31 Ekim 2010 Pazar

Saygı Şeker Mi?


Dün yağmur yağıyordu ve İstanbul'da ulaşım çabasında bir birey olarak kilitlenendendim ben de...
Sonra baktım ki araç ilerlemiyor, indim ve başladım yürümeye.
Öyle seller yaratacak bir yağmur olmadığını fark ettim, sadece yağıyordu.
O sırada düşünüyordum, yağmurun nasıl bir gücü var da trafik kilitlenebiliyor diye.
Derken soru net olunca, cevap da çıktı karşıma.
Trafik bir noktada sıkışmış, çünkü ara yoldan gelip bir yöne sapmak isteyen bir araç, kendi yol hakkını kendisi almak istemiş ve şeridin orta yerinden burnunu sokmaya çalışmış.
Öyle ki; akan şeridi de dikine kesip, tıkamış.
Çalan kornaların ise bini bir para. Klakson konusundaki önerimi hatırlattı bu durum (siz de hatırlamak isterseniz tıklayın)
Ancak kornaların açamadığı bu yolda bariz bir saygı eksikliği vardı. Ne yolu kesen aracın sürücüsünün diğer sürücülere, ne de o yönde akan araçların sürücüsünden, hatalı sürücümüze...
Hatayı hatalarla protesto etmek gibi kısaca...
Acep dedim, saygı şeker mi de yağmuru yiyince eriyip gitti?

20 Ekim 2010 Çarşamba

Pranik Şifa Dedikleriyle Tanıştım

Nefes üzerine çok haşır neşir birisi olarak hep duyuyorum "Mustafa Pranik Şifa mı yapıyorsun?" sorunu. Oysa daha bilmiyordum ne olduğunu ne bittiğini.
Geçtiğimiz haftasonu şans eseri tanıştım bu teknikle.
Bu tekniğin uzman eğitmeni ülkemize gelecekmiş ve bir dostum da benden eğitim sırasında çevirisini yapmamı istedi ve şans da gözlerini kırpmış oldu.
Çok basit temeller üzerine kurulu olup, tanıştığım teknikler arasında en karmaşadan uzak ve en işlevsel yaklaşımlardan birisi olması sebebiyle biraz bahsetmek istedim.
Nefes alınıyor ve çeşitli enerji çalışmaları ile üzerlerine 456576185765465764156 kitap yazılmış çakralar hakkında baya bilgi ediniyor ve daha eğitim sırasındayken uygulamalarda bulunuyorsunuz.
Nefes alıyor ve nefes veriyorsunuz. Basit gözüken bir hapın kullanımı bile "sabah bir tane tok karna akşam yarım aç karna" gibisinden yaklaşımları varken, burada "30-10" gibi her şekilde, herkesde aynı olabilecek şeyler söz konusu.
"Ya tabi, her tekniğin ayrı bir güzelliği var" diyen yalanlardan da bakabiliriz, ancak beni esas etkileyen unsurlardan birisi de eğitmen Amirhossein Khonsari, kısaca Amir.
Yüzüne entegre gülümsemesi ve çeviri sırasındaki sakin, anlayışlı anlatımı, yaydığı enerji...
Zaten beni etkileyen bunlar olduğu için çalışmasından ekstra mesai göstererek bahsetmek istedim ve hatta duyurularında da yardımcı olma arzusundayım.
Bu çalışma hakkında yakında daha da bilgi paylaşmaya niyetliyim, ancak bana m@mustep.com mail adresine mail yollarsanız da bu konuda özel bir grup açabilirim.

Koçluğun Felsefesi

Size daha önce Derya'yla yaptığımız röportaj içinde bahsedilmişti koçlukla ilgili bir, farklı bir çalışma yapılacağından: koçluk felsefesi.
Geçen gün gözleme imkanım oldu. Yine koçluk eğitiminde olduğu gibi sevimli bir ortam, yine konuşuluyor bol bol, yine odağımızda koçluk var.
Zaten koçluk yaklaşımını farklı ve verimli bir şekilde ele alan Derya, kendi yaklaşımlarında da değişik birşey yapmış ve Cicero'dan, Fatih Sultan Mehmet'ten... yaklaşımlar araştırıp, paylaşıyor.
Böylece klişeleşmiş "şu güçlü bir liderdir, dünya kabul etmiştir vizyonerliğini. bu büyük bir düşünürdür, tez konusu olmuştur. vıdı-vıdı"larından uzaklaşmış oluyoruz büyük ölçüde.
Eğlencesini tarif edemem zaten.
Ali Kuşçu hayranı birisi olarak (Fatih Sultan Mehmet'in matematik, felsefe ve akıl hocası) "Ali Kuşçu, kuantumla ilk ilgilenenlerdendi" gibi bir mantığı başkasının ağzından duymak, çok keyiflendirmişti.
Filozofların yaklaşımlarının değişkenlik ve esnekliklerinin, koçluğa uyarlanması üzerine kurulu bu etkinliğe katılmanın bir şartı var, koçluk hakkında eğitim almış olmak.

7 Ekim 2010 Perşembe

Kim demiş ofis açmak pahalı diye?

Ekonomik psikolojiye baktığımda gördüğüm iki ana kalem var.
Sanayi endüstrisinde mekanikleşme artıyor ya da insandan uzaklaşma dersek daha doğru olur. Akıllı robotik sistemler artıyor, yapay zeka, otomasyon vs...
Hizmet endüstrisinde ise tersi yönde bir kutuplaşma söz konusu, daha da insancıl, daha bireysel, daha kompakt, daha basit, daha sade...
Bir maliye öğrencisi, bir hayat koçu, bir konsept geliştirici olarak sibernize üretim sistemleri konusunda çok kafa yormuyorum, ahkam kesmeyi uzmanlarımıza bırakıyorum.
Ancak hizmet sektöründe gelişmeleri takip ediyorum haliyle.
Deli saçması işler üzerine beni her hareketiyle kendine hayran bırakan Richard Branson'ın Türk versiyonunu dinledim geçen gün: Murat Şahin. Bazı hizmetlerin bireyselleşmesi üzerine übersüper iş fikri ile çok kişiye ilham olabilecek birisi. İzlenmesi, takip edilmesi gereken birisi ve mümkünse fırsat buldukça da dinlenmeli:) Çok keyifli bir anlatımı var.
Ancak Murat Bey zaten bilinen birisi. Ben ise yeni tanıştığım, zaten yeni kurulmuş bir girişimden bahsetmek istiyorum: Fors Plus.

İş fikirlerinin artık hızlandırılmış (!) dünyaya entegre zorunluluğuyla, aklımdaki iş fikirlerinden birini sorgulattım ve iki tatlı insanın icra ettiklerini gördüm: sanal ofis.
Muadilleri yok mu? Onlar da var, ama benim için bu insanlara ısındı ve tanışmanın haricinde bir de tanıtmak istedim.
Kaba bir özetle, işyerleri var, çok hoş, çok fonksiyonel, hoş da bir dizaynı var. "Kolları sıvayalım da iş yapalım" dedirten turuncuyu resmen hissediyorsunuz.
Peki onlar napıyorlar bu işyerini? İhtiyacınıza göre bölüp, sizin kullanımınıza açıyorlar. Özellikle freelance çalışanlar ile şık bir ofis kurmak isteyip maliyetinden çekinen girişimciler için birebir.
İş fikri olup geliştirmek isteyenler ve mevcut girişimini geliştirmek isteyenler için verdiğim hizmetlerde, burasıyla iş birliğine niyetliyim. Projemi hatırlamak için buraya tıklayabilirsiniz.
McDonald's'ta algıladığım kadarıyla yemeğe vakit harcamaktansa, kendine zaman ayır gibi bir mantık var en olumlu bakış açımla. Ancak buna kaçımız inanıyor? Ben inanmıyorum:)))
Oysa burada, girişim maliyetleri cebinde kalsın mantığını ve samimiyeti gözünüzle görebiliyorsunuz.
Reklam gibi oldu kabul ediyorum, ama aramızda anlaşma falan yok:)
Sevdim, takdir ettim, yararlanılması taraftarıyım, yazdım.

3 Ekim 2010 Pazar

Duyuruların duyurusu

Yeni bir aya girildi. Yazın miskinliğinin hala kısım kısım üstümüzde olmasına rağmen, silkelendiğimiz şu günlerde güneş de bir görünüp parladı bir yağdırdı bulutları.
Neyse efenim, bu silkelenme dönemine ben de girdim. Umuyorum çok yakın zamanda Mustep Gelişim Hizm. olarak küçük bir duyurumu paylaşabileceğim.
Uzun hazırlıkları bir kenara bırakıp, kabuk kırma sürecine daha da hızlı girdiğimi düşündüren bu süreçte birkaç arkadaşımla "işbirliği" kavramını da yenilemeye çalıştık. Detayları ve fazlasını olabildiğince kısa sürede paylaşacağım.
Ancak hem dergimizin yeni sayısının hem de eğitmenim Derya Akkaya ile röportajımızın duyurusunu yapayım istedim hızlıca.
Keyifli okumalar.

27 Eylül 2010 Pazartesi

Tatlı seri katilimiz Dexter, doğu tınılarını kullanarak iletişimde neler kazandırabilir?


Hoş bir gün bugün. Daha ilk dakikalarından beridir hoş bir gün.
Dostlarımla beraberdim. Family Guy'ın komikliğiyle başladım günün ilk saatlerine.
Ardından özlediğim bir dostumu gördüm: Dexter.
Bu süper dizinin yeni sezon bölümünü izledim. Daha o jenerik müziğini dinlerken içimde dalgalanan mutluluğu anlatamam.
Sonrasında internette birşeyler araştırırken, blogumu unuttuğum, birazcık ihmal ettiğim geldi aklıma. 12 Eylül referandumu yorumu ve bu sıkıcı konunun ardından ay sonuna dek süren bir sessizlik.
Bu ayrı kaldığım dönemde 2 sosyal 3 de iktisadi olarak yeni projelerle uğraştım ve umuyorum ki çok yakında hayat bulacaklar. Ayrıntılardan bazıları için web sitelerime bakabilirsiniz, buraya yazmaya gerek yok sanırım.
Bu sırada saat ilerlemişti ve yatmaya niyetlenirken birden, başka bir dostumu gördüm kayıtlar arasında. Ne kadar çok özlemişim onu, onları.
Supernatural'dan bahsediyorum, inlerle cinlerle kapışan kardeşler... Ekrana sarılmak istedim o an:))

Bu haz duyguları uyumamı engelledi haliyle daha da oturdum gecenin kollarında. Sonrasında evinde kaldığım dostumla okuluma gittim.
Birşeyler atıştırmak için büfeye geçtik ve arkadaşım çok beğenmiş: "Bizim okulun kantinine yaklaşamaz ama Yıldız'dan çok daha güzel..."
Kendisi özel bir üniversitede okuyor, Boğaz'a nazır, ben ise malumunuz birkaç bina arasında...
Sevindim az da olsa. Dahil olduğum birşeyin pek kullanmasam, yararlanmasam bile bir noktasının beğenilmesi, hoşuma gitmişti.
Sonra birden müzik-bilimci bir arkadaşımın sohbetinden bir detay aklıma geldi. Kendisi dini konulardan hiç haz etmeyen birisi, rahatsızlık duyuyor.
Ama bir araştırması için makamlara tararken, doğu müziğindeki Arap tınıları ve İslami tınılardan etkileniyor ve bu hoşuna gidiyor.
Müzik, uzak durduğu, haz etmediği hatta rahatsız olduğu bir konuda ılımanlaştırıyor.
Acaba beğenilerimiz, ilgilerimiz ve değer yargılarımız birleştiğinde, bir uyum yakalanırsa, bu güç, o konuda iletişim sağlayabilmek için kullanılabilir mi?

6 Eylül 2010 Pazartesi

13 Eylül :S


Uzun bir süredir siyasetle politikanın farklarını dahi bilmeyen kişilerden siyaset ve politika vaazları dinliyordum.
Bir yandan da apolitik insanlarımızdan ötürü hayıflanıyordum.
Ya kör aşık siyasetçi ya da apolitik... Şakül hiç dengeye gelemez miydi?
Şükür referandum var.
Mantıklı olsun ya da olmasın, insanlar bir düşüncedeler; evet ya da hayır...
Gerçi gözlem yapınca bu durum da can sıkıcı. Zira insanların neredeyse tamamı ya AKP için "evet" diyor ya da AK Parti için "hayır" diyor.
İçerikten ziyade ideolojik uygunluk.
Bununla ilgilenenler de var gördüğüm kadarıyla, içeriğin ne olup bittiğiyle.
Bir devrimciyle tanıştım, en azından kendisini böyle tanımlıyordu. "Yetmez ama evlat" dedi, "bu bir adım, evet deyip destekleyeceğim".
Bir amca ise, "ben anlamadım, benim aklım almadı, o yüzden hayır diyeceğim" dedi.
Evet ya da hayır sonuçta, düşünerek çıkan bir sav olduğu için saygı duyuyor ve ikisini de destekliyorum. Ki böylece 1980in müzdarip olduğum etkilerinden apolitikliğin de küçük küçük kırıldığını gözlüyorum.
Ama kırılma demişken...
13 Eylül sabahını merak ediyorum ben çok çok.
Sandıktan EVET çıkarsa, aklı ermeyen, yolsuzlukları görmeyen, koyunlaştırılmış yobazlarımız ile aydın, entellektüel, laiklerimiz arasındaki gölge daha da derinleşecek mi diye şüpheleniyorum.
Bu sosyal kırılmanın bir avantajı, iktidar güven tazeledi düşüncesiyle bir zafer olup, yandaşçılığı da körükler mi acaba?
İnsanımızın kinayeli yaklaşımlarıyla vatan için HAYIR işlenmiş olsa pekala?
Sözde aydınlarımızın, sözde yobazlara yönelik sözde kavgası kazanılmış ve hükümete BİR DERS verilmiş olacak mı?
Ekonomik değerlerimiz bu kardeş aşkından (?!?!) ötürü nasıl tepki verecek?
Tabi ülkemizde yaşamayıp yönetimine katılmak için gelmeyi planlayanlara da değinmek isterdim ama...
Oy kullanmayacak birisi olarak merakla bekliyorum 13 Eylül'ü:)
-- dipnot: bu yazıyı yazarken MSN üzerinden ölçtüğüm küçük referandum nabzında, oy kullanacak arkadaşlarımın %50si neden o oyu atacaklarını bilmiyorlar, ama neyse ki birkaçı araştırdı ve artık düşüncesinin bir nedeni var:)
Kendilerini buradan tebrik ediyor ve ülkeleri için yaptıkları bu ulvi görevden ötürü alkışlıyorum. Darısı benim başıma:)

26 Ağustos 2010 Perşembe

Kartlarla terapi mi?


Dün seminerimi vermek için Tuva Sanat'taydım, ama erken gittim. Çünkü yeni tanıştığım Nicolas Lecerf ile, bana kendi terapisini yapması için buluştuk. Biraz bundan bahsetmek istiyorum.
Öncelikle Nicolas hakkında kabaca bilgi vermek gerekirse; aslen Fransız olan, ancak Çin'de, Kanada'da, Avrupa'nın birçok noktasında önemli danışmanlıklar yapmış ve sürdürülebilir başarı üzerine uzmanlaşmış, 45 yaşında bir hoş insan.
Çalışmasının adı ise Tarot Terapi.
Eskiden tarot yorumlayan birisi olmama rağmen, ilk kez böyle bir yaklaşım gördüm diyebilirim.
Klasik beklentilerdeki gibi gelecek tahmini değil, dün nasıldı, bugünün nasıl ve hangi deneyimlerin, hangi sebeplere dayanıyordu... Bu gibi başlıklar üzerinde duruldu diyebilirim.
3 partilik çalışmanın ilk seansı benim için hem çok verimliydi hem de bazı kişisel sebeplerle çok onore ediciydi.
Özgüvenimi artırdım diyebilirim, biraz daha kendini tanıyorsun, bir güzel ağızdan duyarak.
Bundan sonraki aşamada, aklınızda herhangi bir soru varsa, onu sorabiliyorsunuz.
Benden önceki arkadaş mesela projesinin akıbetini sordu; sürecin gedikleri, problemleri ve olası çözümleri çıktı ortaya.
Arkadaş projesini düşünürken projelerle, işlerle ilgili bir karttı elindeki. Ben "o mu, bu mu" derken seçimlere vurgu yapan bir kart seçtim ve sonra diğer kartlarla bunları destekledim.
Hatta, yapılan işlem her seferinde desteden bir kart seçmek olsa dahi, çok spesifik bir sürecin tüm adımları sırasıyla dökülmüştü önümüze.
Aklınızdaki tüm soruları sorabiliyorsunuzdur sanırım bu aşamada, ama bana bir tanesi ve cevabı yetti.
En son bölümde ise, rastgele bir kart seçiliyor ve yorumlanıyor. Tavsiye adını veriyor Nico buraya. Burası da diğer bölümlere çok yakındı ve gayet verimliydi.
Hiç bilinmeyen birşey değildi Nicolas'ın bana söyledikleri, ancak zaten olay da burada sanırım. Önümde bulunan noktaları, hayır niyetli birisi, benim seçimlerimden yola çıkarak, bana göre tasnifleyip anlatıyor.
Terapilerle aram pek iyi değildir, ama bunu sevdim. Okuyup da görüşmek isterseniz, bilgi isterseniz diye mailini vereyim; nlecerf@gmail.com
Facebook'ta izlemek için tıklayın.
Kendisini Kalamış'ta Hariom Yoga'da, Taksim'de de Tuva Sanat'ta bulabilirsiniz.
Kendimizi affedebilmemiz dileğiyle...

22 Ağustos 2010 Pazar

Allah mı, babam mı?

Geçen gün sohbetler öyle bir konuya geldi ki, elde alkol, ağızda din...
Önce iki kişi konuşuyordu, birisi düşüncede muhafazakar, görünüş gece kızı; diğeri ise görünüşte bir özellik yok, düşüncede birlik inancı.
Beyimiz kızımıza Allah'ın gereksizliğini anlatırken, sahilden kalkmış da gelmiş imajındaki hanım kızımız da dininin fayda ve kazandırdığı güçleri aktarıyordu.
İşin hoş tarafı, iki tarafın da bir inancının olması ve bunu ifade edebilmeleriydi... Boş değillerdi yani.
Ancak birbirlerine kendi fikirlerini empoze etme çabaları, kızımızın kalkması zorunluluğuyla şükür ki son buldu.
Ama bu sefer yeni bir tartışma doğduç
Kızımızın oturaklı ablasına, neden kardeşiyle ilgilenmediği serzenişleriyle baskılar peydah oldu.
Düşüncelerinin bir dayanağının olmaması, sesinin tok olmaması, yakışıksız yaklaşımlar, bu çarpık düşünceler yüzünden 3 gün sonra kimsenin fikrini özgürce ifade edemeyecek olması...
"Abla" ise, kardeşinin de bir birey olduğunu hatırlattı; onun da kendi aklı, kendi seçimleri olduğunu, birlik inancı-teklik inancı ya da inançsızlığın... Herkesin kendi yolunu kendisinin çizmesi...
Bu klişelerden ziyade dikkatimi çeken, elemanın bu yaklaşıma yorumuydu;
"Haklısın" diyordu, "herkesin bir fikir özgürlüğü var ve kendi yolunu kendi çizer" dedi, "ama" diye devam etti; "ama bu insanlar yüzünden biz fikrimizi söyleyemiyoruz..."
Sizce de bir tezatlık yok mu?
Odağımızda ideal gördüğümüz yer mi, mutlu olduğumuz yer mi?

21 Ağustos 2010 Cumartesi

Hhhğhaaaaaayyyyyyt


Garip sahnelere tanık oldum bugün.
Taksim'de bir gönüllülük toplantısına gidiyordum.
Yürürken "Ho, ho..." sesleri duydum, hani filmlerde gördüğümüz, sığır güden çobanların seslenişi...
Bir abimiz dalmış gitmiş, tramvay rayları arasında yürüyor. Arkasında da tramvay, zilini çaldıkça çaldı, ama abimiz duymadı, haliyle raylarda yürümeye devam ediyordu.
Herkes dönüp abimize bakıyordu, bu sığırcı amcalar da "ho, ho"luyordu.
Tam adamların sesindeki rezil edici ifade ve abinin yüzündeki şaşkınlıkla bezeli, rezil olmuşluk ifadelerine bakınırken ben, "Hhhğhaaaaaayyyyyyt!" gibi bir ses duydum.
Az önceki elemandan ötürü yavaşlamış, ama seyrine devam edecek tramvaya, kaçak olarak binecek bir "abi", basamaklara oturmuş bir "ufaklık"a, çekilmesi için sesleniyordu anladığım kadarıyla.
Garip bir güne başlangıcın getirdiği, garip ortamlarda, garip insanların, garip seslerle, garip iletişimleri...

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Şaman da olsan avatar da...


İlk kez dün izledim herkesin dilinden düşmeyen Avatar'ı, hoş filmmiş.
Eh, Şamanizm'e yapılan göndermeler, daha da hoşuma gitti, özellikle ağacın etrafındaki ritüelleri. Filmin uygun bir sahnesini ararken ise, yandaki resimle karşılaştım Google Amca'da.
Filmde dikkatimi çeken birkaç şey oldu, onlardan bahsetmek istiyorum.
Jake Sully'nin, ahaliye köyün başındaki derdi anlattığı, ama bunu daha önce bildiğini de itiraf ettiği
sahneyi hatırlayalım. Bir uyarıda bulunuyor, yanında da bir itiraf.
Ama mavi sevgilisi, güvenine ihanet edilmesinin acısıyla, bilincini kaybediyor ve onların cezalandırılmasını istiyor. Egosunun yediği darbeyle aldığı bu karar da ona ve tebasına, köyün önündeki tehlikeyi unutturuyor ve hazırlık yapmak yerine, adamın cezasını kesmeye gidiyorlar.
Klasik kadın hali:))
Tehdit ne olursa olsun, merak ve ego tatmin olmadıkça, adım atamıyoruz biyolojik bürokrasimizden ötürü.
Az önceki yaklaşımda kadın olma hali, işin şakası gözlediğim kadarıyla, ama tehditi unutmamız hiç de şaka gibi sonuçlanmıyor.
***
Gözüme takılan bir diğer unsur ise;
Amcamız köy tarafından red edildiğinde, köye kendisini, daha önce kimsenin yapmadığı bir hareketle kabul ettiriyor hatırlarsanız.
İstenmeyen adamken, birden aranan general, hatta kurtarıcı oluyor ve Toruk Makto diye bir sıfat alıyor, ki sadece bu sıfatı sayesinde yapıcı birşeyler elde edebiliyor.
Özellikle bu sahnelerde vurgulanan kahraman, kahramanlık ve "zoru başaran adam" kavramları sırasında, filmin dizgisinden ötürü, bir ara gökten de Amerika Bayrağı gösterirler diye bekledim:))
Kim olduğum, kim olabileceğim, ne yapabileceğim, ne düşündüğümden ziyade, köye girişim demek ki hitap ediyordu insanların gözlerine de gönüllerine de.
Şaman da olsan, avatar da... Demek ki devir hep "Ye kürküm, ye".
Şükür ki toplumlar, filmlere, kitaplara göre yürütmüyor yaşantılarını ?!?!?!? :)

Son günlerden bir kaç deneyimim

Son günlerde enteresan geçirdim diyebilirim zamanımı.
Benim için çok değişik koçluk deneyimlerim oldu mesela. Ayrıca kendi üzerimde de çeşitli şeyler fark ettim artılı eksili.
Yaptığım en zorlu koçluk uygulamalarından birisiydi, pek anlaşamadığım kardeşimle olan. İletişimimizi geliştirmemiz gereken çok konu var önümüzde ve bir koç olarak egomu sık sık yönetmek durumunda kaldım. Çünkü söz konusu, bir abi-kardeş ilişkisine de sıklıkla değiniyordu. Başlangıç noktasının da, güzergahın da, sonucun da benimle ilgisi yoktu, ancak kan bağı, sıklıkla kendini gösterdi işte.
Bir başka deneyimim, ilk kez işletme koçluğu yaptım, daha doğrusu girişimci koçluğu. Son zamanlarda aklımd aolan bir konuydu ve yakında bununla ilgili bir çalışmam da olacak.
Taze girişimci iki ayrı kişiye, bir tür kariyer koçluğu yaptım şeklinde de ifade edebilirim. Zevkliydi ve ilgilenilirse önü açık geldi bana.
Bir başka deneyim ise, grup koçluğuydu. Daha önce sadece duyduğum birşeydi ve ilk tanışmamız, birebir uygulama şeklinde olmuştu. Açıkçası mükemmelliyetçiliğimden midir, çok da başarılı bulmadım bu noktada kendimi, ama siftahdı benim için ve çok şey öğrendim diyebilirim.
Bir başka deneyimim, artık MSN kadar, mesajlaşma yoluyla da koçluk konusunda ivme kazandığımdı. Sanırım yakında her türlü iletişim yoluyla koçluk konusunda deneyimleneceğim. Son deneyim, (deney diyorum, çünkü bir tür deneydi benim için), facebook üzerinden mesajlaşarak koçluk şeklindeydi. Enteresandı, ama baya başarılı sonuç verdi ve aynı anda iki ayrı kişiyle yaptım.
Daha başka şeyler de vardı, ama saat şu an 02:30 oldu ve yorulan zihnim artık yeterli bu kadar yazdığın dedi, duruyorum.
Yine de aklımda kardeşimle olan deneyimim var.
Aynı kandan olsak da, aynı çatıda yaşasak da, yakın zevklerimiz olsa da, akraba pencerelerden baksak da... o kadar çok görmediğim ve/veya görmezden geldiğim konu varmış ki...
Sanırım, her aile ferdi, koçluk veya benzeri uygulamalarla birbirlerini daha da yakından tanıma ve anlama imkanı bulabilirler...

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Rota mı bana etkiyor, ben mi rotaya?


Uzun bir süredir merak ediyordum gelecek konusunu. Ona mı sürükleniyoruz, yoksa onu değiştirebilir miyiz?
İzlediğim dizilerden biri Flash Forward. Bir deney sebebiyle insanların bayılıp,ileri tarihte belli bir günün, belli bir saatinde neler yaşanacaksa, onu gözlemliyorlar tüm dünya halkı olarak.
Ama o sırada "yarın"dan hoşlanmayanlar, farklı birşeyler yapabilmek için çabalıyordu.
Mesela baş aktör, sorunu çözmek ve tekrar etmemesi için o kadar çok kafa yoruyordu ki, strese girdi ve evinden uzaklaştı. Bu boşluğu da bir başka adam doldurdu ve vizyonunda gördüğü gibi aldatılma yaşandı böylece.
Ama başka bir aktör, bir sorunu çözmek için intiharı tercih etmişti ve o sorun, amcamız öldüğü için dedektif ortağı tarafından icra edildi istenmeyerek de olsa.
Aynı şekilde Supernatural'da da abi-kardeş şeytan avcıları, mitlerdeki abi melek Michael ile kudretli ve terk edilen kardeş Lucifér'in kavgasına sürüklenmişti.
Acaba bir gelecek yazılı ve biz de ona mı sürükleniyoruz, karşı çıkmak ya da değiştirmek için ne yaparsak yapalım...
Ya da bir gelecek ümidiyle onu doğurmak için mi hareket ediyoruz?
Flash Forward'da da mesela, lezbiyen bir bayan vardı ve vizyonunda hamileydi.
An itibariyle lezbiyen, ama 6 ay sonra 3 aylık bir hamilelik olacaktı. Mantığına yatmadığı gibi, umurunda da değildi. Ta ki bir çatışmada, rahimleri zedelenip de hamileliği tehlikeye girene kadar.
O da bunun üzerine, sırf vizyonunu yaşamak istediği için, anlaşmalı bir ilişki ile gebe kaldı ve o gün, vizyonundaki gibi hamileydi.
***
Kendime bakıyorum. Çalışıyorum, çabalıyorum, koşturuyorum...
Çok sevdiğim birisi şu kadar süre sonra şöyle olacak demişti bir gün falıma bakarken. O kadar emin söylemişti ki aklıma yazdım.
Başka bir gün, bir astrolog ablam da, bu kişiden tamamen bağımsız olarak bana bir tarih verdi ki aynı günlerdi, aynı olaylardı...
İlk konuşulan günlerde "Hadi canım" dediğim bu olayların gerçekleşebilirlikleri, bugünlerde gayet olası ve umuyorum ki bahsi geçen tarihlerde oluşacaklar.
Pekala bir gelecek tayini sayesinde, ben oraya mı çekiliyorum? Yani, bir olasılık, güçlü bir ifade ile şekillendirildiğinde, biz onu gerçekleştirmek adına mı yollar alıyoruz?
Ayrıca kader mantığına da değinmeyi planlıyorum.

13 Ağustos 2010 Cuma

Çamur mu, ense mi?

Az önce bir afiş gördüm "Ya işsize iş bulun ya da defolun"
Hükümetin istihdam yaratması, zorunlu ödevlerin arasında olmasa da, devletin bekâsı için gerekli görülür.
Ancak KOSGEB destekli aldığım bir eğitimde, bir kişilik istihdamın, 2009 verilerine göre devlete külfeti 289.000TL idi.
Bunun yanında ise, o bir kişi, bir fikir edinip onu besleyerek ya da mevcut bir fikri destekleyerek, bundan çok daha düşük maliyetlere, kendi istihdamını yarattığı
gibi, başkalarına da istihdam sağlanabilir.
Ve devlet mercileri, bunun için desteklerde de bulunuyor.
Ama...
Yakınlarda bir gün, yeni tanıştığım birisiyle sohbet ediyordum.
Önümüzden geçen otobüste de ÇiçekSepeti.com reklamı vardı.
Eleman başladı söylenmeye.
"Bu firma yüzünden 3 öğrencim işsiz kaldı.", "Kesin belediyeden tanıdıkları vardır, otobüslere reklam, oraya buraya reklam... piyasayı sildiler süpürdüler", "Bunlar parayı toplarken benim arkadaşlarımsa günü kurtarırsa kâr diyorlar"... falan filan.
Kullanıcısı olmasam bile, değişik bir iş fikri olduğuna göre, kazanç sağlamış olacağını, onun tanıdıklarının da piyasa pazar payı kalmamışsa, yeni ve değişik birşeyler bulmalarının verimliliği üzerine konuştuk biraz.
Henüz söylediklerimin etkinliğini irdelemeden söylediği ilk cümle; "o dediğin şey; liberalizmi savunmak olur".
Gülümsedim. Yaptığım şey bir görüşü savunmak değil, sorun addedilen bir duruma çözüm olarak alternatif üretmekti.
Ama sohbetin devamını tahmin edebilirsiniz.
Düşüncelerimi çürütmeye çalışmış ve yerine bir çözüm koyma çabasına da girmemişti.
Ne zaman ki bu yaklaşımı dilinden de döküldü, "bak, şimdi çürüteceğim" dedi,...
İkimizin de düşüncelerini toparlayıp sohbetin seyrini ve konusunu değiştirdim.
İktisatta üzerinde durulan konulardan birisi de istihdam ve enflasyon arasındaki politika seçimi. Yani ya enflasyonu düşürmeye yönelik politikalar yapılır ve işsizlik artar ya da tam tersi... Klasik savunu bu şekildedir.
Ancak hem enflasyonu düşürmek hem de işsizliğin artmasını engellemek, yani istihdam artışı, ancak girişimcilikle mümkün oluyor.
Devletin istihdam yaratması için harcama yapması enflasyonu artıracaktır ve birey kendisini tüm alemden ayıran o güzel beynini kullanarak bir ley icra etmek isterse devlet zaten artık destekliyor.
Oysa o arkadaşımın "azıcık aşım, kaygısız başım" mantığında olursak, ne kadar yaratıcı, ne kadar üretici, ne kadar gelişimci olabiliriz?
Haliyle insan merak etmiyor mu? Üretmek mi niyetimiz, yoksa ense yapmak mı? Belki de yapanı örnek alıp motive olmaktansa, ona çamur atmak daha eğlencelidir...
----
Girişimcilikte devlet destekleri konusunda çalışmalarla ilgili bir bilgi gerektiğinde iletişime geçebilirsiniz.

tüketim üzerine

Salı günü yaptığım sunumda, konumuz erdemler olsa dahi sık sık ademoğlunun tüketiciliğine gelmişti konu.
Yakınlarda sanırım bunun üzerine konuşmalıyım.
Ama şu günlerde, tüketmemek üzerine biraz araştırma yapıyor ve deneyimler ediniyorum.
Bize iktisadı, sınırlı kaynakların, sınırsız ihtiyaçlarımız için optimize etme sanatı olarak öğreten dünya, acaba birşeyleri saklıyor olabilir miydi?
"Öz" sorgulamasında sıkça ruh kavramıyla karşılaşıyoruz.
Koçluk başta olmak üzere bir gelişim ve destek hizmetinde de özümüzü ve önümüzdeki kavramın, olgunun özümüze uygunluğunu sorguluyoruz.
Pekalâ o kadar önemliyse ve üzerine mesai harcanacak kadar gerçekçiyse özümüz, acaba özümüzde de açlık var mıdır?
Özümü de yemeğe muhtaç mıdır?
Özümüz dinginse, ancak ben değilsem, bunun sebebi ne olabilir?
Başka bir yazıda bunları cevaplayacağım...

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Otobüs Şoförü

Şu sıcak günlerden olsa gerek, toplu alanlarda tartışmala daha sık tanık olmaya başladım, özellikle toplu taşım araçlarında.
En son bu akşam şöyle bir şey gerçekleşti.
Yolda kısa süreli bir tıkanıklık vardı ve şoför de durağa yanaşmayı bekledi kapıyı açmak için. Ancak hemen arkamdan "orta kapıııııııı" diye bir ses yükseldi en baritonundan.

Şoför de açtı kapıyı, amcam da indi böylece, ağzından dökülen "salak" sözüyle.
Kaçımız karşılaşmışızdır bu öyküleştirilmiş durumla.
Ama birşey dikkatimi çekti, o adam şoförün gerçekten salak olduğunu düşünüyor muydu?
Yoksa 10 sn beklemenin getirdiği ızdırabla, içinde karşı konulamaz bir tepki doğdu ve bunu kusmuş olmak mı istedi?
Aklımda bir soru; inip sorsaydım, "otobüsün içinde çok mu daraldınız da, inerken bir adamı alelade aşağılamayı gayet normal bir hareket olarak yaptınız" diye, nasıl bir cevap alırım?
Hareketleri ve yaydığı enerji, bu konuyu kaale almayacağı şeklindeydi.
Acaba biz de günlük yaşantımızda, hiç önem vermeyip, kaale almayıp, ardına berisine bakmayıp, sırf "benden çıkmış olsun da..." diyerek ağzımıza geleni süzmeden, etmeden söylüyor olabilir miyiz?

O mu, bu mu?

Bugün, bir hafta içindeki üçüncü konuşmamı yaptım. Yine adres aynıydı, ama konu farklıydı.
Üç sunum, üçü de birbirinden farklı, üçü de benim için yeni sayılabilecek konular, en azından sunum için yeni sayılabilecek konulardı.
Ama rahat olsam ve sorular sorulsaydı ne gibi noktalardan gelirdi diye düşünüp, konuları buna göre seçmiştim.

İlki keyifliydi, mesleğim üzerineydi; koçluğu tanıttım, mantar gibi ürememize kadar gittim, alternatiflerimizden ve tamamlayıcılığımızdan, vs...
İkincisi, bir dizi şeklinde kurguladığım, kişisel gelişim inovasyonu üzerineydi. Kaderci zihniyetten sezgilere odaklanmak üzerine yürüdük.O da iyiydi, hele ki sonunda az da olsa para kazanmak, çocukluk hayalim olan konuşarak para kazanabilmek, çok mutlu edici bir durumdu benim için.
Bugünkü konumuz ise erdemler üzerineydi. Biraz zeka kavramları, iq, eq, sq ve sq'yü dahi bilmeyenler için aq kavramları üzerine durdum.
Son dakikada öğrendim konuşacağımı ve ne üzerine konuşayım derken erdemler çıktı karşıma.
Katılımcılar, bazı yeni kavramlar ve yaklaşımlar öğrendiklerini dile getirdiler, dinleyici olarak teşekkür edip, keyifli olduğunu söylediler sonunda.
Oysa ben, kötü olmasa da havada kaldığını düşünüyordum.
Tatmin olmamıştım kendi sunumumdan yani, sözün özü bu. Ama katılımcılar memnun... Pekala ben hangisini baz alacağım?
Kendi memnuniyetsizliğimi mi, katılımcının tatmin oluşunu mu?
Hangi düşünceyi izlersem kendime birşey katabileceğim?
Üçüncü bir olasılık doğuyor o zaman; dinleyicileri memnun etmenin hazzını aklıma yazıp, kendimi geliştirmeye devam ederken bu hazzı motivasyonumda kullanabilirim sanırım :)))
Oluşlarla karşılaştığımızda da sonuçlar bizi memnun etmese de muhataplarımız memnun olabilir. Muhataplarımızın memnun oluşları, bize birşey katmaya da bilir. Ama kendini geliştirme süreci, bolca emek istediğine göre, bu emek sırasında motivasyon desteği fena olmaz herhalde.
Genellikle "o mu, bu mu?" dediğimiz için de, daha da verimli olabilecek üçüncü seçenekleri görmezden gelebiliyoruz.

Eksiyle Eksinin Toplamı Ne Eder?


Malum yaz ayları; birçok yeni ilişki başladığı gibi, birçok ilişki de sıcakların baskıcı etkisiyle bitebiliyor, ara alıyor, çatlayabiliyor.
Bir dostumun da uzun soluklu bir ilişki bitti bir kavga ile.
Sık sık tartışırlardı zaten, sonrasında ise incir çekirdeğini doldurmayan (!) bir sebeple bitirdiler.
Ancak konuşmamız sırasında bazı noktalar döküldü önümüze.
Mesela o sebep, incir çekirdeğini doldurmayacak kadar küçük müydü, yoksa onun gibi 465465475613546351 küçük sebep daha mı vardı?
Bunun ayırdı gibi şu da vardı; acaba gerçekten önemsiz bir sorun muydu, yoksa onu bir taraf önemsiz görürken, karşısındaki önem veriyor olabilir miydi?
Hazır "bu" ve "o" taraf diye ayrıma gitmişken, nerede "BİZ" olunuyordu ilişkilerinde?
"Bu" taraf, "o" tarafa ve "BİZ"e; "o" taraf ise "bu" taraf ve "BİZ"e ne kadar saygı gösteriyordu?
Burayı daha da derin sorguladığımız zaman ikisinin de biraz kendilerinde işlem yapmaya ihtiyaçları oldukları çıktı ortaya.
Eksik buluyorlardı gördükleri saygıyı da duydukları saygıyı da... Eksik görüyorlardı kendilerini de karşı tarafı da...
Bilinçli şekilde ifade ediyorlardı ya da etmiyorlardı, ama eksiklerdi.
Pekala dedim, eksi ile eksinin toplamı ne eder?

5 Ağustos 2010 Perşembe

Tütüyor Arkadaş


Çocukluğumda binaların yola bakan, büyük düz cepheleri boyanarak yapılıyordu dış mekan reklamcılığı, hatırladığım kadarıyla.
Zamanla billboardlar eklendi sokaklara.
Derken inşaatların koruma duvarları neden kullanılmasın diye düşünüldü sanırım. HSBC'nin saldırı sonrası yenilenen binasının inşaatı ya da Şişli'de, mezarlık arkasındaki inşaat...
Otobüsler turlarken neden reklam yapmasın denilip giydirilmedi mi?
Şoför koltuğunun arkasında duran plastik panoya duyuru asan insanlar, neden reklam da konmasın demiş bir ara.
Oraya reklam asılabiliyorsa, elimizle dayandığımız ve sık sık baktığımız tutacaklara yapılamaz mıydı?
Kim bilir, belki yakında biletimizi okuttuğumuz alanda da seyir esnasında reklamlar yayınlanır ya da bilet okuma mesajları; "Bıdı Bıdı Gazetesi iyi günler diler", "Yardımlarınızla var olan Mehmetçik Vakfı, biletinizin bittiğini uyarır"...

Billboardlara dönelim yine.
Birbirine atıfta bulunan yan yana reklamlar kullanıldı ama yöntem olarak sanırım esas tutulan, yanlamasına kocaman reklamlardı.
Devamında ne olur demiştik ki birşeyler kondu billboardlara, sandalyesinden mankenine... İki boyutlu sıkıcılık gitti. Hemen ardına o konuyorsa, ışık neden olmasın ki dendi, LED'leri döşediler ve görsel güzellik de arttı. Mesela sanırım PS3'ün reklamıydı, adamın gözlerinde ve fondaki şimşeğin ışıkları çok çekici yapmıştı...
Az önce ise, Knorr'un yeni bir reklamını gördüm. Çorbayı tüttürmüşler arkadaş. Kokusu da olacağını sanmıyorum, ama çorba görselinin üstünden buhar veriliyor...
Tebriklerimiz reklam sektörümüze gidiyor.
Umudum radyo reklamlarında da gelişme olması.

Farklı bir reklam anlayışı


Dün akşam Brahma Kumaris Derneği'nde bir akşam yemeği buluşması vardı.
Keyifliydi. Orada geçirdiğim her saniye, beni ayrı dünyalarda hissettirebiliyor zaten.
ama sadece yemek yemek yemedik, öncesinde ruhsal gelişim üzerine biraz sohbet de yaptık, hoş bazı oyunlar oynadık.
Birinden bahsetmek istiyorum: sevdiğimiz bir erdemi seçecek ve onun reklam metnini yazacaktık, sonunda diğer misafirler bunu tahmin edeceklerdi ve satılsaydı, almak isterler miydi diye kurguladık.
Tavsiye olunur bir oyun:) sonuçta kendinizi yoklayıp hem bir envanterinizi çıkarmış olabilirsiniz hem de belki de en öncelikli erdeminiz üzerine yaşamadığınızı fark edip değişikliklere gidebilirsiniz.
Ben benimkini paylaşmak istedim. Metinde ne olduğu yazmıyor, biraz düşünün, tahmin edin isterim. Ama cevabınızı kontrol etmek için, yazının altındaki "etiketler" yazan yerde görebileceksiniz.
Vitrine konulabilseydi, alır mıydınız böyle bir erdemi?
Eğer bir yere gidiyorsanız, yolunuz benimle yapılmıştır ve o yolu benimle aşabilirsiniz.
Gittiğiniz yerin kapısını benimle yapmışlardır ve o kapıyı da ancak benimle açabilirsiniz.
O kapının ardında ne göreceğinizi benimle öğrenebilirsiniz ve ona göre de benim sayemde hazırlanabilirsiniz.
Üstünde durduğunuz da benim ürünümdür, üzerinize örtülen de...