5 Ocak 2015 Pazartesi

Hayalin Kadar Gerçeksin

“Düş var olan tek gerçektir“ (Tanrılar Okulu, D’anna)
Peki düşlüyor musun?
Son günlerde en sık aldığım soru, sohbetlerin en sık uğradığı konu düşler, hayallerle ilgili. Keza yeni yıl da geldiği için buna değinmek istedim.
Konu hayaller olunca fark ettiğim 3 tip insan var.
unicorn
C insanı hayal kurmaz, gerçekçidir. Kazara hayallere dalmışsa, ahmaklığı kesmek için kendini acilen durdurur. O sebeple sohbetlerimizde beni de uyarırlar; “Gerçekleri göz ardı etmeyelim Mustafa!“ Gerçekler nedir pekala? Algıladığımız şeylerin ortalama düzlemidir bana göre. Algı sınırlarım faturalarla ölçülüyorsa faturalarıma göre yaşarım mesela; faturalarım kadar kazancım, çünkü faturalarım kadar üretimim vardır. Düşler daha liseye başlamadan bitmiştir, küsülmüştür hayata, içeride ahlar vardır, sessiz çığlıklar… Geleceğini KPSS’ye veya benzeri durumlara adayanları genelde bu sınıfta görüyorum.
B insanı hayal kurar. Ama bol bol hayal kurar ve sadece hayal kurar, o kadar. Hayalperest tabirinin sebebidir. “Şöyle olacaktı ki ah bunu yapacaktım“ gibi dış şartlara bağımlılık boldur ve bu dış şartların olmamasından ötürü hayallerini yaşayamaz. Hayatı birçok konuda bölünmüştür; C sınıfı gibi tek düze değil ama aşırı parçalıdır genelde; iş ve özel hayat, hayaller ve gerçekler, yapılabilir ve umulabilir şeyler… Bölünmüşlük yayılır gider. Hayal kurarlar, ama göz ardı edilemeyecek gerçekleri vardır. Bazı B insanlarındaysa hayaller vardır ve ona yönelik planlar kurarlar. Mesela hayali kendi işini kurmaktır, bunun için bankaya girip 2 sene çalışıp sermaye biriktirmeyi planlar. Bu ve benzerlerini defalarca duydum ve yapan bir kişiyle tanışmadım. B insanları gerçeklik durumuyla ilgili azıcık sıkıştırıldığındaa “N’apayım, ben böyleyim“ der şirin bir omuz hareketiyle. Sıkıştırılmamak, anlayış isterler.
Sert gelebilir belki, ama bence korkaktır B insanı! Hayal kuracak kadar cesur, ama o hayale yönelik adım atamayacak kadar korkak! Mutluluğu bir şeylere bağlıdır! Piyangodan birşeyler çıkarsa, falancayla voleyi vurursa… Şartlara bağlı mutluluk!
A sınıfı insan ise gündüz-düşleyenlerdir (daydreamer)! Tek gerçekleri vardır; hayaller! İnsanların gerçeklerini umursamazlar, çünkü herkesin hayali kendine!
Tarihteki imkansızları yapanlar bu sınıftandır. Akademisyenler, girişimciler, ev hanımları, doktorlar, herhangi bir kişi bu sınıftan olabilir, çünkü gerçekleri meslekleriyle sınırlı değildir. Memurlar bile A insanı olabilir, memur zihniyette olmadığı sürece!
Sorumluluk duyguları da yüksektir A sınıfı insanların; bir yere, bir topluluğa, bir hayale, bir ideaya ait hissederler ve o aidiyet vesilesiyle çalışırlar, üretirler, fark yaratırlar!
C’den zaten farklı, düşleyebiliyor A sınıfı; B’den farkı ise hayalini icra edebilmesidir. Hayal, akıldan geçen şeylerden ötesidir, hayal kurmaktan ötesi gereklidir onun için! B insanı hayallere sahip ama gerçeklerle sıkışmışken A insanı düşler ve gerçeğini, gerçekliğini o hayale taşır. “Gerçekleri göz ardı etmeyelim“ cümlesi şekil değiştirir; “düşleri göz ardı etmeyelim Mustafa!”
İngilizce bir deyiş var; to walk the talk. Söylediği üzere yürümek diye tercüme edilebilir. A tipi insanlar için söylenen bu söz, düşlediğini icra edenler diye kullanılabilir (to walk the dream).
dreams-01
Sen neredesin peki, düşünüp, değerlendirip benimle paylaşır mısın?
Peki ben kendimi nerede görüyorum, hangi sınıfa giriyorum? Dürüst olmak gerekirse A diyemem, takipçilerim hayallerimi yaşadığımı düşünse de dürüst olmalıyım; gerçek kalıplarım hala var, kırmaya devam ediyorum! O sebeple A- veya B+ derdim kendime.
Bana sahiciliğimi sordular geçen gün, düşlerimin gerçekliği kadar sahici buldum kendimi.
Belki de düşler bu kadar önemli olduğu için tanımak istediğim kişiye hayalini soruyorum, çünkü hayalin kadar varsın, hayalin kadar gerçeksin!
Yakınlarım bilir, çocukluğumda miskindim. İleride konuşarak para kazanmak istiyorum diyordum mesela. Konuşarak yapılan bir mesleğin, düşünme becerileri üzerine bir mesleğin bu kadar yorucu olduğunu bilmiyordum. Ama farkında olmadan bugün yaşadığım çocukluk hayalim, düşündüğümden çok daha büyük haz veriyor!
2009 yılındayken krizlere yönelik bir işim olmasını hayal etmiştim. 2007-2008 krizlerindeki deneyimli ama beceriksiz yönetici danışmanlarını görünce genç yaşımdayken bu konuda çalışmak istiyorum demiştim.
2012-2013 çalışmalarım özellikle 2014’te krizler üzerinde isim yapmamı sağladı. Güçlü bir hayali yaşadığım için 2014 yılında çalıştığım müşterilerime ve krizlerine sonsuz teşekkür ediyorum. Sadece sorunlar değil, sadece krizler değil, çözülmesi imkansız görülen krizler, karar alınamayacak krizler, karmaşık krizler, danışmanların, koçların, şirket ortaklarının kaçındığı krizler benim oyun alanım olmuştu.
Aynı şekilde 2013’te bir hayal kurmuştum; 2014’te krizlerde isim yapmak istiyorum ama en geç 2015 yarısında fırsatlar üzerine çalışmayı diliyorum demiştim kendi kendime. Kartvizitimi alanlar bilir; unvanım kurucu,  müdür, koç falan değil, kriz çözücü. 2015’te bunun önce bilincimde sonra da kartvizitimde fırsatlara yönelik değişebilmesini istiyordum.
Keza fırsatlarla ilgili ne yapılabilir ki?
2010’da bir blog yazmıştım; krizler ve riskler üzerine. Kriz yönetiminde fena sayılmam, öngörü kabiliyetimi geliştirerek risk yönetimine yoğunlaşmak istiyorum demiştim. Belki bir gün oradan da ötesine geçerim, öngörü ve avantaj kabiliyetimi geliştiririm fırsat yönetimi yaparım diye de devam etmiştim. Henüz fırsat yönetimi diye bir tabir yoktu, varsa da bilmiyordum.
Birkaç sene sonra merak edip araştırdığımda fırsat yönetimine dair vasat sonuçlarla karşılaştım. Bugünse, yeni yıl başlamadan yeni müşteri taleplerim fırsat yöneticiliği üzerine. Detayları vakalar üzerinden zamanla paylaşırım.
Danışmanların müşteri bulamadığı, koçların iş aradığı bir dönemde, daha önce olmayan bir tabir üzerinden talepler gelmesi nasıl mümkün oldu? Gerçekler ne oldu?
 
Ben gerçeğe gerçek demem,
Gerçekliği ben düşlememişsem!
 
Şimdi çok daha büyük bir hayalim var, 2015’te de bunların %20sini tamamlayabilmek istiyorum.
Sen de hayalinle hayalime ortak olmak istiyorsan, düşlerin gerçekliğine dahil olmak istiyorsan kapım da hep açık, gönlüm de.
Hadi hayal kur! Gönlünden geçtikçe içini titreten, uğruna ölebileceğin hatta uğruna yaşaman gereken hayalin ne? Sonraki adımda da hayaline göre planlar kurabilirsin, gerçekliğine getirecek adımları tasarlayabilirsin.
Hayalini benimle paylaşmak ister misin?
walt-disney-quote

29 Aralık 2014 Pazartesi

Dergilerdeki Son Yazılarımdan

Geçenlerde bir yazı yazmıştım, neden bazı şeyler başımıza sık geliyor diye ve nasıl oluyor da bazı tipleri mıknatıs gibi çekiyoruz diye.
Hediyeli bir tweet atmıştım, konuyla ilgili fikirleri alabilmek için. Ancak ‘secret’ benzeri durumlardan öte fikir çıkmadı.
Gerçi yine bir fikir söz konusu, gözlemlerime dayanan bir çıkarsama; eğer neden bazı şeyler başımıza sık geliyor ya da bazı alakasız tipleri hayatımıza nasıl çekiyoruz merak ediyorsan; linke tıkla: http://yuvayayolculuk.com/iletisimde-ucgen-etkisi/

iletişimde-üçgen-etkisi
Bu vesileyle yayın hayatına yeni giren bir dergiyi de seninle paylaşıyorum. Yuvaya Yolculuk Dergisi konu sınırı olmayan gönüllü bir e-dergidir. Okumanı öneririm.
 
Yeni bir eski daha var, paylaşmayı unuttum. 3. Göz Dergisi ilk sayısını 2000’de çıkarmıştı sanırım, basılı bir dergi olarak. Kişisel gelişim konularında konsepti en geniş dergi olarak ilkti, tek bir konuda yoğunlaşmamıştı yani; indigo çocuklar, şifacılar, koçlar, terapistler, vs… Ama sürdürememişti yayıncılığını, 2014 sonlarında ise yeniden kalkmaya ve bu kez e-dergi olarak gönlümüze yolculuk etmeye niyetlendi. Bu eski derginin yeni sayısında da bir yazı paylaştım, linke tıklayarak okuyabilirsin: http://3gozdergisi.com/dergi/5/#10
 
Ayrıca hazır dergilerdeki yazılarımı paylaşıyorum; Aktivist Dergi'deki yayınlanmış son yazımı da paylaşayım, yenisi yolda. Zaten hergün bilinirliği hızla arttığı için bu dergiden şimdi çok bahsetmeyeceğim. Karar verebilme kabiliyeti üzerine merakın varsa linke tıklayarak onu da okuyabilirsin:http://aktivistdergi.com/7/#48

19 Aralık 2014 Cuma

İşe Alım Dediğin

İşe alım anlatmayacağım, girişimcilik de anlatmayacağım, iş aramayı da anlatmayacağım. İnsani temeller ve meyveleri üzerine yazacağım bu sefer ve tabi ki bunun iş hayatımızdaki beklenmeyen etkileri. Koşturmalı gündemimizden ötürü üzerinde pek de duramadığımız şeylerin beklemediğimiz sonuçlarını merak ediyor musun?
Yıllar önce bir mülakat daveti almıştım. Gittiğimde öğrendim, ilgilenmediğim bir iş dalıydı ama müstakbel müdürüm o kadar etkilemişti ve motive etmişti ki, tamamen beceriksiz olduğuma inandığım satış işini bana satmıştı.

is-teklifi
Başka bir vakit arkadaşımın patronu benimle çalışmak istiyordu. Zaman zaman firmalarına ziyarete giderdim, projeleriyle ilgili sorunlarını çözerdim öğrencilik zamanlarında. Tam zamanlı çalıştırmak istemiş ama beni kandıramayacaklarını düşünmüşler. Bilmediğim bir alandı ama tam da istediğim gibi bir işti; rakiplerde bile firma ve benim adım anılmaya başlanmıştı.
Orada zamanımın dolduğunu düşündüğüm zamanlardaysa annemin bir arkadaşı eve sık sık gelip gitmeye başlamıştı ve benimle çalışmak için ısrar ediyordu.
Çalışan olduğum zamanlardaki tekliflerden aklımda kalanlar bunlar.
Kişisel sürecim, girişimcilik çabalarımda ise birçok kez yatırım ve ortaklık teklifi aldığım gibi yine iş teklifleri de alıyordum. Koçlukla yaptığımız başarıyı insan kaynakları müdür olarak yürütmemi istiyorlardı mesela. Hayalime hizmet etmediğine inandığım için reddediyordum kibarca.
yeni-mezunAma hep merak da etmişimdir, acaba bir fiyatım var mı diye.
Neyse efendim, son aylarda geyik yapıyorum bazen işveren arkadaşlarla. Malum diplomamı alabildim sonunda, yeni mezunum, sigaram da yok, yabancı dil var, Word-Excel’de iyiyim, yardımcınız olayım diyorum.
Belki benimki latife ama baba bey hazretleri önerdi: “oğlum artık mezunsun, e yabancı dilin de güzel, sorun çözmede de isim yapmışsın, stratejiye falan kafan baya basıyor, maşallah çevren de var; bir firmada yönetimde işe girsen ya, sigortan falan da yatar!”
Bir aile büyüğümüzün teşbihleriyle girdiğim fakültemden babaannemin adağıyla mezun oldum, babamın duasıyla da işverenler dürtüyor beni.
Peki biraz işe alım konuşalım mı?
Malumundur İK uzmanı değilim, sadece insan uzmanıyım diyebilirim. Mülakatları da pek bilmem; ama en sık aldığım iş teklifleri “şu işi sen yürütsen ya/yapsan ya Mustafa!” şeklinde.
Oysa geçen gün farklı bir şey oldu: birlikte güzel süreçlerden geçtiğimiz eski bir müşterim, yakın dostum ofisine davet etti.
Bir işten bahsettiler kabaca, detaya henüz tam girmediler ama heyecanlandıkları kesin. Ufak ufak bazı şeyler söylüyordu Genel Müdür ve yardımcısı, ben de kimlerde bu özellikler olabilir diye zihnimi taramaya başlamıştım, benden çalışan önermemi isteyecekler sandım. Bunu tahmin eden yönetici uyardı: “zihnini yorma, sana teklif edeceğiz” diye. Genel Müdür de “a, tabi” diye devam etti. “İşi anlatınca sen de göreceksin, senden başka layıkıyla yapacak kimse yok!”
Network marketing yapan arkadaşlar da konuya böyle giriyor genelde! Yine de ben ve bir dostumdan başka kimseyi beğendiğini görmediğim, duymadığım bir liderden böylesi sivri bir övgü beklemiyordum.
“Firmamıza katkıların yadsınamaz. (Kriz yönetimi ve çalışan yönetimi üzerine çalışmıştık. Kaos dolu firma kahkahalı bir ofis oldu) Şimdi ise seninle çıtamızı yükseltmeliyiz!“ diye yeni bir salto geldi.
Koltukların çok kabarmıştı ve hep bahsettiğim yerden geldiler: firmalar ekip üyelerinin hayaliye kendi planlarını buluşturabildiği nokta onu tavlar!
Man and MoneyŞimdi iki saniye buradan çıkalım, bir şey paylaşmak istiyorum. Müşterilerim benden çok memnun olsa bile kişisel bir kaygım var: rambo olmak! Tek kişi değil de ekip olabilmeyi hep istedim, merak ettim, ama nasip olmadı henüz. Ekiplerin içinde bile tek başınaydım açıkçası.
Diploma sebebiyle başlayan askerlik sürecinde askerlik şubesinde geçirdiğim zaman beni düşündürtmüştü, kişisel duruşuma uymayan mekanlarda zaman geçirsem, tanımadığım ya da zorunda olduğum kişilerle vakit geçirsem yeni deneyimler olmaz mı dediğim bir süreçteyim.
Bu düşüncelerimi ve ramboluk halini bildiği için genel müdür buradan geldi bana. Bitmedi; web sitem ve bloğumdaki paylaşımlardan kendince bir eksik fark etmiş ve onu birlikte gidermeyi önerdi. Ders çalışmış resmen!
Bu girizgahı geçelim artık, işin detaylarını anlattığında yutkunduğum anlar oldu. Bilardoyu düşün, siyah 8 sokan kazanır Amerikan Bilardoda, zamansız sokansa kaybeder. Oyuncu 8’e sıra gelince sokmalıdır, rakibinin sokmasını engellemek içinse 8’i veya beyaz topu saklamalıdır. Firmanın benden istediklerinde ise önümde hep siyah 8 var ve biri sokulunca yeni siyah 8 geliyor masaya. Ya sokmalıyım ya da zamanlama sebebiyle saklamalıyım. Diğer yedi top yok, hepsi siyah 8! Öngörü, yaratıcılık, diplomasi, strateji ve üç beş beceri daha inşallah!
Düşününce baktım, aday önerisi dahi çıkaramadım kafamda, “ya aslında şu kişi de olabilir“ diyemedim. Eğer sen veya tanıdığın birileri varsa tanışalım isterim, çevremde olmanızdan onur duyarım, bilgi alışverişi yaparız.
Teklife gelirsek, tipik bir Y kuşağıyım. Fiyatım yok ama dikkatimi çekmeyi başaran teklifler de varmış efendim. Koca bir gün değerlendirmekle geçirdim. Keşke dedim AKUT (Acil Karar Uygulama Tekniği) hizmetimi biri de bana yapabilseydi.
İşlerimin güzel olması ve gittikçe daha da güzelleşmesi sebebinden midir bilmiyorum, gelir durumunu sorma gereği bile duymadım. Pozisyon karışık ve henüz resmiyete dökülmedi, detayları o sebeple belki zaman içinde paylaşırım.
Gelelim işe alım yapan arkadaşlara önerilere: adayı araştır. Adaya gösterilen değer adayın da sana değer vermesini sağlayacak. Şımarık adaylarda sempati uyandırmayı bile sağlayabilirsin. Ayrıca onun hayaliyle firmanın planlarını örtüştürebildiğin ölçüde “biz“ olursun. Bununla ilgili HERO hizmetime ve başarı hikayelerine bak derim.
Adaylar: katma değerini ortaya çıkar ve muadillenemeyecek, kopyalanamayacak özelliklerine bak! Yıllar önce de bir firmada meditasyondan sorumlu yönetici diye sıfatlandırılmıştım. Bölge müdürüm “sen meditasyonunu yap yan odada, satışa çevirme işini ben yürütürüm“ demişti, çok işe yaramıştı. Bu firmada da teklif edilen 2010’da ortaya attığım fırsat yönetimi kavramı üzerinden geldi, keza web sitem firsatyonetimi.com.
yaratici-cv-600x300
O zaman sorular geliyor:
Katma değerin, diğer çalışanlardan ayrıldığın özelliğin ne?
Hayalin ne? Bu hayal yolculuğuna kimleri veya ne tip firmaları hayal ortağı edinebilirsin?

16 Aralık 2014 Salı

Hülyanın Eteğindeki Sermaye

Kurtuluş Savaşımızla ilgili birçok efsanevi bilgi tüylerimi diken diken ediyor, ama en çok cephe dayanışması aklımda. Düşman cephe Anzaklarla yardımlaşma, öyle ki bazı cephelerde Yunan-Türk yardımlaşmalarını bile duyduk, okuduk.  Atalarımız bir mesaj veriyor: düşmanına bile onurla yaklaşacaksın.
Belki de temel değerlerimden biri insanlık olduğu için bu konuda hassasım.

asagilamak
CHP, MHP’yi Ce Ha Pe, Me Ha Pe diye okuyan eski başbakan (yenisini dinlemedim bu konuda) onları küçültüyor muydu yoksa zihniyetindeki alfabenin etkisinden mi öyle söylüyordu bilmiyorum. Ama AKP ve AK Parti arasındaki farkı biliyorsundur. Partililer ve parti karşıtlarının belirteci gibi bir şey.
Eski başbakanın ilim irfan paylaştığı, ileri demokrasi söylevleri de yüzünün ekşidiği, kavgadaymış gibi pozlarla gazeteleri süslüyor. Gülümsediği fotoğraflar o haberlerde kullanılmıyor.  Beden dili diye bir şey bilmeyen, öğrenmeye de gerek görmeyen CHP başkanı ise zaten tek tip model.
Küçültme, onursuzlaştırma, aşağılamaya siyasi bol örneğimiz olsa da devam edelim.
Beğenmediğimiz hallerde de böyle paylaşım yapıyoruz, bizzat halk olarak. Az önce Facebook’ta gördüm bu görseli. İçeriğine girmeyeceğim, ama amacını belli eden bir görsel seçimi, beni bu blogu yazmaya itti.
2014-12-14-23-20-16
Eski Kainat Güzelimiz Hülya Avşar’ı pek sevmesem de biliyorum belki de yüzbinlerce pozu vardır, iyi-kötü, neşeli-sarhoş, seksi-paçoz… Ama birinde dekolte kazası diğerinde ise spor yaparken alınan iki poz ile bu paylaşımı yapmak, kesinlikle bilgilendirme onursuzlaştırıcı şekilde değil tahrik!
Bu paylaşımları yapan ve yorumlayanlar acaba milli voleybolcumuza otobüste yapılan saygısızlıkta kızmadı mı?
Atletlerimizden birinin göğüs taytından ötürü yapılan milletvekili yorumuyla dalga geçmediler mi? Plajda bikinilerle, sokakta minilerle rahatça gezilemediği için kızarken, tenis gibi güzel bir spordan edinilen bir fotoğraf karesini bilerek servis ne derece tutarlı?
Bu Tarz Benim programını izledim çeşitli zamanlarda. Meşhur itin kıçına sokma seanslarına tanık oldum. Beğenilmiyorsa yarışmacı, vay haline! Gerçi es geçmeyelim, aynı programda yarışmacıyı beğendikleri zaman da göğün üzerine çıkarıyorlar. Mizacımızın özeti gibi sanırım.
Ama merhamet, onur, ahlak gibi değerler soyumuzda da kültürümüzde de tarihimizde de barbarlıktan çok daha güçlü!
Siyasetten pek bilmediğim bir kimlikten örnek vereyim: Bülent Ecevit. Sayın ifadesini bize getirmiş kişi, onunla dalga geçen siyasilere bile sayın diye hitap etmiş, parti içinde sıkıntılar olduğunda bile saygısından ödün vermemiş. Sanırım bu yüzden hatırladığım başbakanlığı dönemine kızsam bile saygıyla anabiliyorum.
mazhar özkan
O Ses Türkiye’yi izliyorum bazı akşamları. Mazhar Alanson ve Özkan Uğur’u görebilmek için. Aralarındaki atışmalara bayılıyorum, diğer jüri üyelerine lafları bile çok hoş. Beğenmedikleri şarkıcıları bile onurlandırıyorlar ve bunlar sadece Mazhar-Özkan üstatlar değil, her jüri üyesinin genel tutumu.
Beğenmediğin durumlarda muhatabını ezebilirsin, an geçer.
Ama beğenmediğin durumu onurlandırman da mümkün; dost edinebilirsin.
Daha önce bir bloğumda bahsetmiştim sanırım; Muhammed Peygamber sahabelerle gezerken yol kenarında bir köpek leşi görürler. Herkes iğrenirken o; “Rabbim dişlerini ne güzel yaratmış” diyebilmiş.  Bu kıssadan etkilendiğim için keskin gözlerimle pilates hocalarının nanometrik basenlerini değil şişman insanların güzel yüzlerini görebilmeye başlamıştım.
iaidoJapon Kılıcı (iaido) hobilerimden birisi. Yaygın görüşe göre felsefesi düşmanını tek hamlede öldürebilmektir diye özetleyebiliriz. Vaktiyle işimde de kullandığım bu felsefe sayesinde köşeye sıkıştırılan bir mikro-KOBİ müşterim, Türkiye devi bir firmadan tazminat kazanmıştı. Yedik onları!
İaido sanatında ileri düzey felsefede ise kılıca dokunmazsın bile. Düğşman gelir ve ya dost olur ya da kendi gider. Bunu özümsediğim için başka bir KOBİ müşterim köşeye sıkıştırılmıştı ve stratejik ortak statüsüyle masayı terk etti; cirosu tek hamlede 3,5 kat artırıldı, ödeme vade 1/3 yapıldı, 0,5milyonluk bakiyesi ödendi ve daha bir sürü kazanım oldu. Onu ezmeye gelen dev firma, onur ve güven duygularıyla karşılandı, sonuç zafer!
Kılıç ve merhameti bir arada sunan bir kıssa paylaşayım ister misin?
Kılıç acaba ustasının enerjisini alır mı diye merak edilmiş ve hırçınlığıyla meşhur bir ustanın elinden çıkan bir kılıç alınmış. Bir de merhametli, herkese iyi niyetli, kibar yaklaşan bir ustanın kılıcı alınmış. Yaprakların bolca aktığı bir nehirde iki kılıcı da saplamışlar. Yapraklar bir kılıca gelerek ikiye ayrılırken, diğer kılıca yaklaşan yapraklar kılıcın kenarından geçiyormuş. Tahmin etmişsindir kimin kılıcı olduğunu.
Merhamet, onur ve ahlak temel ulusal değerlerimizden ve bu beşeri sermaye seni daha da güçlü kılar.
Beğenmediğin durumlarda hoş bir şey göremeyebilirsin, görmek istemiyor da olabilirsin. Karşıtlığını korumak istiyor olabilirsin.
Ama ahlakı bırakmamalısın!
barış2

14 Aralık 2014 Pazar

İnovasyon: Yık, Anlam Kat, Baştan Yarat!

Mevzusu oldu geçen hafta katıldığım etkinliklerden birini anlatayım dedim.
Türkiye İhracatcılar Meclisi’nin organize ettiği Türkiye İnovasyon Zirvesi’nden bahsedeceğim.
İnovasyon adı altında birçok gereksiz konu kadar çok şeylerle de karşılaşma fırsatı buldum.
PicsArt_1418516254962
Önceliği bir türlü yıldızımız barışmayan Arçelik’le yapalım. Hoş bazı ürünleri vardı. Biri özellikle ilgimi çekti. Projektör ve sensör sistemi sayesinde ocak, fırın, bulaşık makinası ve aspiratör gibi aletleri bütünleşik şekilde tek alandan ve tuşsuz yönetmenizi sağlıyor. Fotoğrafta da gördüğünüz gibi yukarıdan bakan bir projektör ile tuşların sanal yerlerine parmağınızı götürüyorsunuz ve sensörler olmayan o tuşa basmışsınız gibi işleme giriyorlar. Hatta projeksiyon sistemi sayesinde dilediğiniz bir alanda bebek kamerasının (muhtemelen ayarlanan başka kameraların da) görüntülenmesini sağlayabiliyorsunuz.
PicsArt_1418516309281
“Arçelik mucidi olduğu bu eşsiz sistem ile” diye sunumuna devam ederken ablamız, van minüt dedim. Bir dostumun Türkiye’de distrübütörlüğünü yaptığı bir projeksiyon sisteminden bahsediyoruz burada. Ve mucit kurum MIT. Geçen seneki The Great Festival of Creativity’de Emirgan Müzesi’nde bizzat gördüm, ondan birkaç ay önce de kullanma fırsatım oldu. Arçelik’teyse daha prototip aşamasında. Ama benimle çok da gerekli olmayan bir tartışmaya girmek istediler.
Yaptıkları inovasyon mu, kesinlikle. Katma değer var, yenilik var, kolaylık var. Teknoloji onların mı? Hayır. Bunu izah etmek istemiştim. Bu vesileyle de icat ve inovasyon farkını sana anlatmış olayım.
Daha güzel yerlere akalım hadi.
Çeşitli kulüpler ve üniversite standlarını da ziyaret ettim. Klişeleşmiş yarışmalar ve klişeleşmiş ödüller vardı. Ama bazıları ötesine geçmiş. Mesele Yıldız Teknik Üniversitesi IEEE, ödül olarak İngiltere Warwick Üniversitesi’nde eğitim ve çeşitli kurslar da sunuyor. IEEE kulüplerine duyduğum sempatiyi zaten bloğumu yakından takip ediyorsan biliyorsundur.
Ödül demişken başvuru@gseamturkey.org mail adresiyle iletişime geçerek, Amerika’ya uzanan global bir girişimcilik yarışmasından bahsetmeliyim. Bilgiler ilgili web sitesinde varmış zaten, önce Türkiye elemeleri, sonra global elemelerden geçip hoş bir para ödülü de var, 31 Aralık son gün.
Sanat galerilerinin hepsinde mi bilmiyorum, ama önemli olanlarda halka açılmadan birgün önce çok önemli kişilere özel bir gösterim yapılır ve halk görmeden önce bu çok önemli kişiler görür, beğendiğini satın alır. Biraz buna benzettiğim bir projeyle karşılaştım; Borsa İstanbul çatısında oluşturulan Borsa İstanbul Özel Pazar. Yatırımcı ve girişimci platformu oluşturuyorlar. Fikirlere değil taze girişimcilere hizmet ediyorlar (minimum 6 aylık işletmeler). Melek yatırımcılık konusunda ülkemizdeki dolandırıcılık ve yetersizliklerin önüne geçmek istediklerini söylediler. Ancak bazı beğenmediğim melek yatırımcılar da ağlarında. Umarım popülist yollar yerine işlevsel çıktılar üretebilirler. Yatırımcıysan veya yatırım arayan bir girişimciysen bakmanı öneririm: www.bistozelpazar.com
 
venus
İlginç bazı ürünlerle de tanıştım. Venüs Manisa’da imal edilen akıllı telefonlarımız. Detaylarına inmeyeceğim ama beğendim Vestel ürünü bu telefonları.
Sun Tekstil standında nanometrik havalandırmalı, ısıtmalı-soğutmalı tekstil ürünleri ilgimi çekmişti.
Özellikle kullandıkça kendinden parfüm bırakan veya yerleştirilen kozmetiklerin ürünü kullandıkça yayılmasını sağlayan sistem çok hoşuma gitti. Acaba kahvaltımı da enjekte etsem, yürürken falan vücudum emilim yapar mı diye merak ettim. Teknoloji o kadar ilerlememiş.
Hollanda zirvede ortak ülkeydi. Hollanda standında gördüğüm ürünlerden en çok ilgimi kablosuz EEG cihazı çekti. Ayrıca gıda ürünlerinin 3 boyutlu yazıcılardan çıkarılarak görsel şıklık kazandırıldığı sunumlar da çok hoştu. Umarım fotoğraftan betimleyebiliyorum.
Başka birçok atılımları var ve bazıları için ülkemizde kontaklar arıyorlar. Dilerseniz ticaret ateşeliğiyle dilerseniz benimle iletişime geçebilirsiniz. Yakında bir dostum da ülkemiz temsilcisi olacak umarım.
Bazı üniversitelerimize yeniden değineyim. Engelli destek sistemleri, hastalar için kafa hareketleri ile akıllı ev yönetimi gibi sistemler vardı. Nanometrik veya büyük sistemler üzerinden paylaşımlar gördüm. Özetle, hem özel üniversite hem devlet üniversitesi öğrencilerimiz büyük umut vaat ediyor. Hatta teknik meslek lisesi öğrencilerimiz bile canavar gibi. Robotik sistemler tasarlıyorlar ve şikayetleri var; hak ettikleri özeni ve önemi büyüklerden görememek.
Sabancı, Özyeğin, İTÜ ve Boğaziçi gönlümün efendileriydi. Doğru düzgün akademik çalışmaları da olmayan bazı üniversitelerin standları da bomboştu.
Savaşlardan hiç haz etmeyen, anti-militarist birisi olarak hoşuma giden tek şey tarihteki savaş aletleri, özellikle de İstanbul’un fethi için üretilen Şahin topları. Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi, İngiltere’de bu toplara erişme imkanı bulmuş ve minyatürlerini tasarlamış. Yakında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ait Kültür AŞ. bünyesinde hediyelik eşya olarak satılacaklar. Bir hayalin ve “neden olmasın” düşüncesinin 1453’ten selamını masamda sergileyebileceğim.
259472_sahi
İnovasyona odaklanırsak son 3 örnek paylaşayım.
Kale Kilit’in iki ürünü ilgimi çekti. Birisi kapıda anahtar unutanlar için uyarı sistemi. Dalgın tipler için hoş bir kolaylık sağlıyor.
Diğeri ise süper yalın bir sistem: İnovasyonda en hoşuma giden şeylerden biri basit ama anlamlı olabilmek.
Kale_164_AS_mandallı_tuzaklı_alarmlı_silindir_barel_kilit_göbeğiKapı kilitlerinde hırsızlar kilidin yarısını kırar ve sonra da sanatlarını icra edermiş. Mühendisler de kilidin önden bir parçasını kolay ayrıştırılabilir yaparak ufak bir yem veriyorlarmış. Daha kilidin en zayıf noktası olan yarısına varmadan bir parçanın kolayca çıkarılmasını teşvik ediyorlar ve 80 desibellik bir gürültüyle alarm çalıyor. Çok basit, çok etkili, çok anlamlı.
Son bir inovasyon da tasarımdan gelsin.
Viko Elektrik birçok üründen bahsediyordu. En çok ilgimi çeken ise elektrik anahtarlarında kullandıkları el sanatları oldu. Anahtar kenarındaki kapakları çini sanatı, sedef kakma gibi sanatlarımızla tamamen el işi süslemişler.
Henüz piyasaya çıkmamışlar ve fiyat olarak biraz tuzlu olacak, ama Osmanlı sanatı sevenler için hoş bir tasarım inovasyonu.
Ülkemizde girişimcilik gibi anlaşılmayan konulardan biri de inovasyon. Birçok zirvede inovatif düşünce üzerine konuşurken bunu düzeltebilmek için çabalıyorum, örneklerini paylaşmaya çalışıyorum.
İnovasyonun harcındaki bazı kilit konuları da bu blogta paylaşmaya çalıştım fark ettiysen.
Toparlarsak yalınlık, anlamlılık, kolaylaştırıcılık, hitap edebilirlik, “neden olmasın” sorusunun cevabını çıkarabilmek.
Tüm zirve boyunca sadece bir panele katılabildim. Konuşmacılardan birinin ilk slaytında da şu cümle vardı: “Çevrenizdekilere bakarsınız ve neden diye sorarsınız. Ben ise olmayanları düşünürüm ve neden olmasın diye sorarım” demiş School of Economics kurusucu Bernard Shaw.
“İnovasyon bir problemi çözmeli”. İnovasyon bir düşüncenin ürünüdür ve sanırım neredeyse hep sıkıntılardan doğar. dolayısıyla inovasyon bir sorunu çözmeli, kolaylaştırmalı, etki etmeli.
Ayrıca şirketin tek bir inovasyonla var olamayacağını da söylediler. İnovasyonun çözdüğü bir durum hayata etki ediyor. Bu da hayatta değişikliğe sebep olduğu gibi yeni ihtiyaçlar doğuruyor ve yeni ihtiyaçlar da yeni inovasyonlara vesile oluyor.
Panelden bir örnek; arabaların seri üretim sistemleriyle kolay erişilebilir olması güçlü bir inovasyon. Ama bu seri erişim neticesinde trafik çilesi başladı ve şu an hem trafikten kaynaklı çevre kirliliği hem trafik sıkışıklığı hem de trafik canavarı diye 3 derdimiz var. Bu dertler için daha sağlıklı araç sistemleri inove edilmeye çalışılıyor, daha güvenli hatta insansız trafik sistemleri tasarlanmaya çalışılıyor.
Naçizane görüşüm tüketimden ziyade bilinçli kullanıcı sistemleri inove edilse diğer dertler de kendiliğinden çözülebilir.
Büyük kurumların hantallığına daha önce bir bloğumda değinmiştim, konuşmacı da inovasyonun büyüdükçe zorlaştığına değindi. Buraya tıklayarak küçük olmanın avantajlarını okumanı öneririm.
Son bir öğüt, başkası bozmadan kendini kendin boz. Başkası senin planlarını bozmadan kendi iş planını kendin boz.
İnovasyonun mucidi Schumpeter de inovasyonu yaratıcı yıkım olarak tanımlamıyor mu zaten?
Toparlarsak inovasyon teknik değil psikolojik bir süreçtir. Düşünsel bazı pratikler neticesinde mümkün olur. Yani inovasyon yapalım laflarıyla ya da inovasyon eğitimleriyle inovasyon pek de yapılası bir şey değildir, ancak zihnini inovatif motiflerle disipline edersen, o zaman inovasyon yapabilir oluyorsun.
Yık. Anlam kat. Yeniden yarat. Katma değerini yükselt.

7 Aralık 2014 Pazar

Neden Başıma Geldi?

neden-5098
Hiç merak ettin mi “bu tipleri nereden buluyorum” diye.
Birbirinden görünüm olarak alakasız, huy olarak alakasız, ama bir özellikleri hepsinde aynı olan kız arkadaşlarım vardı. Ayrı zamanlar, ayrı mekanlar, ayrı tipler, aynı sorun. Nasıl buluyordum o tipleri?

Alakasız bir yerden başka bir soru olacak ama, hiç başına geldi mi: Ne denersen dene karşındakine bir sorunu bir türlü anlatamıyorsun, o da her ne ise sıkıntı yapmaya devam ediyor. Neler denedin neler… Hatta iş büyüdü, artık başkalarından da aynı sıkıntıyı görmeye başlıyorsun, neden insanlar bir olmuş gibi senin karşında?

Çok daha alakasız bir yere taşıyayım konuyu. Vaktiyle bireysel koçluk yapıyordum ve seans bedelim X Lira’ydı. Bir lokma bir hırka karakterimden ötürü X bana çok geliyordu, ama herkes onu öneriyordu. Piyasada seansına 2X alıp başarılı olamayan insanlar varken X bile gayet ucuza denk düşüyordu aslında. Ama neticede X/2 Lira bile alamıyordum. X telaffuz ettiğim kişiler biraz düşünmek istiyordu ve 3X’e başkalarıyla anlaşıyordu. Neden hak ettiğimi alamıyordum?
donttalktome
Cevabıyla devam edecektim, ancak beklemek istedim.

Bu durumu kendince açıklayan, en azından fikir üreten bir okurumu ilk seminerimde onur konuğum olarak misafir edeceğim. kriz@firsatyonetimi.com sizi bekliyor.

1 haftan var :)

Secret, çekim yasası, kuantum gibi belirsiz basmakalıplar değil, en azından ele gelen bir açıklama bekliyorum. Bilgisi olmayan, fikri dahi olmayan ama cevabı merak edenler, 1 hafta bekleyecek.

  but-why-meme-generator-but-why-84103d

2 Aralık 2014 Salı

Tek İstediğimiz Önemsenmek

Yıllar önce GSM operatörümden şikayetçiydim. Süreç sonunda da dava açacak raddeye gelmiştim, ama müşterileri kalmaya devam ettim. Keza hala aynı operatördeyim. Peki o noktaya getiren ve devam etmemi sağlayan neydi? Cevap belli; şikayet yönetimi konusunda başarıları.

1 Aralık 2014 Pazartesi

Dijital İK - 2

İnsan kaynakları üzerine paylaşımlara devam ediyorum. Yazının ilk kısmı için buraya tıklayabilirsin. Yıllar önce iş ararken birçok yerde format dışı diye ret almıştım. Çok sonraları yaratıcı cv yarışmaları organize edilmeye başlandı. Bu konuda Aktivist Dergisi’nde yayınlanan yazıma buradan bakabilirsin. Dijital İK Zirvesi’ndeki bir panelde konuşmacılardan Muhiddin Aslanbay, Disturbed People kurucusu, artık bazı yerlerde CV ile alımdan ziyade sadece isim üzerinden internet sorgulaması yapıldığını paylaştı. İnternette konuyla ilgili ismi geçiyor mu, algısı ne durumda ve birçok soru kendiliğinden cevaplanmış oluyor. Çalışanların değil üretenlerin işe alındığına da değindiler bir panelde.

30 Kasım 2014 Pazar

Dijital-İK Zirvesi’nden Aklımdakiler -1

Hizmetlerimden birinin adı HERO. İngilizce’deki anlamı kahraman. HR (İnsan Kaynakları) ve EO (virüslere karşı kandaki bir akyuvar türü) harflerinden türettim. Bendeki karşılığı ise Human Reconstruction for Enthusiastic Organizations (Heyecanlı şirketler için İnsanî Yeniden Yapılanma). Şirketlerin felsefesinin, manifestosunun belirginleştirilerek özümsenmesi ve çalışanların buna uyumlanması. Özetle bu. Merak edersen kurumsal web sitemden bilgi alabilirsin, merak ettiğini de sor lütfen.

29 Kasım 2014 Cumartesi

Etkinliklerde Mustafa

Bugünlerde çok yoğun etkinlikler var. Hani öyle ki dörde bölünsem yine yetişemem. Benzer durum önümüzdeki günlerde de aynı olacak gibi. Hem bunlara yetiş hem kendi işini yürüt hem kendine zaman ayır hem de arkadaşlarına zaman ayır… Son günlerde aksaklıklar olmaya başladı. Sanki etkinlik organizatörleri, katılımcıları birbirine kırdırmak ister gibi. Dizilerde oluyormuş ya, rakip dizileri birbiriyle eş zamanlara koyuyorlarmış galiba. Hadi İnovasyon Zirvesi ve Pazarlama Zirvesi alakasız grupların oluşumları desek MÜSİAD Fuarı ve MARİFED Fuarı eski akıl kardeşliğindeki örgütlerin organizasyonları ve tam da aynı gün. Üstelik birinde tanıtımlar konusunda bakanlık destek verirken, açılışında-kapanışında cumhurbaşkanı da başbakan da ziyaret ederken diğerine dokunulmuyor, devlet desteği verilmiyor. Manidar geldi bana.

2 Kasım 2014 Pazar

Karar Vermenin Anatomisi

İyi bir evlilik adayınız var, nasıl harekete geçeceksiniz? Garson ne alacağınızı soruyor, ne cevap vereceksiniz? Kariyer planları yaptığınız sırada çok çekici ama zorlayıcı şartları da olan bir iş teklifi aldınız, ne yapacaksınız?
Decision

Kitaplığınıza gittiniz ve “Bir kitap okuyayım” dediniz, ama aklınızda bir şey yok, ne seçeceksiniz? Oy pusulasının karşısındasınız, bir parti geçiyor aklınızdan ama çekinceleriniz de var. Pusuladaki kime karar vereceksiniz?

Zamanında karar veremeyen, her karar süreci kabus olan birinin kaleminden karar verebilme üzerine 3 ayrı yol okumaya ne dersiniz? Karar verme konusunda kendi hayatımdan ve seanslarda uyguladığım tekniklerden bazılarını sunuyorum, umarım faydalanabileceksiniz.

Aktivist Dergi'nin yeni sayısında Karar Vermenin Anatomisi isimli yazım  yayınlandı.

Buraya tıklayabilirsiniz.

27 Ekim 2014 Pazartesi

Mükemmeliyetçiydim, artık mükemmeliyetçiyim!

Babam şantiye şefiydi. Ay sonlarında binlerce sayfayı bulan hakkediş yapar, İller Bankası yönetimine sunardı.
Sunmadan önce kontrol ederdi haliyle ve ben her seferinde şaşırırdım. Yüzlerce sayfalık bir klasörü hızla tarardı ve elini bir yere koyar, “hatalı olmuş” derdi. Anlamsız rakamlar, ama o anlardı!
Hata bulmakta çok yetkindir hâlâ. Bir fikrin mi var, nerelerden tökezleyebileceğinizi tak diye söyler.

Genetik galiba, bu beceri bana da geçmiş.
2005-2006 dolayları. Müdürüm bana bir film verdi; Devil Wears Prada (Şeytan Marka Giyer diye Türkçeleştirildi). “Buradaki gibi birini istiyorum” demişti.
Kendimi ispat etme sürecindeyim zaten, filmi belki de 10 kez izlemişimdir. Filmi bilenler hatırlar; varoş güzeli vardı, ben o olmuştum; zor iş süreçlerini yürütmeyi öğreniyordu. Ben de öyle biri olmaya başlamıştım.
Gün geldi firmadan ayrıldım, ama zihnimde kalmıştı o film. Ama çözüm odaklılıktan başka şeyler de kalmıştı.
Filmde izlediğim mankenleri arıyordu gözlerim.
Gözlerim o kadar keskin ki herhangi bir kadının kaç kilo fazlası var görebiliyordum.
3 kişi buluştuk diyelim ki, biri üçüncümüze “aa Derya nasıl da zayıflamışsın” dediğinde, Derya’nın 3 kilo daha vermesi gerektiğini görüyordum. Bir arkadaş kafede güzel diyerek bir kız gösterdiğinde önce 2 kilo versin diye cevaplıyordum.
Bir gün annem biri hakkında konuşurken “Ne güzel kız değil mi?” diye fikrimi sormuştu. İzmirli bir pilates hocasından bahsediyoruz. Hani geç herşeyi, İzmirli abla, nokta. Ben ne cevap verdim?
“Bırak o basen çuvalını”
Ölçersek yarım nanometre basen vardı, gözlerim fark etmişti.
Böyle bir güzellik otoritesi işte, keskin görüşlü bir zibidilik hali. Gözlediğim işlerde de mükemmeliyetçiydim, bir sorun olasılığı varsa bile tak diye görüyordum.
Ama bir gün şu an hatırlamadığım bir şeyden irkildim; ben kimim ki insanların güzelliğini değil çirkinliğini görüyorum?
Madem bu kadar keskin gözlerim var; o halde niye hayra kullanmıyorum?
Madem zayıf insanların bile fazla kilolarını görebilecek kadar keskin gözlere, algılara sahibim, neden kilolu insanların güzelliklerini görmek için kullanmayayım?
Ve evet, artık 30 kilo fazlası olan insanların da güzel yüz hatlarını yakalayabiliyorum.
Hatta sanırım bu konuda o kadar mesai harcadım ki arkadaşlarımı artık kilolu değil, güzel ve güzel görüyorum, güzelliklerini örten kilolara gözüm ilişmiyor.
Peki sadece fiziki şeyler mi?
Tabi ki hayır, artık olması çok zor fikirlerin bile nasıl gerçekleşebileceğini görebiliyorum.
Sanırım bu sebeple çıkmaza düşen projelere, kararlara, süreçlere yardımcı olabiliyorum.
Eskiden mükemmeliyetçiydim, uyuz bir gurme edasında, ukala ve sevimsiz.

Ama artık bugün mükemmeliyetçiyim; olanın güzelliğini, mükemmelliğini görebilen.
Aynaya bakın, kendinizi yoklayın; “daha iyi bir iş/ortam/fizik/düzen” kisvesi altında mükemmel olmaya çalışırken olanın güzelliğini kaçırdığınız bir şeyler olabilir mi?

Burada zihin hemen karşı argüman sunabilir; kötü-yanlış bir şey varsa görmeyelim mi?

Naçizane önerim, onu görmezden gelmemek değil; beğenmediğiniz şeyleri de, beğenmeyeceğiniz olasılıkları da güzelleştirebilmeyi düşünün!
Bir hamamböceğinden benim kadar keyif alamayabilirsiniz, ama onun yaradılışındaki mucizeyi görmeyi deneyebilirsiniz mesela.

Çok hayalci bir projeyi duyuyor olabilirsiniz, karşınızdakinin ayakları yere basmıyorsa ona ayak olabilirsiniz, hayaline bir şekilde ortak olmanın yollarını bulabilirsiniz.
Mükemmeliyetçilik kusursuzluğu değil olanı, olanın olduğu kadarıyla mükemmel olduğunu görebilmek olarak da algılanabilir

Bakarsınız bir gün olumlu-olumsuz, güzel-çirkin gibi ikilemlerden sıyrılacak, olan herşeyi yargılamadan olduğu gibi görebilecek kadar bilgeleşiriz ;)

17 Ekim 2014 Cuma

Aşk yoksa ocağında, Kendin yakarsın ateşini!

Bir park meydanındaydım. Hava ılıktı. Kenarda bir sulak vardı ve sulak üzerinde de bembeyaz, büyükçe bir baykuş. Baykuşun az ilerisindeyse siyah, simsiyah, parlak siyah bir maymun birşeyler yiyordu. Kar atıştırıyordu, lapa lapa, her yer beyaza bürünüyordu. Elimde kumandaya benzeyen bir alet, araba anahtarı da olabilir, tam hatırlamıyorum. Düğmesine basınca baykuş hareketlendi. Kanatlarını açtı, uçmaya niyetlendi. Maymun ise önündeki bu hareketlenmeden rahatsız oldu ve baykuşun bir kanadını yakaladı, kanadını kırdı, baykuşu da yere attı. Sonra da hiç birşey olmamış gibi yemeğine devam etti. Ben o sırada kafamı çevirdim ürkerek. İçim acıdı. Benim yüzümden uçamayacak artık.
Kendime çok öfkelendim. İçimdeki öfke giderek büyüyordu ki yanımda bir anda tülermiş, yeni tüylenmiş bir kuş belirdi, o da uçmaya çalışıyor. baykus_goz“Benim yüzümden” diye haykırarak elimdeki kalemle kılıçmış gibi kuşa vurdum. Kuş az ileriye savruldu ve yere düştü. Öfkem daha da kabardı. “Neye dokunsan zararsın Mustafa” diye kendime daha çok kızdım. Yerdeki yavru kuşa doğru koştum, kar taneleri hızlanırken kuş birden kalktı ve bana doğru adımladı. Ürktüm, çok çirkindi. Yeni tüylenen bir kargaydı sanırım. Ama belgesellerde izlediğim kartal yavrularına da benziyordu. Bana diktiği iri gözlerinden anladığım kadarıyla baykuştu. “Yaradılanı sev Yaradan’dan ötürü Mustafa” dedim. Hamamböceklerindeki zarafeti hatırlayarak usul usul bu korkutucu çirkinlikteki kargamsı baykuş yavrusuna yanaştım. Şarkı söyledi çok inceden, arya okuyor gibiydi. Soprano bir sesi vardı, aşık olurum sopranolara. Ve dedi ki birden karga sandığım baykuş yavrusu; “Aşk yoksa ocağında, Ateşini kendin yakarsın. Bakarsın, Ocak, aşk ateşinin üstüne konmuş!” Göğsümde bir tokat hissettim ve kabul vardı. Geriye doğru sendeledim. Uyandım birden. Birkaç saatlik anca uyuyabilmiştim, ama yatakta daha fazla duramadım. Zihnimde dolanan sözler, ödevler… “Sen kral ol, krallık peşinden gelir” Neden affedemediğinin bir önemi yok, af hisset, huzur da peşinden gelecektir. Sen hissedebildiğin kadar aşkı hisset, tüm vücudunu saran, içini titreten aşk da ortaya çıkacaktır. Ve daha bir sürü cümle belirdi eski-yeni. Belki bilinçaltımdan siz de ödevlenirsiniz diye paylaşmak istedim.

21 Eylül 2014 Pazar

Duygularda Reaksiyonlar, İlginç Kafalar

Sohbette göz temasına dikkat ederim. Kim olursa olsun hem bakarım hem de bakılmasını beklerim. Eğitmen ve yazar Kunter Kurt ile sohbet ediyordum. O da keskin bakışlarıyla gözünüzün içine bakan biri. Zaten işini de layıkıyla yapıyor, basma kalıp ifadelerden kaçınıyor ve keyif alıyorsunuz sohbetinden. Bir anısını anlatıyordu, katılımcısından bahsederken de “birlikte ağladık” demişti laf arasında. O bana başka birşeyler anlatmaya devam ediyordu ama birlikte ağlamaya takılmıştı zihnim.

Seminer verdiğim zamanlar, seminerin ilerleyen zamanlarında sırlar dökülür ortaya. Vaktiyle ilişkiler üzerine çalıştığım zamanlarda mesela, katılımcılar geçen zamanla birlikte içlerini açmaya başlardı, ailevi sıkıntılar, travmalar anlatılırdı. Üzücü şeylerdi, ağlarlardı çoğu zaman, bense dinliyordum, o üzüntüleri içimde hissetmiyordum.

Bireysel olsun, kurumsal olsun, seanslarımda da bol bol sıkıntılar konuşuluyor. Keza unvanım kriz çözücü. Ama pek duygusal reaksiyonlara girmiyorum, hatta dürüst olayım, neredeyse hiç!
Tüm dikkatimle dinliyorum, anlıyorum, özümsüyorum, ama anlatanın öfkesini de hissetmiyorum, heyecanını da. İki durumda da duygusunu biraz yaşamasına zaman ayırıp bir sonraki seviyeye çekiyorum.
Ama şüphe işte! Acaba kavgalı seanslarda müşterim ağlarken ben bu kadar objektif olarak uygun muyum?

Hayatta da böyleyim. Metrobüsteyim, gece seferindeyken üst geçitten atılan bir bira şişesiyle 3 metre önümdeki cam patladığında 2 kişi yaralandı, herkes telaş içinde (otobüslerin sık sık taşlandığı zamanlar) ben ise sakindim. Şişe parçalarına baktım, içilip de atılmış. Adamlar yaralı, ilk yardım bilmiyorum… Neticede ultra sakinim, ortamdaki enerjiden kopuk derecede sakin…
Kız arkadaşım belki bir hatamdan ötürü ya da başka birinin başka birşeylerinden ötürü kızgın, ben yine sakinim.
Bu dinginlik mi duygusuzluk mu bilmiyorum.

Bir yanımsa merak ediyor, 200’den fazla şiirim, 400’den fazla yazım var.
Sadece aşık olmaya aşık olduğum için kendimi bildim bileli birilerine ve birşeylere aşık olmuştum. Hep de canım yanmıştı. Bu sebeplerle sanırım, uzun zaman önce duygusal kimliğimden büyük ölçüde sıyrıldım.
Dolayısıyla bu konuda pek de objektif olamıyorum, fikirlerinizle aydınlatırsanız sevinirim.
Gazeteci dostum Daila Maya, geçen gün süper bir şey paylaştı benimle, onunla da bir hocası paylaşmış: “Duyarlı ol, duygusal olma.”


Bu konuları neden tekrar sorguladım peki?
Malum yeni uydumuz üzerinden yayın alıyoruz ve TV’de de frekans ayarı yapmak gerekiyor.
Televizyonla aram pek yok, hatta geçtiğimiz Ramazan Bayramı tatiline kadar çok uzaktık.
Neyse gece frekans ayarı yaptım ve meğer ne kadar çok kanalımız varmış; bolca satış ve dini yayın kanalları ve bolca bir sürü kanal daha.

Bakınırken birinde durdum; teyzenin biri telefonla bağlanmış, “30 yasin, 1 hatim bağışlıyorum hocam” dedi. Sunucu da yaşlı bir mollaydı sanırım, not alıyordu, “inşallah” dedi. Neymiş bu diye izlemeye başladım. Yarım saat daha sürdü program ama bir daha bağış konusu olmadı, dolayısıyla onu hala anlamış değilim.
Telefonlar geliyor veya mesajlar geliyor, bey amca da bunları cevaplıyordu. Saçma bulduğum sorular da oldu, mesela: “Hocam, eşimle birlikte hacca gideceğiz, ama bir aksilik oldu ve eşim benden birkaç gün sonra gelecek. Bir sorun olur mu?”

Hoş bir cevapta bulundu; “Burada karının yanında kalacak olan var mı, eşini buradan uğurlayacak olan var mı, eşinin kafilesinde ona eşlik edecek var mı, orada onu karşılayabilir misin veya senin yerine onu karşılayacak olan var mı? E bunların hepsi varsa dert edecek bir şey yok, sen elele gitmek istiyorsun. 2 gün sabredeceksin, karınla kutsal topraklarda buluşacaksın…”
Ama esas ilgimi çeken başka yorumları oldu. Bazı sorularda zaman zaman gözleri doluyor gibiydi.
Bir adam mesaj yazmış: “Hocam kızım evden kaçtı, biz de çok kötü durumdayız. Başka şehre yerleşmek istiyoruz, uygun mudur?”
Gittikçe incelen ses tonuyla cevap veriyordu:
“Ben de kız evlat babasıyım, Allah kimseye böyle acı vermesin. Ama neden şehrinizi terk ediyorsunuz? Evden isteğiyle mi kaçmış, kaçırılmış mı? Yasal işlemlere başvurdunuz mu? Şehrinizi terk etmektense kızına ulaşmayı denesen daha güzel olmaz mı? Sağlığı sıhhati yerinde mi, sırtı pek, karnı tok mu? Ben de kız evlat babasıyım, evladımız gözümüz…”
Ağlıyordu da bir yandan. Tüm bunlar 1 dakika bile sürmemişti, mesajı okudu, cevaplıyordu ve birden de ağlamaya başladı.
Bunun gibi birkaç şey daha oldu o kısa yarım saat içinde.
Samimi sözler, arayanın hüznüyle hüzünlenebilmesi…
Bu bey amcayı bilmiyorum, beni etkilemişti, o kadar.
Kendi çevrenize bakın, mutluluğunuzla mutlanan, hüznünüzle yanınızda olanlara özellikle bakın.
Sarılın onlara.

20 Temmuz 2014 Pazar

Gördüğün Sorundan Sorumlusun

Bir gün sabahın erken bir saatinde park kenarında bekliyordum. Kabataş İskelesi'nin yanındaydım, otoparkın hemen arkasında.
Biraz erken gelmiştim ve dolanıyordum.
Asfaltın üzerinde kıvranan birşey gördüm: iki parmak uzunluğunda bir solucan.
Ağaçların gölgesinde duruyordu, ama güneşin hareketine baktım ve solucan en fazla 10 dakika içinde ortada kalacak, güneş tarafından kavrulacak.
Özellikle o günlerde "gözlemcilik" üzerine kafa yoruyordum, kimsenin hiçbir şeyine karışmamalıydım. Solucana da karışmamalıydım, ölümü onun kaderinde.
Ama sonra birşey fark ettim; ölecek, o belli, ama neden?
Toprağa sığınamadığı için ölecekti, güneşe karşı açıkta kalacaktı.
Peki toprağa neden sığınamıyor?
Çünkü benimle aynı familyadan olan bir tür, insan, kendi rahatı için toprağı asfaltla kaplamıştı.

Demek ki başkalarının açtığı bir sorunun çözümü için sorumluluğum var; aldım solucanı ve rahatça yol alabileceği, güneşten uzak bir toprağa koydum.

Ortadoğu'ya barış mı getirdi bu kahramanlığım? Hayır! Somali'deki açlığı mı çözdüm? Hayır! Ülkemizdeki kutuplaşmayı mı giderdim? Hayır!

Ama birşey fark ettim o gün; bir sorun görüyorsan, sorumluluğunu almalısın! Tüm çabalarım da kendimce gördüğüm sorunların çözümüne yönelik çabalıyorum; hukuk sistemi, yönetim sistemi, psikoloji...

Ama kendimden bahsetmek için değil, bir dostumu anlatmak için yazıyorum bu yazıyı.
Kendince bir sorun görüyor, ustaların elinden tutulmayan çıraklar, aktarılmayan beceriler. Oysa kültürümüzde sanat da zanaat de ilim de irfan da usta-çırak ilişkisiyle yürümüş tarihimiz boyunca.
O da bir ufak adım atıyor, usta-çırak ilişkisini tekrar başlatmaya çabalıyor.

2 tane kriter seçiyor kendisiyle yürüyecekler için:
Görüşü ne olursa diğer her türlü görüşe saygı duyacak, tartışabilecek, dinleyebilecek, varlığını kabul edebilecek kişiler olmalı bu ekiptekiler.
İkinci hata ise en büyük hayalim; hata yapma özgürlüğü! Hata yapa yapa öğrenebildiğimizi birilerinin gerçek örneklerle anlatabilmesi gerekiyor.

Efendim, bahsettiğim dost Ömer Ekinci. Güya konuşmacıyım ben, onun yanında solda sıfır kalırım. Girişimcilikte kıyaslamıyorum bile birbirimizi. Hele bir de zengin çevre. Gönlü o kadar zengin olunca çevresi de gayet zengin oluyor insanın.
Bir düğüne 100 kişi toplanmazken onun önderliğindeki iftara 100den fazla kişi katıldık.

12 Yıldız da az önce bahsettiğim projenin ismi. Gençler ilk yıl çıraktı. İkinci yıl yeni bir çırak ekip kuruldu ve eski çıraklar kalfa oldu.
Bu sırada başka illerdeki temsilciliklerin haricinde sanırım yurtdışına da açıldılar.

Ne yapıyorlar?
Çok kötü şeyler yapıyorlar, geleceği değiştirmek için çok kötü şeyler yapıyorlar. Herşeyin başında "insan" olduğumuzu hatırlatan bir bağ kuruyorlar.
Kendinden ziyade toplumu düşünmen gerektiğini fark ettiriyorlar.
Kardeşliğin tekrar doğabileceğine dair ümit aşılıyorlar.
Onlara bir gün kombo bir eğitim vermiştim, sabahtan akşama kadar çeşitli eğitim ve seminer kalemlerimi art arda paylaşmıştım ve o gün tek seferde 30 kadar kardeşim olmuştu. Bu da "abilik" sorumluluğu getiriyor ister istemez.

Bu güzel insanlar işleri büyüttüler, televizyona da çıkmaya başladılar. TRT OKUL'da Gençler Uçuyor diye bir program, cumartesileri 22:20'de yayınlanıyor. Her hafta da yine toplum için ayrı örnek olabilecek birileri çıkıyor programa.

En sevdiğim filmlerden bazılarının yönetmeni, yapımcısı, başrol oyuncusu Aamir Khan'ı davet etmeye niyetli Ömer. Dün düşündüm, çok süper olurdu Aamir gelse bizim topraklara...

Neyse, başkasından bu kadar bahsetmek yeter. Aslında onlardan ne kadar bahsetsem az kalır.
Naçizane önerim onları takip etmeniz, örneklerine göz atmanız. Bakarsınız iş dünyasının gerçekleri arasında sıkışıp kalmış insanlık, başkalarının sorumluluğunu almak ve örnek olmak gibi güdüleriniz canlanır.

Ve belki birgün "gerçekler" değişir, barış gelmeyen yerlere barış yolları bulunur, açlıktan kıvranın ekmek yapması sağlanır, kutuplar kendiliğinden giderilir...
Daha iyi bir dünya için gördüğün sorunun çözümünden sorumlusun. Kalk ve birşey yap!

18 Temmuz 2014 Cuma

Varsın bekletsin

Bekletilmekten çok hoşlanmasam da sorun etmem. Yanımda kitabım vardır okurum veya telefonum üzerinden çalışırım, yapmam gereken birşeyler vardır. Hiç birşey yapamıyorsam da dinlenirim, keyif yaparım beklerken. Boş durmam yani.
Ama eğer randevum çok geç bir saatte (buluşmaya çok az kala) iptal olursa kötü hissederim. Küfret ama zamanımı çalma diye bir sözüm var buna atfen.

Geçen gün ise rahat bir günümdü. Öğlene kadar görüşmelerim vardı, 16:00da SKYPE seansı yapacaktım. Önceki gün bir arkadaş aradı, bir daveti oldu. O davete uymak için uzak bir semte gittim, seansımı orada sakin bir noktada yaptım. Arkadaşı aradım, 17:30'da buluşacaktık, nedir durum diye. 1 saat sonra filanca semtte buluşalım mı dedi. 1 saat beklemediğim bir bir bekleme çıktı, ama tamam. Sorun değil. 1 saat sonrasında o semtteydim ve 1 saat bekledim otobüs durağında beni alması için. Aradığımda telefonu da kapalıydı. 1 saattir orada bekliyordum, öncesinde 1 saat beklemiştim, zaten o semtlerde bulunma sebebim de oydu (yol 1 saat sürmüştü), kafadan yarım günüm heba oldu. Çok kızdım. Umarım değecek bir sebebi vardır.

Ve sonra irkildim. Hissiyatım saygısızlıktı ama "umarım değecek bir sebebi vardır" dediğimde kast ettiğim neydi? Başına bir iş gelse mi kendimi iyi hissedecektim?

Utandım açıkçası kendimden. Varsın saygısızlık etsin arkadaş, unutmuş olsun, ihmal etmiş olsun, ama başına birşey gelmiş olmasın. Bana kendini başka bir vakit affettirir, yeter ki iyi olsun.

Beklenti ve dileklerinize dikkat edin. Farkında olmadan arkadaşınızın, yakınınızın kötülüğünü istemiş olabilirsiniz.

1 saat kadar sonra SMS'im iletildi ve hemen beni aradı. Oruç sebebiyle rahatsızlanmış, şarjı da bittiği için ilgilenememiş hiç. Nerdesin hemen alayım dedi, eve geldim artık dedim. Özür diledi, o kadar. Küs müyüz dedi, yarım gün borçlandın dedim. Yarım senem feda olsun dedi. Bitti. Gönül dahi koymadım.

Arkadaşımın mide rahatsızlığı, içimdeki bir bencille daha karşılaşmama vesile oldu. Siz de kendi bencilinizi tanıyın derim.

28 Haziran 2014 Cumartesi

Ölüm ve Ölmek Farklı

Ölüm ve ölmek arasında fark var. Buna değinmek istedim.
Teşekkür ederim taziye mesajları için, Facebook arkadaşlarım ve takip eden insanlardan onlarca mesaj aldım.
Birkaç şeyi açmak istedim.

Hayat kavramını, varoluşu 5 yaşından beri sorgulayan birisi olarak sanırım ölüme biraz hazırlıklıyım. Keza ölüme yakın deneyimlerim de oldu, daha önce ölümün kıyısında insanlarla da çalışma fırsatım oldu. Ama ölen pek yakınım olmamıştı sanırım.

Nazarımda bir ağacın kurumasıyla bir insanın ölümü arasında da çok fark yoktur, ikisi de candır ve gidiyor... Bu hafta çok yakın bir arkadaşım vefat ettiğinde de beni yıpratan ölümü olmadı. Hatta belki de en kolay şey ölümü oldu; hayatın en doğal eylemi çünkü. İçimden bir dua ettim, yüzüne baktım, uğurladım zihnimde. Daha doktorlar kızın el ve ayaklarını bağlamayı bitirmemişti bile, ben onu uğurladığımda... Kısacası ölüm kolay.

Ama ölmek, ölümden farklıdır ya da farklıymış mı demeli!
Nasıl öldüğümü hep umursamışımdır ve ölmek üzerine iki korkum oldu sadece; evde- bir yerlerde yalnız başına ölmek bir korkumdu, kazara birinin ölüsüyle karşılaşmak ikinci korkumdu. Dostum korktuğum şekilde ölmüştü; evinde, yalnız başına ve kazara ortaya çıkıyor, bulan bendim!

Detaylara gerek yok, zaten 50 kez ifade verdim sanırım, ailesi ve dostlarına anlattıklarımı sayamadım bile...
Bir gün öncesinden ben ilgilenmiştim, gece ışıkları kapatan bendim, anahtarı alıp çıkan bendim, ertesi gün nasıl oldun diye evine giden bendim, baygın sandığım vücuduyla karşılaşan da bendim, ölümüyle ilgili ilk tanık da bendim, her sorunun muhatabı da bendim.

Doktorlar bana sordu, polis bana sordu, arkadaşları bana sordu, ailesi bana sordu, savcı da bana soracak sanırım. Peki ben kime soracağım?

Yas tutmuyorum sanırım. Canım sıkıldığında aradığım ilk birkaç kişiden biriydi, onun canı sıkıldığında aradığı ilk birkaç kişiden biri de bendim. Telefonu hala sık arananlarda duruyor. Herşeyi abartırdı, bunu da abartıp bir hafta sonra toprağın altından "Sıkıldım ben ya, çıkıyorum" diyerek gelebilir belki...

Lafı daha fazla uzatmaya gerek yok.
Trafik kazası kavramıyla kendi sürdüğüm arabada tanışmıştım, yalnız başımaydım, sağdaki yan kapı, yan kapım olmuştu.
Trafik kontrolü kavramıyla yine bizzat direksiyonda olduğum bir akşam tanışmıştım, ben kontrol edildim, promilmetre 0,51 çıkmıştı, 0.01lik farktan ötürü ehliyetime el konulmuştu.
Ölmekle ilk tanışmamı da böyle düşünebilirim sanırım.

Taziye mesajlarınız için teşekkür ederim; ama benim derdim ölümle değil.
İşine aşık birisi olarak seanslarıma sarılıyorum. Duygularımdan 1 saatliğine sıyrılıp da seans yapıp, sonunda müşterimin gözlerindeki veya sesindeki parıltı ile enerjimi topluyorum. Seans bitince yine bir burukluk... Polisin dediğine göre ortalama 6 ay falan böyle gidermiş.

Peki ya toprağın altına giden...

Sağlığınızın da kıymetini bilin, öz değerinizin de. Sıkıntılarınızı içine atmak yerine her pahasına muhatabıyla konuşun derim.
Değilse bir gün o kalp o sıkıntılara boyun eğiyor.
Derin bir nefes alın ve o nefese şükredin.
Selamlar.

26 Mayıs 2014 Pazartesi

Ayma Kandili

Daha önce bahsetmiş miydim emin değilim elif hep vurmuştur beni.
Biçimi kılıç gibi diye düşünmüştüm, kılıç yaptığım tek spor.
Biçimi kılıç yarası gibi…
“Bilmez idim, aşk ne uzun hece imiş” dediğinde Yunus Emre, gözümde sadece elif harfi canlanır, benim için aşktır elif.
Tınısı fa notasında sanırım, yüreğimi okşar hep.
En sevdiğim insanların çoğu Elif adında.
Bir sürü şey sayabilirim.

Hafız bir arkadaşım bunun sebebinin açık olduğunu söylemişti. “Sen adem için çalışıyorsun. Adem, elif, dal ve mim ile yazılır. İsyansever birisin hem de aydınlanmaya çalışıyorsun elif diktir, kıyamdadır. Rûku eden dal’dır, secdeye başını koyan ise mim.”
Yaşam biçimimle anlatmıştı elif sevdamı.
Yüksekliği de seviyorum, yüceliği de. İnsanın uyanması için çalışıyorum, önce kendimi uyandırmaya çalışarak.
Dün Miraç Kandiliydi. Açıkçası çok aram olmuyor dini vakitlerle, bana gelen mesajlardan görüyorum. Ama Miraç etkiledi beni, oturup biraz araştırdım ve daha da etkilendim. Büyüklerimizin anlatılanlardan ötesi varmış… 
Özetle iki mesaj yakaladım. Birincisi; insan kişisi yükselmeye nazır, yeter ki hazır olsun. Yücelmek hepimize mümkün.
İkincisi; Miraç’tan Kuran’da bahsedilmiyor, demek ki hayatta da henüz görmediğimiz, duymadığımız, göz ardı ettiğimiz, akıl etmediğimiz, bilmediğimiz, yok saydığımız bir sürü mesaj, bir sürü öğüt saklı olabilir.
En sevdiğim hadislerden biri geldi aklıma; "Görmesini bilene, her yerde ayet vardır"
Geçmiş Miraç Kandiliniz mübarek olsun.
Tez zamanda aymanız, aymamız dileğiyle…

20 Mayıs 2014 Salı

Tevekkül İzni

Umut bir güçtür, en büyük zorluklarda bile bir adım daha atabilme gücüdür.
Elim sınavlardan geçtiğimiz şu günlerde ise umut daha da önplana çıkmıyor mu?
Bir facia yaşadık ve yüzlerce kardeşimiz öldü, binlerce eve ateş düştü.
Ama daha bu olaylar durulmamışken, aynı zor şartlardaki başka bir kaza yuvasına 4000 iş başvurusu yapılıyor, Zonguldak maden işçilerinden bahsediyorum.
Başvuran gençlerden biri, haberlerde “Kader” diyor; “Kaderimizde ölmek varsa, ölürüz…”
Nasıl bir kanıksama… Muazzam bir teslimiyet mi yoksa korkak bir boyun eğiş mi?
Herkes madenlerdeki otomasyon sistemlerinden bahsediyor. Gaz maskesinin filtre maliyetini tasarruf etmek isteyen bir yönetim, o otomasyon sistemini de işçinin sağlığı için değil, maliyet düşürücü veya kâr artırıcı olduğu zaman kullanır. Demek ki o makineleri işletmek saati 5 Lira’dan çok daha maliyetli.
Ayrıca zaten otomatize sistemlerde işçi sayısı düşürülür ve bu da istihdam yaratmamış başka bir yönetimin daha da zorlanması demektir.
Peki… Yönetimler ve kaderler arasında sıkışmak tek yol mu?
Soruyorum bazen, kariyerin için ne yaptın diye. KPSS’ye hazırlanmış ve sınav tarihini bekliyor. Ya da puanını almış, atamasını bekliyor. Veya atamasını da almış, gidiyor-geliyor.
Bir vizyon için ne yapıyorsun diye sorduğumda boş gözlerle bakıyor 10 kişiden 9’u.
Geçen gün bir kolej kurucusuyla tanıştım ve çok etkilendim. Süper bir vizyonu var, idealist ve bu idealler üzerine öğretmenlerini seçiyor, müfredatını geliştiriyor, projeler tasarlıyor.
Öğretmen bir yakınımla sohbet ediyorduk, ona çıtlattım. Böyle bir okulda, böyle bir liderle çalışmak ister miydin, tanıştırayım mı diye.
“İhtiyacım yok ki, atamamı aldım” dedi, kötü bir okulda, kötü bir müdürle beraber, ama sonuçta ATANMIŞ bir öğretmen. Sanırım birkaç saat önceki sohbetimizde hayıflandığı, dert yandığı okul, aslında iyi bir yerdi.
“Bir öğretmen için en iyi şey atanmış olması Mustafa” dedi, gururla ve kendini şanslı hisseden bir edayla.
Gülümsedim, sustum.
KPSS, Kamuyu Personelleştirerek Sahiplenme Sistemi.
İlk kez bir kongrede konuşmacıyken kullanmıştım bu tabirimi, ayakta alkışlamışlardı. Umarım o anki duygularını korurlar ve gün gelince KPSS yoluna girmezler.
Peki ya gençlik?
Atatürk’ün umudunu halâ omuzlarında taşıyor mu bu Facebook şövalyeleri?
23 Nisan’da neşe doluyoruz, 19 Mayıs’ta kükrüyoruz, 30 Ağustos’ta yeri göğü inletiyorken, 29 Ekim’de bekçisiyiz, 10 Kasım’da ise “İzindeyiz” diyoruz. Diyor da diyoruz, ama ya icraat?
Daha önce bahsetmişimdir belki, birgün yeni biriyle tanıştım. Sohbet ederken konu işe geldi. X firmasında Y pozisyonunda çalışıyormuş, orta düzey yönetici. Kitabı var yayınlanmış, elit bir eğitimden geçmiş. Sordum, “X firmasında çalışmadım ama pek büyüksünüz dedim. Duyduğuma göre senin bile başına bir şey gelse, sistem sizi yedekliyormuş ve kendi içinde delegasyon yapıyormuş, yokluğunu aratmıyor, herşeye devam edebiliyormuş.
Gülümsedi, göğsü kabararak “Mustafa biz kurumsallıkta dünya deviyiz” dedi. Peki merak ediyorum dedim, “varlığınla yokluğun çok bir şey değiştirmiyorsa, oradan ne alıyorsun, orada ne buluyorsun?” diye sordum. Düşündü. CV’sini gözden geçirmesi gerektiğini söyledi. Muhtemelen hala orada çalışıyordur, yapmamıştır, ama muhabbet kabaca böyleydi.
Aynı firmadan başka bir arkadaşım ise üretim müdürü olarak çalışırken, global merkezden bir değişim yazısı geliyor; üretim parkurunda bazı makine değişiklikleri olacak.
Arkadaş da kendi amirine bir raporla karşı çıkıyor, “şu makineler yerine şu makinelerin alınması halinde şöyle bir maliyet tasarrufu sağlandığı gibi şöyle de bir kapasite artışımız olacak.” Aldığı cevap Sen İşine Bak.
Herkesin can attığı bir firmada fikrini ortaya koyamıyorsa, ne işi var diye düşünmüş. Çıkmış ve şimdi daha büyük bir firmada daha da güzel icraatler yapıyor.
Çünkü olay katma değer olayı.
Katma değerinizi ortaya koyamadığınız yerde, üretme duygusu da çıkmaz ve derinlerde “işe yaramazlık” duygusu doğurur, tatminsizlik de başlar.
Ve gün gelir, gerçekten de işe yaramazsınız.
Oysa silkelenseniz, en iyi olduğunuz şeylerin üzerine gitseniz, herşeye rağmen yürüseniz, gurur da onur da kendiliğinden gelecektir.
Mesela şu sıralar Ödül Hukuku üzerine çalışıyorum. Konuştuğum hukuk uzmanları karşı çıktı, dalga geçtiği için “bunda iş var” dedim ve şu an hoş bir noktaya taşıdım. Umarım çok geçmeden paylaşabileceğim.
Yıllar yıllar önce psikoloji demiştim, gülmüşlerdi. Bugün en büyük ihtiyaç değil mi?
Koçluk dedim, yine güldüler, bugün Milyar Liralık bir piyasa söz konusu.
İnovasyonu ilk andığımda kimse bakmaz dediler, biraz haklı çıktılar. Bakılıyor sadece, icraatler soru işaretli.
Ama yol gidenin, kılıç kuşananın.
Kabuklardan sıyrılmadığınız sürece dünle bugün aynı kalır, haliyle yarın da.
Peki sen, dününle aynı bir yarın mı istersin, daha güçlü, daha iyi, daha geniş, daha derin, daha faydalı bir yarın mı?
“Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır.”
Görevin ne, bu hayattaki görevin ne?
Bunu içinde bulunduğun ortamda en iyi nasıl yapabilirsin?
Tevekkülü elinden gelenleri yaptıktan sonra yaşayabilirsin.
Haydi kalk, sırada icraat!