şöyle baba olacağım, böyle baba olacağım" diye.
Zaman içerisinde bu arzum daha da oturmaya başladı ve her an baba olabilirim.
Peki o gün gelince ne yapacağım?
Gördüğüm kadarıyla çocuklar kullanma kılavuzuyla doğmuyorlar üstelik ego ile şekillene şekillene bu günlere gelindi, acaba daha verimli yollar var mıdır?
Koçluk ve girişimcilik serüvenimde, networküm sayesinde süper bir insanla tanışmıştım: İlkiz Özcan Sönmez. Ebeveyn koçluğu yapıyor kendisi ve hali hazırda da ebeveyn.
Üstelik psikolojik destek hizmetlerinde en titiz durduğum konu; dediğiyle yaptığı uyumlu mu?
Küçük prensesi 4 yaşındaki Ada ile ilişkisini defalarca gözleyerek diyebilirim ki, İlkiz'in Ebeveyn Koçluğu çalışmalarına %100 kefilim.

Peki bu methiyeli paylaşım niye?
İlkiz eğitim veriyor.
Gittikçe zorlanan ebeveynlik durumu için "Çocuklarla yaşamda çıkmaz sokak yoktur. Daima yeni bir şans vardır." diyor.

Eğitiminin amacı:

Anne–babalara çocukları ile ilişkilerini güçlendirmeyi sağlayacak becerileri öğretmek amacıyla hazırlanmıştır.
Çocuklarla El Ele Ebeveynlik, disiplinin gerçek anlamını irdelerken, gerçek disiplinle ilgili yeni beceriler ve araçlar sunuyor. Eğitime katılan anne babalar, çocuklarının davranışlarının ne anlama geldiğini öğrenebilir, davranışa tepki vermek yerine ihtiyaçlarını karşılamaya ve bağ kurmaya odaklanabilirler.
Ebeveynseniz ve ebeveynliğinizin uluslararası kalitede bir eğitimle daha da güçlenmesi ilginizi çekiyorsa, İlkiz'in bloguna bakmanızı öneriyorum: http://annebabaokulum.blogspot.com/2012/02/cocuklarla-el-ele-anne-baba-egitimi-4.html

17 Eylül 2012 Pazartesi

Ay Geceleri 3. Yaşına Giriyor

Eskiden "hamili kart, yakınımdır" modası varmış. Sonra bu "torpil" olarak hafızalarda yer aldı.
Oysa bu hamili kartlarla hamile edilen iş yaşamı, tanışıklık kavramını yeniden düzenletti.

Networking etkinlikleri de tam da bu sebeple doğdu, iş dünyasından insanlar, daha yakın ortamlarda birbirlerini tanıma fırsatı buluyor. Hem iş yönlendirme hem de yepyeni projelere ortam hazırlıyorlar.

Ancak herşeyi abartmayı seven bir toplum olarak bir çok networking etkinliği ile, bu organizasyonların etkilerini de erozyona uğrattık milletçe kopyala-yapıştır programlar sebebiyle.

Peki özgün modeller yok mu?
Yakın arkadaşlarımdan Elif Yılmaz ve Mine Erkan'ın organize ettiği Ay Geceleri, en özgün networking etkinliklerinden birisi.

Ay Geceleri 20 Eylül, Perşembe Akşamı 3. Yaşını kutlayacak. Yine İstanbul'un çok hoş mekanlarından birinde olacak. 
3 yılda, 22 etkinlikte neler yapıldı, kısa da bir video gösterimi olacak.
Açık bir grup değil. Referansla, tanışıklıkla dahil olunuyor. Dolayısıyla Facebook grubuna üyelik başvurusunda bulunsanız bile, sizinle görüşülmeden kabul edilmiyorsunuz. Dolayısıyla burada etkinlik yerinin detaylı bilgisini paylaşmıyorum ki rastgele katılım olmasın.

Ancak ilginizi çekiyorsa, bana mail atabilirsiniz. Böylece duruma göre referansımla organizatörlere yönlendirebilirim. cozum@mustep.com

10 Eylül 2012 Pazartesi

Sağlık Üzerine Koçluk


Tanrılar Okulu'nda en sık geçen cümlelerdendir; "Görünen Görünmeyendir".
Psikolojinin, fizyolojiye etkisi açısından da bu düsturu kullanıyorum.
O sebeple koçluk becerilerini klasik hedeflerin ötesinde, kilo kontrolü ve hatta hastalıklarda da deniyorum.
Öyle ki blogumda bazen ufak paylaşımlar yapıyorum, mesela: Kilo Dediğimiz Şey %100 Psikolojiktir.
Yakın zamanda bu konuda daha da derinleşmeyi planlıyorum, hatta bir hastane çatısında sunmaya hazırlanıyorum.
Eğer sizin veya çevrenizdeki kişilerin de kilo kontrolü ve sağlıklı bir yaşam için psikolojik çalışmayı aklınızdan geçirirseniz, görüşelim isterim.
Daha detaylı bilgiyi yüzyüze görüşmelerde veriyorum, ancak kaba bir özete ne dersiniz?
Kilo kontrolünde bir diyetisyen ya da spor eğitmeni olmadığım için ne egzersizlerinize karışıyorum ne de yediklerinize. Uzmanlık alanım zihin olduğuna göre, sadece zihinsel süreçleriniz hakkında seans yapıyoruz ve bugüne kadar kiminle kaç kilo hedeflenmişse, %100 başarıya ulaştık.
Hastalıklar konusunda ise, şifa yöntemlerine ne kadar çok inanırsam inanayım, kullanmıyorum. Ayrıca tıbbi bir eğitim almadığım için tedavi de ediyorum diyemem. Ancak özellikle nükseden hastalıklar başta olmak üzere, hastalıkların geri planındaki psikolojik tohumlara ışık tutuyor ve o düşüncelere koçluk uyguluyorum. Böylece çok hızlı bir tedavi süreci yaşıyorsunuz.
Bu konu kulağınıza saçma geliyor olabilir, mantıklı geliyor olabilir... Düşüncelerinizi ve varsa taleplerinizi paylaşın lütfen: cozum@mustep.com