6 Kasım 2011 Pazar

Atilla Mayda'yı bilir misiniz?

TRT'den Atilla Mayda adını biliyor musunuz? Ben ve benden sonraki neslin pek bileceği bir isim değil kendileri. Ancak özellikle babamın kuşağı, yani yaşı 50 dolaylarında olanlar bilir. Başka bir deyişle değil çok kanallı televizyonlar, renkli tv döneminden bile önce, radyoların zamanının bir ismidir kendisi.
TRT Radyo'nun en ünlülerindenmiş kendisi, çünkü şarkılardan sonra önce solistin adı okunurmuş, sonra tüm saz heyeti ve "ve Atilla Mayda" diyerek sonda bu beyin ismi anılırmış.
Ben nereden öğrendim, eski bir TRT hocası bahsetmişti :)
Nedir buradaki öğüt? Bir ilk söylenen, bir de son söylenen akılda kalır.
O sebeple birisiyle tanıştığınızda ilk izlenim çok önemlidir. Ortamı nasıl bir atmosferde terk ettiğiniz de akılda kalışınızı etkiler.
Eğitmenlikte de üzerinde durulan önerilerdendir; buz kırıcı dediğimiz başlangıç anları önemlidir ve katılımcıların verimini etkiler. Ancak onların salondan akıllarında ne ile çıkmalarını istiyorsak, en son onu yeniden vurgularız.
Ama bazen bu "ilk ve son" kuralı hoş başlamayabiliyor. İlk raundu kaçırdık, bari son demlerde kurtaralım.

Geçen gün aklıma bir anım geldi, ilk ve sonun değişikliğiyle ilgili.
2008 yılbaşı partisi için Antalya'dan Olimpos'a gideceğiz. Bir arkadaşım da yeni ehliyet almış ve yepyeni bir araba. Ne direksiyona alışık ne o arabaya. Allah'a emanet çıktık yola.
Sonra ters bir yere girdi arkadaş ve devam edemedi. Çok bir sürüş deneyimim olmamasına rağmen teklif ettim ben geçeyim mi diye.
Açıkçası fena değildim, araba pek naifti, ama iyi götürdüm.
Sonra parti yapılacak kampa geldik ve bir sebeple kenara çekmem gerekti. Ardından tekrar devam edecektim ki, taş üstüne çıkmışım. Zaten alçak tabanlı olan arabayı kurtarmak baya zorlamıştı beni.
Kurtardık kurtarmasına da, "bir acemi" idim artık. Son dakika golü karizmayı çizdirmişti!
Geçen gün ise başka bir şey oldu. Elimde uzun bir süredir aynı kitap vardı. Tarzı hoş gelmedi, ama bir kez başladık diye okuyorum habire. Aşkın Gözyaşları Şems-i Tebrizi. Hoş yerler var, ama çok yorucu geldi. Sinan Yağmur, o aşk erbabı Şems'i güzel anlatıyor, ama öfke kokuyor cümlelerin çoğu.
Neyse ki sonuna geldim ve akmaya başladı hikaye. Sonunda ise çok sevimli olmasa da gayet duygularıma hitap eden bir bitiş oldu.
Ve ben son sayfayı "vaaay!" efektiyle çevirdiğim için de hoşuma giden kitaplardan oldu. Başka bir ifadeyle sanırım, ara ara hoş pozisyonların yakalandığı, ama kötü giden bir maç, son dakika atağıyla kazanılmış oldu.

Meşhur dizi Aşk-ı Memnu'da da çevremdeki izleyicilerden gözlediğim kadarıyla, son sahnedeki Behlül, dizi genelindeki Behlül'den farklı çizgisi sayesinde gönüllere yerleşmiş.

Hazır Behlül'ün son sahnesi, Bihter'in ölümü derken, şu kurban bayramı gününde, kesilenler ve kesilemeyenler de girince hesaba, ölümü hatırladım bolca. Bir merak geldi haliyle.
Madem ki akılda yer eden son hareket, son söz, son ışık...
Kendi noktamızı hangi duygularla koymak, koydurmak istiyoruz? (ve tabi ki bunun için ne kadar çaba sarf ettiğimizi de merak ediyorum)

4 Kasım 2011 Cuma

Bayramda Neyi Kurban Edeceksiniz?

İbrahim, İsmail'i vermiş adağı uğruna. Yaratıcı sevgisine niyetlenmiş.
Şems ise kendi başını vermiş, aşkın bedenlenmesini istemiş.

Siz peki neyi kurban edeceksiniz bu bayram? Upuzun yıllardır süregelen bu davranış, sadece bir başı ayırmaktan mı ibaret?
Birşeyler kesersiniz, kesmezsiniz... Size kalmış, ama birlikte birşey yapalım mı?

Acılarımızı, yoksunluklarımızı, hastalıklarımızı, olumsuz düşüncelerimizi kurban edelim.
Mutluluğu yaşamak için bunları feda edelim hep birlikte.

Bayramınız keyifli ve kut dolu olsun.
Selamlar,
Mustafa Emin Palaz

3 Kasım 2011 Perşembe

İyi Niyetli Gıcık Bankacı

"Ah kardeşim, gözlerin ne kadar da puslu. Bir şulesi var ki Şems'in, aydınlığının berraklığı gökyüzüne sığmaz. Ah kardeşim, sözlerin ne kadar paslı. Şems'in öyle muhabbeti var ki sanırsın cennet dile gelmiş konuşuyor."

Sultan Veled'in sözleri bunlar. Babası Mevlanâ Celaleddin Rumi ile olan yakınlığından ötürü kızan, kıskanan ve fitnelik düşünen Alâeddin'e konuşuyor. (Aşkın Gözyaşları Şems-i Tebrîzi- Sinan Yağmur- Karatay Akademi Yayınları- 260. Baskı- 205 sf)
Kızgınlık, öfke, haksızlık, anlaşılmazlık vs duyan birisinin egosu canlıdır, aktiftir.
Tamamen iyi niyetli olunsa bile, bu kişiyle konuşurken, "sen öylesin, bu (ya da ben) böyle(yim)" şeklinde yaklaşılırsa, tartışma uzayacaktır. Çünkü ortada çakışan bir ikilik var ve bu yaklaşım, bu farkı uçuruma çevirecektir.
Gayet doğal olarak Alâeddin'in cevabı "Gökyüzünüz de güneşiniz de sizin olsun" diye gelir.
Pozitif psikolojide, "sen dili, ben dili" diye bir konu vardı. Çözüme gitmek için yaklaşımlarımızı değiştirmemiz söylenir. Kullandığımız cümlede, muhatabımızı hedef olarak göstermememizi önerir.
Kişiyi konuda dışlayan, tu-kaka edilen taraf değil; içerleyen, çözüme davet eden yaklaşımlar kullanılabilir.

Bir bankaya girdik ve işlem yapacağımız sırada, yandaki masanın müşteri temsilcisi, kızgın bir beden dili olan müşterisine "Bakın beyefendi! Size tekrar izah edeceğim. Bıdı bıdı... Şu an kızgınsınız, beni dinlemiyorsunuz, anlamıyorsunuz. Bıdı bıdı..." dedi.
Derya ile (Derya Akkaya, Yaşam Koçu ve Eğitmen) birbirimize bakakaldık.
Ortadaki sorunu çözmekten, çözüm için kafa yormaktan ziyade, karşısındaki kişiye ihale etme meyilliliğiydi bu tutum. Muhatabın anlama beceriksizliği düşüncesine değinmiyorum bile.
Sorun her ne ise, gerginlik bir adım daha büyüdü. Ta ki çocuk sıkılıp, ihaleyi kabul edinceye kadar.
Stres peki? Hat safhada tabi ki. Çözüm? Hayır.
Bu gibi bir anda, soruna objektif bakabilmek, çözümün iki tarafın da çıkarına olacağı şekilde yaklaşmak, bir iletişim yeteneği değil, beceridir. Yani üzerine düşülerek kazanılabilecek bir bakıştır.
Sorumluluğu yıkmak yerine birlikte göğüslemek, çözüme birlikte adım atmak ve anlayış göstererek anlayış beklemek, benzeri sorun anlarında basit koçluk yaklaşımlarından bazıları.
Sizin de işinizde bu tip aksaklıklar oluyorsa, bir koç ile bu tekniklerden faydalanabilirsiniz.

1 Kasım 2011 Salı

Konulu Porno

Eğitim için haftasonu Bursa'daydım.
Gitmek için otobüs bekleyeceğim, ama dolanırken gözüm yerde bir kolaja takıldı. Çeşitli fotoğrafların birleştirilmesiyle oluşturulmuş bir görsel. Üzerinde yazılar da var.
Yaklaştım.
Bir VCD veya DVD kapağı. Fotoğraflar ise estetikten yoksun ablalar ve yüzü gözükmeyen bir abiye ait. Yazı ise; KONULU PORNO.
Birileri diski almış, kapağı atmış anlaşılan.
Merak ettim. Filmin konusu ne üzerineydi acaba?
Peki, konulu olsa ne, konusuz olsa ne değişecek? Acaba hangisi daha çok hoşuma gider?
Konusunu beğenmezsem ne yapacağım peki? Gidip VCD'yi amcaya, "değiştir" mi diyeceğim?
Kabullenecek miyim, yoksa beğenmeye mi zorlayacağım kendimi?
Film gibi hayatlarımız pekâlâ?
Konulu mu, konusuz mu?
Hayatımızı beğenmediğimiz anlarda ne yapıyoruz? VCD'ci amcayla kolayca iletişim kuramadığımıza göre, iade şansımız pek yok gibi.
Beğenmeye mi zorluyoruz peki, boyun mu eğiyoruz; yoksa değiştirmeye, geliştirmeye mi çabalıyoruz?
Sanırım konulu pornonun kapağı, bir yerlerden önüme uçtu ve ben bunları yazarken de başka bir yere savruldu. Zoraki filmlerde oynayan oyuncu insancıklar misali...

25 Ekim 2011 Salı

Tiksinmenin Hafifliği :)))

Duygularımın çoğunu kontrol edebiliyorum.
Özellikle de etkilere tepkime konusunda çok güçlü olmaya başladım.
Ancak geçen gün bir tartışma yaşadım ve kötü duygular patladı bende.
Öfke, terk ve tiksinme, en yoğun olanlardı, hem de anneme karşı!
Ona ağzımı açmadım. ama içimde de fırtınalar koptu.
Öfke kusmamak için hemen dikkatimi kendime çektim ve kendimi sorguladım. Hemen fark ettim ki onu değiştirmeye çalışıyorum ve o da tepkiler veriyor. Haklıydım belki beklentilerimde, ama o da haklı.
Onu değiştirme düşüncesinden sıyrılmalıyım. Peki ama o şekilde de kabul edemem onu. O halde ne yapacağım?
Yollarımızı ayırmalıyız!


Bu, iki günlük bir sevgililik değil ki ayrılmak isteyince ipler kopsun; anne-oğul ilişkisi. Nasıl olacak peki?
Elbet sağlam bir yol bulacağım ve ilk denediğim şey soyutlama oldu. Sakin davranmaya, umursamamaya başladım. Ama içimde öfke artıyor ve bilince sahip bir pasif agresyon büyüyor.
Bu sefer sevindirici bir şey oldu benim için. Çok önemli görülmeyen konular ve özellikle de küçük yanlış anlaşılmalardan ötür yıllarca küs kalan, nefret kusan insanları gözlemiş olacaktım kendimde.
Acı!
O nasıl bir acı ki mide krampları bile hafif kalıyor.
Üstelik annem, çözüm için yaklaştıkça daha da büyüyor bu acım, çünkü ben reddediyorum.
Hayır!
Acım öyle artıyor ki, bir görünmeyen el mideme girmiş ve tüm dokunabildiği şeyi büzüştürüyor, burkuyor...
Gözyaşımı, gözlerimi kasıyorum ki ağlamayayım.
Gözlerine bakarak "kötü" konuştum, "kırıcı" konuştum, umursamadığımı söyledim.
Evet, çok umursamıyordum. Ama onu değil, varlığını, değerlerini değil, duygularızı, egolarımızı beklentilerimizi umursamıyordum.
Ama yine de nasıl bir edayla konuştuğumu tahmin edersiniz.
Sonra?
Rolümü giymiştim. Artık ona karşı canlı ve aktif agresiftim. Birazdan şiddet uygulayacak değildim, ama ses tonumdaki ezicilik, bozuculuk beni bile korkutmuştu.
Neyse, oturduğumuz masadan kaçtım ve onu gözledim.
Ortama bir ağırlık çöktü. Evde ses yok, burukluk var, ölüm vardı ufak ufak.
Umursamamaya çalıştım. Ama midem nasıl acıyor!
Sonra sessizliği bir telefon konuşması bozdu. Bir randevusu vardı annemin ve "kendimi iyi hissetmiyorum" diyerek erteledi.
İçim buruldu. Ama "Dur Mustafa! Sus!"
Gömleğimi ütülemeye çalıştı, "ben yaparım" dediğimde "Rahatsız ettiysem özür dilerim" dedi.
İçimde resmen çöküntü hissettim.
Hani bilgisayar oyunları vardır ya, bir rotada yürütürsün kahramanı, attığın adımlarda, topladığın yıldızlar arttıkça puan alırsın ve çilink gibi bir ses çıkar.
Ben de her saniyede ayrı bir çilink efekti ile acı artıyordu.

Kısacık sürede kamyon çarpmışa döndüm. Ucunda gözlem olmasa, çekilecek çile değil. İnsanlar nasıl dayanıyorlar aylarca, yıllarca bu duygulara? Gurur bu kadar ağır birşey mi? Ego? Beklentiler?

"Sen X konusu, ben de Y üzerine çalışmalıyız" dedim anneme. Farkında olmadan onu değiştirmek istediğim konu ve onun buna bilinçsiz direnci üzerine, üçüncü bir yol, farklı bir açıdan çözüm ödeviydi, ikimize birden.
Durumu sorguladım.
Kendimi iyi hissediyor muyum?
Hayır!
Yaptıklarım, annemi iyi hissettiriyor mu?
Hayır!
3. bir kişi kendisini iyi hissediyor mu?
Hayır!
Bana bir kazancı var mı?
Hayır!
Anneme bir kazancı var mı bu tutumun?
Hayır!
Daha fazla uzatmadım. İstersem cevap bulabilirdim, ama egoya yönelik, olumsuz yatırımlar çıkardı ortaya.

Sarıldım ve "seni seviyorum" dedim. Rahatladım. Kısmen öfke, kısmen rol, kısmen gözlem, kısmen merak dolu bir zaman geçirdim.
Ama halâ anlayamadım, bunu arkadaşlarım, tanıdıklarım, akrabalarım, gözlediğim başka insanlar, haftalarca, aylarca, yıllarca nasıl yapabiliyorlar?
Sonra?
Şimdi merak da etmiyorum. Çünkü acıya değil, uzun soluklu mutluluklara yöneldi merakım.
Zaten akşamında bir arkadaşla tanıştım ki 5 yıllık, sevimli, mutlu bir evlilik yürütüyor. Onların dinamikleri, bana daha verimli geldi.
İlişkilerde tutumumuz, avucumuzdaki kelebek, ektiğimiz tohum gibidir. Acının mı diri kalacağı, filizlenip büyüyeceği, yoksa mutluluğun mu yayılacağı, başkalarına da ışık olacağı, bizim seçimlerimize bağlı.
Seni halâ konuştuğumuz konuda tam olarak kabul edemiyorum, ama senden beklediğim saygıyı sana gösteriyorum ve seni seviyorum anne :)

"Yaşama gülmüyorsan, espriyi anlamadın demektir"

Bir ay önce, küçük bir karar aldım ve sakin konuşmak yerine artık heyecanlı olacağım dedim.
Eğitimlerimde de sakin sakin huzur ve huşu dolu katılımcılar değil, hareket olacak demiştim.
Hatta üzerimdeki mor ışığın etkilerini de turuncuya kaydırmıştım hem logomda hem enerjimde, hareketlerimde.
Yetmedi, bir de tiyatro eğitimine başladım ufaktan.
Niçin? Hem daha çok gülmek hem de daha çok güldürebilmek için.
Çünkü kahkaha insana yaşam enerjisi aşılıyor.
Nasıl?
Çünkü yaşam çok renkli.
Benim yürümeye çalıştığım bu yolda, benden önde birinden bahsetmek istiyorum. Öyle ki ne zaman aklıma birşey gelse, zaten ya o da düşünmüş oluyor ya da yapıyor.
Eğitmenlerimden biri, akıl hocalarımdan, rol modellerimden, abim diyebileceğim biri; Timur Tiryaki.

Yaşamın Renkleri adında bir kişisel gelişim süslü kahkaha programı sunuyor.
Ben 20 Ekim akşamı karnımı tuttum gülmekten.
Ama tazeleyeceğim bu keyfi ve 27 Ekim Perşembe Günündeki gösteriye de katılacağım.
Hem mütevazi bir stand-up gösterisi hem de kişisel gelişiminize renk katmak için, Muammer Karaca Tiyatrosu (Beyoğlu) bizlere süper bir kapı açacak.

Etkinlikle ilgili detay bilgi için: http://www.timurtiryaki.com/yasamin-renkleri.html
Facebook etkinlik sayfası için: https://www.facebook.com/event.php?eid=159784044111888
Ve Timur'la yaptığım bir röportaja göz atmak için de buraya tıklayınız: www.indigodergisi.com/69/mustep.htm

20 Ekim 2011 Perşembe

Sigarayı Bırakmak Kimin Haddine? :)

Kimse tiryaki doğmuyor. Çok basit bir özetle; bir eylemi sık yaparak, bir düşünce biçimine giriyor ve beynini bir şey üzerine yönlendiriyor. Sonuçta da bir alışkanlık ediniyor. Uzun otların olduğu bir tarlada art arda yürüyünce toprakta belirgin bir patikanın oluşması misali...
O halde düşünce biçimine müdahale ile, yani zihinsel çalışmalar sayesinde bazı alışkanlıkları da bırakabiliriz.
Sigara da bir kader değil, alışkanlık sadece. O halde, böyle çalışmalar sayesinde bırakılabilir. Neticede kitaplarda yazanları, eğitimlerde bahsedilenleri göz ardı etsem bile, 3 kez bırakmaya çalışsam bile sonuncuda zihinsel yöntemler sayesinde bırakabilmiştim.
Yıllar önce okuduğum bir makaleye göre, özellikle zam dönemlerinde bırakılıyormuş bu sevimli beyaz çubuklar, çünkü baskın düşünceler değişiyormuş.
Benim de koçluk seanslarımda artış oldu :)
Ancak herşey para değil, bu yüzden bu zihinsel sürece dair birşeyler paylaşmak istedim. Okur ve sorgularsanız, mesafe elde edeceğinizden eminim.
O sebeple şimdiden ferah nefesler dilerim.


Sigarayı bırakmak istiyor muyum? Evetse, niçin?
Sigara bana neyi anlatıyor?
Hayatımdaki neyin, nelerin karşılığını sigarada arıyorum veya arıyor olabilirim?
O şeyleri başka ne gibi yollarla elde edebilirim?
Sigarayı bıraktığığmda nasıl bir Mustafa Emin Palaz olacağım?

Sadece bu soruları etkin şekilde cevaplayarak dahi daha konforlu olabilir, sigaraya bakışınızı irdeleyebilir ve DİLERSENİZ bırakabilirsiniz.
Ancak basma kalıp değil de, öykümsü bir örnek okumak isterseniz, buyurun:
Vaktiyle Yeşilaycı birisiydim, çevremde sigara içilemiyordu. Sonra bir şekilde başladım. Birkaç yaramazlıktan sonra paket almışım ve ...
Zamanla hem kendimi cezalandırma aracım olmuştu hem de en keyif aldığım şey. Ama gün içinde 3. paketimi açtığım vakit, sorgulamaya başladım; nereye kadar gidecek böyle diye.
NLP üzerine kitaplar okuduğum bir zamandı. Çalışacağım bir konu arıyorum, ama gece yarısı sigaram bitti ve yattım.
Hava soğuk, haliyle yatakta kendime sarıldım ve...
Ne kötü bir koku!
Sigara kokusu sarmış her yanımı.
Bırakmalıyım sanırım bu meredi. En sevdiğim koku, kendi kokumken tiksindim.
Pekalâ, paketim bitince bırakacağım.
Ups dedim ve dilimi ısırdım.
-Neredesin Mustafa?
-Yatakta.
-Niçin uykun olmasa bile yatıyorsun şu an?
-Sigaram bitmişti ve nikotin krizim gelmeden uyuyayım diye.
-Demek ki paketin bitmiş. Bırakmak için uygun bir zaman değil mi?
-Olmaz!
-Niçin olmazmış?
-Çünkü henüz vedalaşmadım, jübilemi yapmadım.
-Çok mu önemli vedalaşmak? Direkt bırakamıyor musun?
-...

O an fark ettim ki yol ayrımındayım: Eğer bırakma kararı alırsam belki bırakabileceğim. Ama böyle bir karar almazsam kesin olan şey, alacağım ilk paket, son paketim olmayacak.
Hemen ulaşabileceğim birisini uyandırdım gece vakti ve "ben artık sigarayı bıraktım" dedim.
Neredeyse 4 yıl oldu.
Kendime eski, güzel, kendime aşık ettirici kokumu ve o kokuya özlemimi hatırlattım ilk süreçlerimde.
Böylece havucumu, motivasyon kaynağımı, hedefimi net tuttum.
Peki, sigarayı bıraktım ve böylece sigaranın hayatımda işgal ettiği alan boşaldı. NLP ile aşırı ilgilendiğim zamanlardı ve oradan biliyordum ki bu boşluğu kendim doldurmalıydım bir şekilde. Vakum etkisi olmamalıydı.
En güzel doldurma yöntemi olarak da ödül vermeyi buldum ve sigara içmediğim her gün, bir güzel çikolata ile ödüllendirdim kendimi.
Severim çikolatayı, ama daha bir güzel geldi tadı. Çünkü ödüldü. Aferin diyordum kendime.
Ve her şey kendi kararımla yürüyordu. İrade değil! Özgüveni yerlerde birisiydim, dolayısıyla iradesizdim de aynı zamanda. Ama karar, ihtiyaçtan doğar ve kararıma sadık kaldım.
Bugün ise sigara kullamıyorum. "Bıraktım" demiyorum, kullanmııyorum.
Çünkü zihnimden de temizledim.
Zihnimden temizlenince, alışkanlıklarımdan temizlendi.
Alışkanlıklarımdan temizlenince, kokusundan arındım.
...


Bu benim öykümün kaba bir özeti. Kendinize uyarlayabilirsiniz, sorabilirsiniz, sorgulayabilirsiniz...

Bir çok ama'nız da olabilir:
Ama sizin kadar koyu bir tiryaki değilimdir,
Ama benim kadar iradeli değilsinizdir,
Ama sizin kadar çok sigara içmiyorumdur,
Ama ben NLP biliyorum, siz bilmiyorsunuz,
Ama ben Allah'ın sevgili kuluyum ve bana yardım ediyor...

Eğer amacınız bu amaları bulmak ve ispat etmekse, sigaraya sarılacaksınız demektir.
Daha mesafeli ve objektif yaklaşırsanız, çözümleri de bulabileceksiniz.
Hiç bir şey yoksa, sigaranızı keyifle içeceksiniz. Çünkü keyif verebilen bir şey bu.
Aklınıza takılan, ek detay istediğiniz her şeyi sorabilirsiniz: mustep@gmail.com

İlk fırsatta da sağlık için bırakma dürtüsünün etkisi, zerafet görüntüsünden ötürü içme dürtüsü, sesi kalınlaştırma arzusu gibi konular üzerine değineceğim.

18 Ekim 2011 Salı

Tangolandım, tangolan, tangolanalım :)

"Mola verin, beyninize iyi gelecektir"
Yaratıcılığın günümüz duayenlerinden Tony Buzan'ın bir öğüdü bu.
Bugün kulak verdim ve pazartesi sendromuna girmeden, hafif bir haftaya giriş yaptım.

Akşama ise tangoladım kendimi.

Bir açılış partisinde 15 dakikada çaça öğreten arkadaşım, "hayatına ritm kat" diye önermişti bana. Evde zaman bulup tek başıma pratikler yapıyordum ben de. Çünkü eski eğitmenimin mekanını kapatmasından beri, miskindim dans konusunda.
Ama bir davet geldi ve yeniden başladım sanırım tangoya!

Kafa ne kadar sakin, dans o kadar güzel.
Omuzlar ne kadar geniş açılmış, o kadar zarif görüntü.
Partnerle iletişim ne kadar kuvvetli, o kadar uyumlu adımlar.
Ne kadar yüzüm gülümsüyorsa, o kadar ardışık hareket.
Sosyalleşmek isteyen arkadaşlar için de çok güzel bir yol,
İletişimini güçlendirmek isteyen sevgililer için de :)


Pazartesi akşamları Taksim'de benimle derse katılmak isteyenler, iletişime geçsinler: mustep@gmail.com
Başka bir salonda da annem başlamış tangoya. Belki milongalarda karşılaşırız (milonga, tango buluşması amaçlayan dans gecesi diye özetlenebilir sanırım)
Sanırım Cadde Dergisi'nin yazın çıkan bir sayısında tangoyla stres yönetimi üzerine bir yazı yazmıştım. Aferin bana :)
Dans eğitmeni bir arkadaşımın sözü ile bitireyim:
Dansta kalın.

10 Ekim 2011 Pazartesi

Eğitim İçin Gönül Gerek

Geçenlerde bahsettiğim kötü bir eğitmenlik deneyiminden sonra (tıklayabilirsiniz), çok güzel sunumlarla karşılaştım ve zihnimin pası silindi.
Düşler Akademisi projelerinden zaman zaman bahsediyorum. 2011-2012 sezonu için gönüllü olacak arkadaşlar ve gönüllü eğitmenlerin buluştuğu, tanışma ve gönüllülük eğitim programı vardı.
Eğitmenimiz, Psikolog Betül Bozkurt, akademinin de kişisel gelişim atölyesini icra ediyor.
Samimi birisi zaten, eğitim sırasında gözleri parlıyor, sesi gürlüyor, sizi sarıyor enerjisiyle.
Sosyal bir sorumluluk taşıdığının farkında ve haklı gururunu taşıyor. Ayrıca gözlerinde de teşekkür ettiğini okuyabiliyorsunuz; sizin de sosyal duygular içinde olmanızdan ötürü teşekkür ediyor resmen, çünkü sizin de farkında.
Sıcak, samimi teknikler, katılımcıları konuşturma becerisi, uzman ve kaliteli bir eğitmen olduğunun göstergelerinden birkaçı.
Ama başkaları da vardı orada sunum yapan, kimisi uzun, kimisi kısa. Ve diğer arkadaşlar da başarılıydı. Gayet samimi, rahat, esprili... Bildiğim kadarıyla da eğitmen değillerdi, en azından bazıları.
Hem sunum becerileri açısından profesyonel deneyimi olmayıp hem de başarılı sonuçlar almak düşündürttü.
Ben bunu sorgularken cevap belirdi; ortak olan şey, hem Betül'ün hem diğer arkadaşların gözlerindeki ışıltı, bu işi gönülden yaptıklarını gösteriyordu.
Eğitmen arkadaşlar, ister gönüllülük eğitiminde eğitmen olun, ister kurumlarda intranet yoluyla veri aktarımında güvenlik çözümleri eğitmeni olun... Gönlünüzü verin önce.
Eğitmenlerin heyecanı salonu kaplayınca hedefe daha verimli ulaşılıyor.
Teşekkürler Betül
Not: www.duslerakademisi.org üzerinden ulaşabileceğiniz Düşler Akademisi projelerine, bu sene daha çok yer vereceğim. Benim de gönüllüsü olduğum atölyelere katılmak için akademiyle iletişime geçmeniz yeterli.

9 Ekim 2011 Pazar

Çamaşır Makinamın Su Tahliyesi, Proje Yönetiminde Öğüt Veriyor

Yeni birşeyler yapmayı planlıyorsak, iyi lsun isteriz, değil mi? Bunda kötü birşey yok nasıl olsa.
Yapacağımız şeyin iyi olması için de hazırlıklara girişiriz. Mesela bir bilgisayar programı yazacaksak, güvenli olsun, bir sözleşme yazacaksak, herşeyi tam olsun, aleyhimize bir şeyi olmasın isteriz.
Birisiyle birlikte olacaksak bizi aldatmasın,
Bir ortağımız olacaksa kazık atmasın,
Bir konuşma yapacaksak heyecanlanmayalım,
Bir araba süreceksek kaza yapmayalım,
Bisiklete bineceksek düşmeyelim,
Uçağa bineceksek tirbüle olmayalım...
Kalem kullanacaksak tükenmesin mürekkebi,
Laptopumuzun bitmesin pili...


Laptop demişken aklıma geldi. Benimkinin fanı öyle bir ötüyor ki düşman başına. Hele ki temmuz güneşi gibi ısınması yok mu...
Geçen gün garip sesler de gelmeye başladı. Açtım vidaları, söktüm fanını, nedir bunun derdi diye.
Sanki tüm evin tozu, toprağı yuva yapmış hava çıkışına, kapatmış orayı. Eh, meret de içinde dolaşan havayı dışarı atamıyor haliyle.
Temizledim, şimdi sessiz ve yüksek performanslı.


Temizlik demişken de çamaşır makinam geldi aklıma. Geçenlerde tekledi, suyunu boşaltmadı.
Açtım baktım sağına soluna, herşey sağlam. Sonra önde birşey fark ettim, o neymiş diye söktüm bakıyorum, filtreye benziyordu. Peçete doluşmuş galiba, etrafı kaplanmış ve anladığım kadarıyla su yolunu tıkamış.
Temizledim ve akmaya başladı herşey.
Makinamın evlere şenlik gürültüsü de kesildi böylece.


O filtremsi şey, makinamın daha iyi çalışması için mekanik olmayan, basit bir parça idi. Ama kontrol etmeyişim, ekstra konfor beklerken, işlevsizliğe sebep olmuştu.
Peki, bilgisayarımdaki hava çıkışını engelleyen pamuk öbeği nerede toplanmıştı?
Bilgisayarın içine dışarıdan bir cismin girmesini engellemek için dizayn edilmiş güvenlik duvarındaydı!
İki günde iki benzer şeyle karşılaşınca düşündürttü bu deneyim. Acaba hayatımda da böyle duvarlar var mı?
Hava çıkışı, içeride dolaşan havanın akmasını, su çıkışı makinanın işlevini yerine getirmesi için olmazsa olmazları... Bizim de taşıdığımız, varlığımızı borçlu olduğumuz enerjinin tahliye olması, akması gerekmez mi?
Bunu sorguladığım gün, Aşkın Gözyaşları kitabının (Yazar Sinan Yağmur) ilk cümlelerinden biri ilişti zihnime: Şems'in ağzından "Mevlanâ'nın temkinlerini kırmaya geldim."
Ben ne zerinde temkin ediyorum peki?
Evet!
Bazı çalışmalarımda hazırlık sürecinde kalabiliyor ve içkörlükten ötürü harekete geçmeyi ihmal edebiliyorum.


O gün koçluk karışımlı sohbet ettiğim bir dostum, ertesi gün teşekkür maili yollamış; mükemmelliyetçiliğinden koçluk sayesinde biraz olsun sıyrılmış ve daha o gün süper gelişmeler yaşamış, proje teklifleri almış.
Hava çıkışımızdaki pamukçuklardan, su tahliyesindeki kirden ve temkinlerimizden arınmamız dileğiiyle,
Selamlar,
Yaşam Koçu Mustafa Emin Palaz

6 Ekim 2011 Perşembe

Girişimcilik Mantığında İnovasyon Yaklaşımları

Geçen gün Thedea Danışmanlık ve Angel Wings Ventures Direktörü Ozan Sönmez ile birlikteydim.
Birçok kişinin mesai saatinde, klimalı, kapalı odalarda boğuştuğu bir vakitte, Beşiktaş sahilde, denize bakarak çay ve sohbet, ayrı bir keyifti.
Yeni birkaç çalışmadan bahsettim. Ozan ise global örneklerinden bahsetti, böylece elimdeki bazı projelerin yurtdışı örneklerinden güç alabileceğiz.
Ozan ile Genç Başarı Eğitim Vakfı'nın, lise öğrencileri için uyguladığı Şirket Programı'nda tanışmıştım. Farklı bir projenin, farklı bir eğitmeniydi. Tanıdığım en ilginç insanlardan biri oldu.
Girişimcilikte inovasyon üzerine kafamızda bazı şeyler canlandı ve yakında bunları da paylaşacağım umarım. Ancak inovasyona yönelik kurulan girişimlerden bahsetmiyorum, girişimci yapısı, yatırım yapısı, girişim modellemesi ve girişimcilik mantığında inovasyondan bahsediyorum. Katma değer değil, ekstra katma değerden.
Tipik bir NasılDahaİyiYaparım.com sorgusu yani. En kısa zamanda paylaşacağım.

Daha önce bilmediğim birşeyden bahsetti Ozan; impact investment (etki yatırımı)!
Yatırımların kemikleşmiş, klasik yapılarının kırılmaya başladığını artık biliyoruz.
Kurumların sürdürülebilirliği için stratejik bazı adımlar atılabiliyor, bağış niteliğinde fonlar dağıtılabiliyor...
Bunu sistematik yapmak için Kurumsal Sosyal Sorumluluk Departmanları çalışıyorlar (Yakında kurumlardaki sosyal sorumluluk mantığı ve etkileriyle ilgili İndigo Dergisi'nde bir yazım yayınlanacak, buradan da paylaşabileceğim)
Bu sistemin de yetmediği, cevap veremediği sosyal ihtiyaçlar için oluşturulan iktisadi yapıların da sosyal girişimciliği doğurduğuna zaman zaman değinmiştim eski yazılarımda.
Ama ne o ne bu ne şu olup, hem o hem bu hem şuna hitap eden girişim mantıkları da var, en azından yakın zamanda doğacağı öngörülüyor.
Eğer Ozan'ı doğru anlayabilmişsem, şöyle bir örnekle izah edeyim;
"Aklımda bir proje var, internet kafe açıp işleteceğim. İşleyiş modeli olarak ucuz iş gücü gördüğüm genç ev kadınlarından yararlanmayı düşünüyorum. Bunu lokasyon olarak X Mahallesi'nde gerçekleştirmek istiyorum. Çünkü öğrendim ki A İlinin B İlçesi'nin X Mahallesi'nde kadın intihar oranları çok yüksek. Bunun temel sebeplerinden başlıcaları da maddi kıtlık ve üretim kısırlığı.
Amacım orayı ihya etmek değil, ama faydalarımdan biri de bu olacak.
Eğer X'teki kadın intihar oranlarını düşürmeye yönelik bir adım atsaydım, bunun için bir gönüllülük yaratsaydım, bireysel bazda gönüllü aktivist veya kurumsal sosyal sorumlu olurdum.
Bunu bir iktisadi yapı ile sağlamak ve sürdürülebilirliğini kurmak isteseydim, sosyal girişimci olurdum.
Ancak iktisadi kaygılardan uzak durmuyorum. Kârlılık sağlarken de sosyal etki yaratacak bir pozitif dışsallık yayıyorum. Bu durumda impact investment fonlarına talip olabiliyorum.
Yakında altyapısını iyice şekillendirecek ve bir büten paylaşacak Ozan. Ben de derhal sizlerle paylaşacağım.
Meraklarınızı, yorum ve önerilerinizi mustep@gmail.com üzerinden gönderebilirsiniz.

4 Ekim 2011 Salı

Nasıl Bir Eğitmen Olunmamalı...

Forumlar, fuarlar, seminerler ve eğitimler... Sıklıkla gözlemlerimi paylaşıyorum ve hepsi de olumlu bakış açılarına sahipti.
Ancak geçen gün katıldığım seminerle ilgili olumlu gözlem edinmek için baya uğraştım ve sonunda buldum: Nasıl bir eğitmen olmamam gerektiğine yönelik uygulamalı öğüt almış oldum.
Teşhir ve rencide olmaması için, affınıza sığınarak birçok detayı kapatacağım.
Eğitim gurusu değilim, hatta yolun başındayım. Daha epi topu 2-2,5 sene olmuştur profesyonel eğitmenliğe başlayalı.

Ama birçok eğitmen arkadaşıma gözlemci eğitmen olarak yardımcı oluyorsam, sanırım katma değeri olan bir eğitim gözlem becerim var. Neticede profesyonel bir katılımcıyım.
Kaç eğitime katıldığımı sayamadım. Zaten birçok arkadaşımın eğitmenlik hayalinde, onlara mentorluk yapıyorum.
Eğitim çeşitliliğim ve uyguladığım metotların sıradışı olduğunu birçok kişi de gözlüyor. Çünkü genelde aldığım geri bildirim, hep sürpriz ve tatmin oluyor. Öncelikle genç bir eğitmenle karşılaşmak, ardına da yaşımdan beklenmeyen bilgi ve birikim...
Pardon ya. Ben değildim konu, dinlediğim bu eğitmendi!
Eğitmen arkadaş da seminer sırasında kendine daldı :) Bizler konuyla ilgilenirken, alakasız hayat tecrübelerine girdi, oradan iş deneyimlerine derken kolay kolay da çıkamadı o girdaplardan.
Eğitmenin ballandıra ballandıra anlattığı otobiyografisini dinlemeye değil,
Katılımcı eğitmeni dinlemeye geldi, kendi bildiklerini, eğitmenin anlattıkları ve mümkünse fark ettirdikleriyle harmanlayarak yepyeni bilgilere ulaşmaya ve kendini, işini geliştirmeye...

Bilim, mutlaklığı muğlak, yanlışlanabilir bilgiler yığınıyken ve rasyonalist, ölçümlenebilir şeyler üzerinde yürürken, her gün eski bir bilimsel veri çürütülmüyor mu? En küçük tanecik hardal zerresidir derken, atomla tanıştı insanlık. Sonrasında onun da bölündüğünü gördük. Şimdi o parçacıkların da altında parçacıklar bulunuyor ve hatta o atomaltı parçacıkların altında da parçacıkları tespit çalışmaları yürümüyor mu?
Hal böyleyken soyut ve tamamen göreceli mevzularda bilgi nasıl sabit kalsın ki?
Bildiğim herhangi bir şey için, katılımcının başka bir düşüncesi varsa ve bilgi de bu denli değişkense, eğitimimde neden kör bir şekilde kendi bilgimi savunmaya çalışayım?
KAba bir özetle, seminer sırasında itibar yönetimine geldi konu.
Kendi gözlemleriyle Toyota'nın yaşadığı ürün çekme krizi ve günümüzdeki reklam politikasının hatalı olmasından ötürü, fırsat bulsa Toyota Türkiye yöneticilerine konuşmak istediğini, büyük kurumlardaki reklamcı geçmişinden ötürü bu işi bildiğini ve Toyota'nın reklamlarında prestij kaybettirici, itibar zedeleten reklamlar kullandığını anlattı.
Toyota'nın cirosunda kısa bir düşüşün yaşanması ve ardına güçlenmesi üzerine izlediği politikalardan, bazı eğitmenlerin kriz yönetimi derslerinde bunu örnek olarak paylaştığından vs bahsettim.
Bir savda bulunmuş ve aksi yönde başka bir savla karşılaşmış, ancak ağzından çıkan ilk cümle, "nereden okudun?" Gayet şüpheci ve "bence yanılıyorsun ama..." edasında bir soru öğretti ki; "bilgin yanlış/eksik/hatalı olabilir Mustafa, katılımcılardan daha taze bilgi edinmeye çalış"

Çeşitli makaleler ve sempozyumlarda bahsedilmişti, kriz ve risk yönetimi konusunda özel çalıştığım için zaten merak ettiğim bir konuydu. Ancak tamamen uydurmuş da olabilirdim bu savımı. Kişisel gözlem ve değerlendirmeye dayalı bir olayı, neden daha da muğlaklığa taşıdı? "Egona dikkat et Mustafa" dedim.
O sırada bir katılımcı, "Toyotamı, o kriz döneminde aldım" dedi. Kurumun güvenilir üretim yapısında, hatalı ürünler ve üretim dağıtım bölgesi tespit edilmiş, katılımcı arkadaşın alacağı araba risksizmiş, çünkü o bölgede değilmiş. Arkadaş da bu güvenilir kontrol sisteminden memnun kalmış...
Talihsiz bir andı meslektaşım için. Çünkü egosu, konuyu kotarması yerine "farklı bir müşteri yapınız var" şeklinde daha da garip bir yere götürdü mevzuyu.

Bunun ardına, birçok klişe eğitmen hatası daha vardı; sıklıkla "di mi ama!", "anlatabiliyor muyum" cümlecikleri, "ben hangi kurumlarda çalıştım da buralara geldim" edası, projeksiyonun önünde konuşarak görüntüyü tamamen engellemesi (hatta iletişim bilgilerinin gösterildiğini göremediğim, TAHMİN ETTİĞİM sırada zaten projeksiyonun önünden hiç ayrılmadı)...

Belki destekleyebilirdim eğitim sırasında, ama daha seminerinin ilk başlarında bir katılımcıyla girdiği "benim bildiğim/gözlediğim şey daha doğru" demagojisi soğutmuştu beni.
Ne demiş şair?
Mağrur olma eğitmenim, senden deneyimli katılımcı vardır.

28 Eylül 2011 Çarşamba

Hoca Bana Taktı!!!

Geçen gün enteresan bir grupla beraberdim. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Gönüllü Programı Ajansı'ndan arkdaşlarımlaydım. Küçük bir grup tiyatro kulübü oluşturmuştu.
Çeşitli konular, tiyatrocu dedikoduları, ufaktan siyaset ve iş dünyası, sistem vs hakkında konuştuk. Zaten severdim hep tiyatrocu bakışını, ayrı bir lezzeti oldu yine.
Konu bir ara insanlarda önyargılara geldi.
Einstein'in meşhur sözünü hatırlayalım; "önyargıları yıkmak, atomu parçalamaktan daha zor"
Bir şampuan reklamıysa, önyargıların oluştuğu ilk 3 saniyenin önemine dikkat çekiyordu geçen aylarda.
Pekalâ, iş ve sosyal hayatta sıkça karşılaştığımız ve genellikle "belâ" olarak, olumsuz hissettiğimiz bu önyargılarla yaşamak zorunda mıyız diye merak etmeye başladım.
Çünkü buna benzer bir soruyu sorarken, arkadaşımın yüzünde çaresizlik vardı, amirlerinin ona karşı sahip olduğu asılsız önyargılara mahkûmmuş gibi bir izlenimi vardı.

Önyargıların da her yargının olduğu gibi bir atmosferi ve metabolizması var. Yani nasıl bir ortamda doğdu, nasıl besleniyor? Bir altyapısı mutlaka var bu önyargıların, ancak nasıl? Ve tüm bunlar nasıl aşılabilir? En azından etkileri nasıl indirgenebilir?

İlk aklıma gelen, acaba karşımızdaki kişinin önyargılı oluşuna ve buna göre hareket ettiğine, olaylara dar bir pencereden, taraflı baktığına dair ön bir yargımız var mıdır şeklindeydi. O an sohbetimize konuk olan tiyatro hocamız da dile getirince bunu, mantıklı geldi.
Ayrıldık ve metroya bindim, ama aklımda bu soru vardı, nası aşılabilir bu sorun diye.

İşte aklımdan geçen bazı şeyler;

O konu cidden bir önyargı mı yoksa besleyebileceğim tavırlar sergiliyor muyum? Elimi vicdanıma koyarak buna ne cevap veriyorum?
Karşımdaki kişinin önyargıları beni, işimi yapmamı, hedefime ulaşmamı ne derece kısıtlıyor ve ne gibi yollardan çıkış yakalayabilirim?
Biraz daha derinleştirelim.
Onun önyargıları bende ne hissettiriyor?
Bu hisleri başka hangi alanlarda yaşıyorum?
Bu duyguyu aşmış olsaydım, nasıl olurdu, hayatımda neler değişmiş olurdu?


Bu şekilde bazı sorgular kurguladım önyargı konusunu kafamda irdelerken.
Henüz daha sıra sikrıta gelmemişti, ben istediğim için öyle düşündüğü gibi bakışlara gelmedim. Ancak öyle ya da böyle, bu yargıları kişinin kendisinin beslediğini fark ettim.
Ayrıca duygu doğurmuş olmalı ve korku terapilerinde yaptığımız gibi, burada da o duygunun benzer atmosferlerinin olabileceği çıktı ortaya.
Okulda derdik ya hep; "hoca bana taktı"
Gerçekten takıyor mu? Takmışsa bu durumu ben nasıl değerlendiriyorum?
Bende neler tetikleniyor?
Duygu ve bilinç yönetimi sayesinde acaba bundan sıyrılabilir miyim?
En kısa zamanda detaylı bir çalışma yapacağım bu konuda.

24 Eylül 2011 Cumartesi

Eğitim Ekimi

Yaz bitti, ama koşturmacalardan ötürü partnerim ve yaşam koçluğu eğitmenlerimden Derya Akkaya ile ancak geçen gün buluşabildik.
Ekim itibariyle neler yapacağımıza baktık ve zihinsel sorgulamalarımızın Eğitim Ekimi gerçekleştireceğini gördük.

Yine sıklıkla Aralık Derneği bünyesinde olacak Derya.
Buraya tıklayarak, gönüllü araştırmalar yürüten ve eğitimler veren derneğin, genel programına göz atabilirsiniz.
Derya ile birlikte paylaştığımız Vaka-i Aşk seminerlerimiz ise 5 Ekim itibariyle başlıyor ve 8 hafta boyunca her çarşamba 11:00-13:00 arasında olacak.
Vaka-i Aşk ile ilgili buraya tıklayarak, daha önceden yaptığım bir blog paylaşımına bakabilirsiniz ya da buraya tıklayarak Aralık Derneği'nin paylaşımına bakabilirsiniz.
Kısa bir özet; ilişkilerde erozyona uğrayan benliğimizin keşfinden, daha mutlu çiftler olma hallerine kadar, aşk için öğütler veren değil, kişisel keşiflerimizi birlikte yaptığımız bir seminerler dizisidir Vaka-i Aşk.


Ayrıca Derya'nın Ekim Ayı'nda başka iki güzel programı daha var:
Yaşam Koçluğu Eğitimi ve İlişkiler Seminerleri.
Yaşam koçluğu temel düzeydeki bu seminerler ile merak edilen koçluk bilimi ve sanatına, çeşitli bakış açılarının yardımıyla tanışmanızı sağlıyor Derya. Bu seminerin ardından daha ileri basamaklarda da seminerleriyle devam ediyor, İleri Düzey Yaşam Koçluğu, Koçluk Workshopları...
http://www.aralik.net/seminer_detay.aspx?c_id=51 linkinde kısa bir paylaşım okuyabilirsiniz.

İlişkiler isimli seminerinde ise Derya, insanı insan yapan sosyal varlık halini sorgulamaya davet ediyor sizi. Ben de henüz katılmadığım için heyecanlıyım. Bununla ilgili de bu linkten yararlanabilirsiniz: http://www.aralik.net/seminer_detay.aspx?c_id=53

Pekalâ, Ekim'de zihinleri haritalamaya ne dersiniz?
Zihin haritalama denince akla gelen ilk görüntü, zihinde dolanan şeylerin resmini çizmekmiş gibi duyuyorum. Aslında çok da farklı olmayan bu teknik, dahilerin not tutma yöntemi olarak ünlendi. Ben de kişisel ve kurumsal gelişime uyarladım, ilgilendiğim bazı psikolojik ihtiyaçlara göre geliştirdim. Proje yönetiminden kitap yazmaya, hayat amacını belirlemekten, hayalini güçlendirmeye ve yürümeye, kendi kendine koçluk yapabilme becerisi edinmeye kadar genişlettim faydalarını.
15 ve 22 Ekim tarihlerinde İstanbul'da Fors Plus Yönetim Danışmanlık bünyesinde,
29-30 Ekim tarihlerinde ise Bursa'da paylaşacağım eğitimimi.
Bu konuda internette arama yapabileceğiniz gibi bazı linkler de paylaşmak istiyorum:
http://mustep.blogspot.com/2011/06/zihin-haritalama-yontemi.html
http://mustep.blogspot.com/2011/07/zihin-haritalama-egitiminde-ne-yapyoruz.html

ve web sitemiz üzerinden ise; http://mustep.com/zihinharitasi.html

Eğitimler hakkında sormak istediğiniz her türlü şey için Facebook Grubumuz veya web sitemiz üzerinden iletişime geçmeye ne dersiniz?

Ne vaat ediyorsun?


Geçen gün Gelişim Platformu Derneği'nin bir seminerindeydim.
Dernek faaliyetlerinden bildiğim İsmail Haznedar, Girişim Stratejisi ve İş Modeli başlığında seminer verdi, çeşitli kurumların öykülerini paylaştı.
Bir iş fikri edinmekten, iş fikrini hayata geçirmeye veya mevcut işimizi geliştirmeye yönelik düşündürücü şeylerdi paylaştıkları.
Bazı sorular kaldı aklımda, basit ama etkili.
İş fikriniz için, işinizi geliştirmek için kullanabilirsiniz. Öyle ki sadece girişimci olmanız gerekmiyor faydalanmak için, bir profesyonel olarak da çalıştığınız kurumda başvurabilirsiniz kariyerinizi geliştirmek için.
Soruları paylaşmadan önce bir not; bunların bazıları İsmail Bey'in ağzından çıktığı gibi, bazıları da benim anladığım şekliyle yazıldı:))) Girişimci Koçluğu yaptığım arkadaşlara zaten tanıdık gelecektir birçok soru.


İş modelim nasıl?
Müşteri kitlem kim ve beklentileri neler? Onları tanıyor muyum? Onları gözlemlemiş muyum?
Müşterime hangi değerleri sunuyorum? Hayatına nasıl bir çözüm sağlıyorum?
Müşterimle fiziksel bağlarımı nasıl sağlıyorum, kimler sayesinde ona ulaşabiliyorum?
Duygusal bağımız nasıl? Nasıl daha güçlü yapabilirim?
Müşterim, bedelini nasıl ödeyebilir ve ben bu gelir döngümü nasıl oturtabilirim?
Sadece bende olan ne var? Kritik kaynak dersek buna, hangi kritik kaynaklara sahibim?
Maliyet yapım, bilançom, bütçem nasıl işliyor? İyileştirme yapabilir miyim? (Bu konudaki iyileştirmelerin, şirkete katmerli şekilde güçlenerek geri dönüşünü, dün katıldığım SAP FORUM 2011'den çok güzel bazı deneyimleri yakında paylaşacağım blogumda)
İş akışım içinde, hiç uğraşmamam gereken, başkasından sağlayabileceğim konular neler? (Bildiğim kadarıyla General Motors, revizyona girdiğinde, CEO'nun ilk yaptığı şeydi, sektöründe 1. veya 2. olmadığı her türlü üretime son vermek, bu sayede de üretimde etkinliğini artırmayı başarmıştı. Ben de bundan feyz alıp hizmet kalemlerimden web sitesi yapmayı kaldırmıştım:))) )
Müşterime, ekonomime, sektörüme, geleceğime vaatlerim neler?
Neredeyim, nereye varmak istiyorum, oraya nasıl varabilirim? (Zaten strateji kavramının çok güzel bir özetini yaptı İsmail Bey bu sayede.)
Strateji demişken, stratejik ortaklarım kimler? İş birlikçi rekabet kavramını sokmaya çalıştığım zihinlerde, umarım faydası olacak bir sorudur bu.

Ayrıca çok az kişinin bildiğini fark ettim, paylaşayım istedim. Google'da business model diye aratarak, işinize yarayacak çok hoş iş model kurguları bulabilirsiniz. Bunu İsmail Bey paylaştığında, salondaki insanlar yeni birşey olarak düşününce, faydası olur diye yazayım istedim.
"Sistem, kendi başına yürüyebilen, insana bağımlı olmayan yapılar bütünüdür" diye SAP FORUM 2011'den de küçük bir alıntı yapayım iş modellemesi demişken.

Gayet hoş bir seminerdi, o sebeple Gelişim Platformu'na teşekkürler.
Seminer hakkında az önce bir mail geldi; buraya tıklayarak Gelişim Platformu'nun değerlendirmesini okuyabilir ve hatta seminer videosunu izleyebilirsiniz.
Teknosa sevenler, 2. videonun 5-6. dakikalarını izlemesinler, kendini bilmezin biri konuşmuş :)))

Gelişim Platformu'nun yeni etkinliklerinde görüşmek üzere,
Stratejide kalın.

6 Eylül 2011 Salı

Ve İskender Yemeye Gidiyorum :)))

Ve bu kez Bursa için valizlerimi hazırlanıyorum.
Uzun süredir Bursa’ya gelmek istiyordum, ancak içimde bir inat, sadece iş adamlarıyla ilgili bir etkinlik ya da bir eğitim için gideceğim diyordum.
Her etkinlik öncesi de birer aksilik çıkmıştı ve gidememiştim.
Ancak sonunda Şeytan’ın bacağını kırdık sanırım.
9 Eylül Cuma günü, bir büyüğümün önderliğinde 20-25 işadamıyla yeni ticaret yasası değişikliklerinin etkileri, bilgi ve deneyimlerin etkinlik kazanması, 2012’de mikro ve küçük işletmelerin gereksinimleri gibi konular ile yenilikçilik, yaratıcılık, gelişim çalışmalarının etkinliği üzerine bir panel yapılacak.
Ben de Gergedan mısınız, su samuru mu?isimli bir oturum sunacağım.
Yakında da Observative Neuro Managing isimli bir çalışmamı paylaşacağım bir grup işadamıyla.
Bu sezon, sosyal gayeli dernekler başta olmak üzere STK ve kurum kulüpleriyle ilgili düşünceme buraya tıklayarak göz atmak ister misiniz?

Hediyeli Soru

Hediyeli bir soru sormak istiyorum.
Bir kişisel gelişim eğitmeni olsaydınız veya halihazırda öyleyseniz, eğitim için özen göstereceğiniz 3 kalem nedir?
Yenilik, uygulanabilirlik ve verimlilik benim cevaplarım.
Merakıma göstereceğiniz ilgiden ötürü 24 Eylül'de vereceğim Zihin Haritalama Eğitimim için 50 Liralık bir indirim hediye etmek istiyorum.
Eğitim için Facebook eventine bakmak isterseniz tıklayın.

“Uzatmaya gerek yok”

Yaratıcılık, kişisel gelişim (özellikle koçluk), zihin haritalama tekniği ve genel olarak zihin alt başlıkları, psikoloji, eğitmenlik, yeni nesil pazarlama mantıkları (misal nöropazarlama,
influence marketing, WOM, işbirlikçi rekabet, alternatif ekonomi modellemeleri… ) ve girişimcilik (psikolojisi, modelleri, iş akışı, …) konularından en az biriyle ilgileniyorsanız, cozum@mustep.com adresine
kendinizi 13 kelimeyle ifade etmenizi rica ediyorum.
“Mustafa, Emin, Palaz, nohut, zihne dair herşey, yaratıcılık, hizmet inovasyonları, girişimcilik, fayda, teşekkürler”

Bu 13 kelimeye adınızı yazmanız şart olmadığı gibi, hiçbir kısıt da yok, engelli, yaş, cinsiyet, öğrencilik, askerlik, deneyim…

İşin tanımı ise; Az önce saydığım işlerle meşgulüm, ancak daha da yoğun projelere girişiyorum ve yepyeni bir çalışma modellemesi kurmaya çalışıyorum. Bu konuda destek olabilecek ve kendine fırsat yaratabilecek arkadaşlara ihtiyaç duyuyorum.

5 Eylül 2011 Pazartesi

Yeni Sezon, Yeni Enerjiler, Yeni Projeler, Yeni Çözümler... :)

Yeni hizmet sezonumuz umarım öncekilerden çok daha verimli geçecektir.
Daha fazla fayda sunmak,
Daha iyi değer yaratmak,
Daha çok çözüm üretebilmek,
Daha esnek olmak,
Daha çok ilham alışverişi yaşamak…
Hem küresel hem ulusal hem de yerel bazda politik, ekonomik ve hatta kozmik değişimler tamamlanıyor duyduğum kadarıyla. Yepyeni enerjiler, yepyeni projeler, yepyeni işbirlikleri doğuyor.
Geçen sene bu zamanlarda Girişimci Koçluğu’nu lanse etmiştim hatırlarsanız.
Herhangi bir işfikrinin girişime dönüşmesi, girişimlerin de psikolojik altyapılarının oluşturulması sayesinde sürdürülebilir hedefler üzerinde yürümesi diyerek hatırlatma yapayım bu hizmetin amacını.

Bu sezon ise hedefte yatırımcılar ve yatırımcı adaylarına da fayda sağlamayı planlıyorum. Hazırlıklarım tamamlandı gibi. O sebeple dilediğiniz an m@mustep.com üzerinden dilerseniz girişimciler için koçluk dilerseniz bu yeni yatırımcılar ve yatırımcı adayları için koçluk hizmetiyle ilgili görüşebiliriz. Veya biraz daha bekleyin ve planlarda bir değişiklik olmazsa, çok yakında gerçekleşecek ulusal lansman sonrası başvuruda bulunun :)
İş birliklerimi ve ağımı genişlettim. Böylece sadece benim değil, birçok kişi ve kurumun yarattığı faydanın büyümesini, gelişmesini ve yayılmasını hedefliyorum. Yıllar önce bahsettiğimde gülünen işbirlikçi rekabet üzerine daha emin adımlar atıyorum.
Eğer siz de enerjinizi katmak isterseniz iletişime geçelim mi? Bunun için ne gerekiyor? Maddi tatminler içinde olabilirsiniz, manevi beklentiler taşıyabilirsiniz, enerjiye dahil olmak veya enerjinize dahil etmek için aynı mail adresine buyurun.

Fikir vermesi açısından ekosistemimizde bulunanlar ve bulunmasını istediğimiz genel çıta:
Girişimcilik fikri olan bireyler ve ekipler,
Sıkıntı yaşayan mikro işletmeler,
Tek kişilik girişimler,
YENİ BİR HİZMET sunan girişimler, (turkbook.com yok ama zaten böyle bir şey de değil, quizy.me gibi ir sistem misali)
Kurumu dahilinde iç girişim hedefleyen profeyoneller,
Yatırım yapmayı planlayanlar,
“Girişim dünyasından ve sunulan desteklerden nasıl faydalanırım” diye soranlar,
Üretme düşüncesi olanlar,
Nereye harcayacağını bilmediği parası olan yatırımcı ve girişimci adayları,

Eğer direkt mailing listeme dahil olmak için ise yine bir mail atmanız yeterlidir.

3 Eylül 2011 Cumartesi

“Mola verin, beyninize iyi gelecektir.”

“Mola verin, beyninize iyi gelecektir.”
Tony Buzan’ın belki de en sevdiğim öğütlerinden birisi bu. Özellikle de beyin, zihin ve psikoloji üzerine çalıştığım için sıklıkla uymam gereken bir öğüt. Ancak bir işkolik olarak, mola yerine başka projelere sıçramayı tercih ediyorum genelde.
Bu Ramazan Bayramı Tatili için ise, zorla gönderildim İstanbul’dan; annem başımın etini yedi ve “git, biraz hava değişikliği yap” dedi. Ben valiz hazırlarken ise iş taşımamam için bin bir baskı yaptı. Laptopumu zor koydum ama söz verdim, çalışmamaya çalışacağım ve mümkün olduğunca dinleneceğim diye.
Yine de henüz memlekete varmadan baştan başlanan bir kitapla bir dergi okuyup bitirdim, kendi kitabım için baya bir yazı karaladım, askıda bir projemin iş modelini kurguladım, yeni sezon için kullanacağım mali planımın üzerinden geçtim, tatil dönüşümü programladım, birkaç blog yazısı yazdım, İndigo Dergisi’ne yazı yazdım…
Neyse ki bayram tatilinde hiç iş yapmadım, en azından yapmadım sayılır.
Açıkçası biraz çıplaklık hissediyorum, çünkü bugün bir hafta oldu ve ben elime iş almadım. Sanki inziva öncesi vejeteryan diyetlerdeymiş gibi hissediyorum kendimi.
Ama beynimde ise inzivadaymış gibi kocaman bir rahatlama!
Daha önce hiç aklıma gelmeyen şeyleri deneme ve biraz daha keyif alma imkanım oldu: Gokart sürme ve elim bir gokart kazası geçirme ve hemen ardına da iyileşme sürecim buna hoş bir örnek olabilir!
İşten, iş hayatımdan, aşkım İstanbul’dan uzak, akraba ve geçmişimle dolu bu süreçte ise gözlemlerim oldu.
Bazı sosyal standartların gerisinde buldum kendimi İstanbul hayatıyla birlikte ve birçok sosyal standardın ise ilerisinde olduğumu fark etmek hoşuma gitti.
Geri bildirimler edindim bolca ve bunu hareket enerjisine dönüştürüyorum azar azar.
En komik ergenlik anılarımı yaşadığım insanların evliliklerine tanık oldum, iş güç sahibi oluşlarına.
Vs…
Ara bir dinlenmek gerektiğini yeniden idrak ettim en önemlisi!
Bu tatilde belki güneye gidip yüzmedim, ama yeni sezonda gürül gürül akacak bir enerji topladım.
Anneme teşekkür ediyorum, beni zorladığı, üşendiğim tatile çıkmamı sağladığı ve böylece daha da güçlendiğim için.
Babama teşekkür ederim, tatilimi acılı tatlılı çok güzel bir havaya çevirdiği için.
Ve kardeşlerime teşekkür ederim, hayatıma neşe kattığı için:)
Bu dinginlik, bu nefes, bu enerji, bu neşe ile yeni hizmet sezonumuzda, sizlerle birlikte çok etkili ve çok eğlenceli, yepyeni çalışmalar yapacağımıza inanıyorum. Şimdiden hayırlı olsun :)