27 Ekim 2014 Pazartesi

Mükemmeliyetçiydim, artık mükemmeliyetçiyim!

Babam şantiye şefiydi. Ay sonlarında binlerce sayfayı bulan hakkediş yapar, İller Bankası yönetimine sunardı.
Sunmadan önce kontrol ederdi haliyle ve ben her seferinde şaşırırdım. Yüzlerce sayfalık bir klasörü hızla tarardı ve elini bir yere koyar, “hatalı olmuş” derdi. Anlamsız rakamlar, ama o anlardı!
Hata bulmakta çok yetkindir hâlâ. Bir fikrin mi var, nerelerden tökezleyebileceğinizi tak diye söyler.

Genetik galiba, bu beceri bana da geçmiş.
2005-2006 dolayları. Müdürüm bana bir film verdi; Devil Wears Prada (Şeytan Marka Giyer diye Türkçeleştirildi). “Buradaki gibi birini istiyorum” demişti.
Kendimi ispat etme sürecindeyim zaten, filmi belki de 10 kez izlemişimdir. Filmi bilenler hatırlar; varoş güzeli vardı, ben o olmuştum; zor iş süreçlerini yürütmeyi öğreniyordu. Ben de öyle biri olmaya başlamıştım.
Gün geldi firmadan ayrıldım, ama zihnimde kalmıştı o film. Ama çözüm odaklılıktan başka şeyler de kalmıştı.
Filmde izlediğim mankenleri arıyordu gözlerim.
Gözlerim o kadar keskin ki herhangi bir kadının kaç kilo fazlası var görebiliyordum.
3 kişi buluştuk diyelim ki, biri üçüncümüze “aa Derya nasıl da zayıflamışsın” dediğinde, Derya’nın 3 kilo daha vermesi gerektiğini görüyordum. Bir arkadaş kafede güzel diyerek bir kız gösterdiğinde önce 2 kilo versin diye cevaplıyordum.
Bir gün annem biri hakkında konuşurken “Ne güzel kız değil mi?” diye fikrimi sormuştu. İzmirli bir pilates hocasından bahsediyoruz. Hani geç herşeyi, İzmirli abla, nokta. Ben ne cevap verdim?
“Bırak o basen çuvalını”
Ölçersek yarım nanometre basen vardı, gözlerim fark etmişti.
Böyle bir güzellik otoritesi işte, keskin görüşlü bir zibidilik hali. Gözlediğim işlerde de mükemmeliyetçiydim, bir sorun olasılığı varsa bile tak diye görüyordum.
Ama bir gün şu an hatırlamadığım bir şeyden irkildim; ben kimim ki insanların güzelliğini değil çirkinliğini görüyorum?
Madem bu kadar keskin gözlerim var; o halde niye hayra kullanmıyorum?
Madem zayıf insanların bile fazla kilolarını görebilecek kadar keskin gözlere, algılara sahibim, neden kilolu insanların güzelliklerini görmek için kullanmayayım?
Ve evet, artık 30 kilo fazlası olan insanların da güzel yüz hatlarını yakalayabiliyorum.
Hatta sanırım bu konuda o kadar mesai harcadım ki arkadaşlarımı artık kilolu değil, güzel ve güzel görüyorum, güzelliklerini örten kilolara gözüm ilişmiyor.
Peki sadece fiziki şeyler mi?
Tabi ki hayır, artık olması çok zor fikirlerin bile nasıl gerçekleşebileceğini görebiliyorum.
Sanırım bu sebeple çıkmaza düşen projelere, kararlara, süreçlere yardımcı olabiliyorum.
Eskiden mükemmeliyetçiydim, uyuz bir gurme edasında, ukala ve sevimsiz.

Ama artık bugün mükemmeliyetçiyim; olanın güzelliğini, mükemmelliğini görebilen.
Aynaya bakın, kendinizi yoklayın; “daha iyi bir iş/ortam/fizik/düzen” kisvesi altında mükemmel olmaya çalışırken olanın güzelliğini kaçırdığınız bir şeyler olabilir mi?

Burada zihin hemen karşı argüman sunabilir; kötü-yanlış bir şey varsa görmeyelim mi?

Naçizane önerim, onu görmezden gelmemek değil; beğenmediğiniz şeyleri de, beğenmeyeceğiniz olasılıkları da güzelleştirebilmeyi düşünün!
Bir hamamböceğinden benim kadar keyif alamayabilirsiniz, ama onun yaradılışındaki mucizeyi görmeyi deneyebilirsiniz mesela.

Çok hayalci bir projeyi duyuyor olabilirsiniz, karşınızdakinin ayakları yere basmıyorsa ona ayak olabilirsiniz, hayaline bir şekilde ortak olmanın yollarını bulabilirsiniz.
Mükemmeliyetçilik kusursuzluğu değil olanı, olanın olduğu kadarıyla mükemmel olduğunu görebilmek olarak da algılanabilir

Bakarsınız bir gün olumlu-olumsuz, güzel-çirkin gibi ikilemlerden sıyrılacak, olan herşeyi yargılamadan olduğu gibi görebilecek kadar bilgeleşiriz ;)

17 Ekim 2014 Cuma

Aşk yoksa ocağında, Kendin yakarsın ateşini!

Bir park meydanındaydım. Hava ılıktı. Kenarda bir sulak vardı ve sulak üzerinde de bembeyaz, büyükçe bir baykuş. Baykuşun az ilerisindeyse siyah, simsiyah, parlak siyah bir maymun birşeyler yiyordu. Kar atıştırıyordu, lapa lapa, her yer beyaza bürünüyordu. Elimde kumandaya benzeyen bir alet, araba anahtarı da olabilir, tam hatırlamıyorum. Düğmesine basınca baykuş hareketlendi. Kanatlarını açtı, uçmaya niyetlendi. Maymun ise önündeki bu hareketlenmeden rahatsız oldu ve baykuşun bir kanadını yakaladı, kanadını kırdı, baykuşu da yere attı. Sonra da hiç birşey olmamış gibi yemeğine devam etti. Ben o sırada kafamı çevirdim ürkerek. İçim acıdı. Benim yüzümden uçamayacak artık.
Kendime çok öfkelendim. İçimdeki öfke giderek büyüyordu ki yanımda bir anda tülermiş, yeni tüylenmiş bir kuş belirdi, o da uçmaya çalışıyor. baykus_goz“Benim yüzümden” diye haykırarak elimdeki kalemle kılıçmış gibi kuşa vurdum. Kuş az ileriye savruldu ve yere düştü. Öfkem daha da kabardı. “Neye dokunsan zararsın Mustafa” diye kendime daha çok kızdım. Yerdeki yavru kuşa doğru koştum, kar taneleri hızlanırken kuş birden kalktı ve bana doğru adımladı. Ürktüm, çok çirkindi. Yeni tüylenen bir kargaydı sanırım. Ama belgesellerde izlediğim kartal yavrularına da benziyordu. Bana diktiği iri gözlerinden anladığım kadarıyla baykuştu. “Yaradılanı sev Yaradan’dan ötürü Mustafa” dedim. Hamamböceklerindeki zarafeti hatırlayarak usul usul bu korkutucu çirkinlikteki kargamsı baykuş yavrusuna yanaştım. Şarkı söyledi çok inceden, arya okuyor gibiydi. Soprano bir sesi vardı, aşık olurum sopranolara. Ve dedi ki birden karga sandığım baykuş yavrusu; “Aşk yoksa ocağında, Ateşini kendin yakarsın. Bakarsın, Ocak, aşk ateşinin üstüne konmuş!” Göğsümde bir tokat hissettim ve kabul vardı. Geriye doğru sendeledim. Uyandım birden. Birkaç saatlik anca uyuyabilmiştim, ama yatakta daha fazla duramadım. Zihnimde dolanan sözler, ödevler… “Sen kral ol, krallık peşinden gelir” Neden affedemediğinin bir önemi yok, af hisset, huzur da peşinden gelecektir. Sen hissedebildiğin kadar aşkı hisset, tüm vücudunu saran, içini titreten aşk da ortaya çıkacaktır. Ve daha bir sürü cümle belirdi eski-yeni. Belki bilinçaltımdan siz de ödevlenirsiniz diye paylaşmak istedim.

21 Eylül 2014 Pazar

Duygularda Reaksiyonlar, İlginç Kafalar

Sohbette göz temasına dikkat ederim. Kim olursa olsun hem bakarım hem de bakılmasını beklerim. Eğitmen ve yazar Kunter Kurt ile sohbet ediyordum. O da keskin bakışlarıyla gözünüzün içine bakan biri. Zaten işini de layıkıyla yapıyor, basma kalıp ifadelerden kaçınıyor ve keyif alıyorsunuz sohbetinden. Bir anısını anlatıyordu, katılımcısından bahsederken de “birlikte ağladık” demişti laf arasında. O bana başka birşeyler anlatmaya devam ediyordu ama birlikte ağlamaya takılmıştı zihnim.

Seminer verdiğim zamanlar, seminerin ilerleyen zamanlarında sırlar dökülür ortaya. Vaktiyle ilişkiler üzerine çalıştığım zamanlarda mesela, katılımcılar geçen zamanla birlikte içlerini açmaya başlardı, ailevi sıkıntılar, travmalar anlatılırdı. Üzücü şeylerdi, ağlarlardı çoğu zaman, bense dinliyordum, o üzüntüleri içimde hissetmiyordum.

Bireysel olsun, kurumsal olsun, seanslarımda da bol bol sıkıntılar konuşuluyor. Keza unvanım kriz çözücü. Ama pek duygusal reaksiyonlara girmiyorum, hatta dürüst olayım, neredeyse hiç!
Tüm dikkatimle dinliyorum, anlıyorum, özümsüyorum, ama anlatanın öfkesini de hissetmiyorum, heyecanını da. İki durumda da duygusunu biraz yaşamasına zaman ayırıp bir sonraki seviyeye çekiyorum.
Ama şüphe işte! Acaba kavgalı seanslarda müşterim ağlarken ben bu kadar objektif olarak uygun muyum?

Hayatta da böyleyim. Metrobüsteyim, gece seferindeyken üst geçitten atılan bir bira şişesiyle 3 metre önümdeki cam patladığında 2 kişi yaralandı, herkes telaş içinde (otobüslerin sık sık taşlandığı zamanlar) ben ise sakindim. Şişe parçalarına baktım, içilip de atılmış. Adamlar yaralı, ilk yardım bilmiyorum… Neticede ultra sakinim, ortamdaki enerjiden kopuk derecede sakin…
Kız arkadaşım belki bir hatamdan ötürü ya da başka birinin başka birşeylerinden ötürü kızgın, ben yine sakinim.
Bu dinginlik mi duygusuzluk mu bilmiyorum.

Bir yanımsa merak ediyor, 200’den fazla şiirim, 400’den fazla yazım var.
Sadece aşık olmaya aşık olduğum için kendimi bildim bileli birilerine ve birşeylere aşık olmuştum. Hep de canım yanmıştı. Bu sebeplerle sanırım, uzun zaman önce duygusal kimliğimden büyük ölçüde sıyrıldım.
Dolayısıyla bu konuda pek de objektif olamıyorum, fikirlerinizle aydınlatırsanız sevinirim.
Gazeteci dostum Daila Maya, geçen gün süper bir şey paylaştı benimle, onunla da bir hocası paylaşmış: “Duyarlı ol, duygusal olma.”


Bu konuları neden tekrar sorguladım peki?
Malum yeni uydumuz üzerinden yayın alıyoruz ve TV’de de frekans ayarı yapmak gerekiyor.
Televizyonla aram pek yok, hatta geçtiğimiz Ramazan Bayramı tatiline kadar çok uzaktık.
Neyse gece frekans ayarı yaptım ve meğer ne kadar çok kanalımız varmış; bolca satış ve dini yayın kanalları ve bolca bir sürü kanal daha.

Bakınırken birinde durdum; teyzenin biri telefonla bağlanmış, “30 yasin, 1 hatim bağışlıyorum hocam” dedi. Sunucu da yaşlı bir mollaydı sanırım, not alıyordu, “inşallah” dedi. Neymiş bu diye izlemeye başladım. Yarım saat daha sürdü program ama bir daha bağış konusu olmadı, dolayısıyla onu hala anlamış değilim.
Telefonlar geliyor veya mesajlar geliyor, bey amca da bunları cevaplıyordu. Saçma bulduğum sorular da oldu, mesela: “Hocam, eşimle birlikte hacca gideceğiz, ama bir aksilik oldu ve eşim benden birkaç gün sonra gelecek. Bir sorun olur mu?”

Hoş bir cevapta bulundu; “Burada karının yanında kalacak olan var mı, eşini buradan uğurlayacak olan var mı, eşinin kafilesinde ona eşlik edecek var mı, orada onu karşılayabilir misin veya senin yerine onu karşılayacak olan var mı? E bunların hepsi varsa dert edecek bir şey yok, sen elele gitmek istiyorsun. 2 gün sabredeceksin, karınla kutsal topraklarda buluşacaksın…”
Ama esas ilgimi çeken başka yorumları oldu. Bazı sorularda zaman zaman gözleri doluyor gibiydi.
Bir adam mesaj yazmış: “Hocam kızım evden kaçtı, biz de çok kötü durumdayız. Başka şehre yerleşmek istiyoruz, uygun mudur?”
Gittikçe incelen ses tonuyla cevap veriyordu:
“Ben de kız evlat babasıyım, Allah kimseye böyle acı vermesin. Ama neden şehrinizi terk ediyorsunuz? Evden isteğiyle mi kaçmış, kaçırılmış mı? Yasal işlemlere başvurdunuz mu? Şehrinizi terk etmektense kızına ulaşmayı denesen daha güzel olmaz mı? Sağlığı sıhhati yerinde mi, sırtı pek, karnı tok mu? Ben de kız evlat babasıyım, evladımız gözümüz…”
Ağlıyordu da bir yandan. Tüm bunlar 1 dakika bile sürmemişti, mesajı okudu, cevaplıyordu ve birden de ağlamaya başladı.
Bunun gibi birkaç şey daha oldu o kısa yarım saat içinde.
Samimi sözler, arayanın hüznüyle hüzünlenebilmesi…
Bu bey amcayı bilmiyorum, beni etkilemişti, o kadar.
Kendi çevrenize bakın, mutluluğunuzla mutlanan, hüznünüzle yanınızda olanlara özellikle bakın.
Sarılın onlara.

20 Temmuz 2014 Pazar

Gördüğün Sorundan Sorumlusun

Bir gün sabahın erken bir saatinde park kenarında bekliyordum. Kabataş İskelesi'nin yanındaydım, otoparkın hemen arkasında.
Biraz erken gelmiştim ve dolanıyordum.
Asfaltın üzerinde kıvranan birşey gördüm: iki parmak uzunluğunda bir solucan.
Ağaçların gölgesinde duruyordu, ama güneşin hareketine baktım ve solucan en fazla 10 dakika içinde ortada kalacak, güneş tarafından kavrulacak.
Özellikle o günlerde "gözlemcilik" üzerine kafa yoruyordum, kimsenin hiçbir şeyine karışmamalıydım. Solucana da karışmamalıydım, ölümü onun kaderinde.
Ama sonra birşey fark ettim; ölecek, o belli, ama neden?
Toprağa sığınamadığı için ölecekti, güneşe karşı açıkta kalacaktı.
Peki toprağa neden sığınamıyor?
Çünkü benimle aynı familyadan olan bir tür, insan, kendi rahatı için toprağı asfaltla kaplamıştı.

Demek ki başkalarının açtığı bir sorunun çözümü için sorumluluğum var; aldım solucanı ve rahatça yol alabileceği, güneşten uzak bir toprağa koydum.

Ortadoğu'ya barış mı getirdi bu kahramanlığım? Hayır! Somali'deki açlığı mı çözdüm? Hayır! Ülkemizdeki kutuplaşmayı mı giderdim? Hayır!

Ama birşey fark ettim o gün; bir sorun görüyorsan, sorumluluğunu almalısın! Tüm çabalarım da kendimce gördüğüm sorunların çözümüne yönelik çabalıyorum; hukuk sistemi, yönetim sistemi, psikoloji...

Ama kendimden bahsetmek için değil, bir dostumu anlatmak için yazıyorum bu yazıyı.
Kendince bir sorun görüyor, ustaların elinden tutulmayan çıraklar, aktarılmayan beceriler. Oysa kültürümüzde sanat da zanaat de ilim de irfan da usta-çırak ilişkisiyle yürümüş tarihimiz boyunca.
O da bir ufak adım atıyor, usta-çırak ilişkisini tekrar başlatmaya çabalıyor.

2 tane kriter seçiyor kendisiyle yürüyecekler için:
Görüşü ne olursa diğer her türlü görüşe saygı duyacak, tartışabilecek, dinleyebilecek, varlığını kabul edebilecek kişiler olmalı bu ekiptekiler.
İkinci hata ise en büyük hayalim; hata yapma özgürlüğü! Hata yapa yapa öğrenebildiğimizi birilerinin gerçek örneklerle anlatabilmesi gerekiyor.

Efendim, bahsettiğim dost Ömer Ekinci. Güya konuşmacıyım ben, onun yanında solda sıfır kalırım. Girişimcilikte kıyaslamıyorum bile birbirimizi. Hele bir de zengin çevre. Gönlü o kadar zengin olunca çevresi de gayet zengin oluyor insanın.
Bir düğüne 100 kişi toplanmazken onun önderliğindeki iftara 100den fazla kişi katıldık.

12 Yıldız da az önce bahsettiğim projenin ismi. Gençler ilk yıl çıraktı. İkinci yıl yeni bir çırak ekip kuruldu ve eski çıraklar kalfa oldu.
Bu sırada başka illerdeki temsilciliklerin haricinde sanırım yurtdışına da açıldılar.

Ne yapıyorlar?
Çok kötü şeyler yapıyorlar, geleceği değiştirmek için çok kötü şeyler yapıyorlar. Herşeyin başında "insan" olduğumuzu hatırlatan bir bağ kuruyorlar.
Kendinden ziyade toplumu düşünmen gerektiğini fark ettiriyorlar.
Kardeşliğin tekrar doğabileceğine dair ümit aşılıyorlar.
Onlara bir gün kombo bir eğitim vermiştim, sabahtan akşama kadar çeşitli eğitim ve seminer kalemlerimi art arda paylaşmıştım ve o gün tek seferde 30 kadar kardeşim olmuştu. Bu da "abilik" sorumluluğu getiriyor ister istemez.

Bu güzel insanlar işleri büyüttüler, televizyona da çıkmaya başladılar. TRT OKUL'da Gençler Uçuyor diye bir program, cumartesileri 22:20'de yayınlanıyor. Her hafta da yine toplum için ayrı örnek olabilecek birileri çıkıyor programa.

En sevdiğim filmlerden bazılarının yönetmeni, yapımcısı, başrol oyuncusu Aamir Khan'ı davet etmeye niyetli Ömer. Dün düşündüm, çok süper olurdu Aamir gelse bizim topraklara...

Neyse, başkasından bu kadar bahsetmek yeter. Aslında onlardan ne kadar bahsetsem az kalır.
Naçizane önerim onları takip etmeniz, örneklerine göz atmanız. Bakarsınız iş dünyasının gerçekleri arasında sıkışıp kalmış insanlık, başkalarının sorumluluğunu almak ve örnek olmak gibi güdüleriniz canlanır.

Ve belki birgün "gerçekler" değişir, barış gelmeyen yerlere barış yolları bulunur, açlıktan kıvranın ekmek yapması sağlanır, kutuplar kendiliğinden giderilir...
Daha iyi bir dünya için gördüğün sorunun çözümünden sorumlusun. Kalk ve birşey yap!

18 Temmuz 2014 Cuma

Varsın bekletsin

Bekletilmekten çok hoşlanmasam da sorun etmem. Yanımda kitabım vardır okurum veya telefonum üzerinden çalışırım, yapmam gereken birşeyler vardır. Hiç birşey yapamıyorsam da dinlenirim, keyif yaparım beklerken. Boş durmam yani.
Ama eğer randevum çok geç bir saatte (buluşmaya çok az kala) iptal olursa kötü hissederim. Küfret ama zamanımı çalma diye bir sözüm var buna atfen.

Geçen gün ise rahat bir günümdü. Öğlene kadar görüşmelerim vardı, 16:00da SKYPE seansı yapacaktım. Önceki gün bir arkadaş aradı, bir daveti oldu. O davete uymak için uzak bir semte gittim, seansımı orada sakin bir noktada yaptım. Arkadaşı aradım, 17:30'da buluşacaktık, nedir durum diye. 1 saat sonra filanca semtte buluşalım mı dedi. 1 saat beklemediğim bir bir bekleme çıktı, ama tamam. Sorun değil. 1 saat sonrasında o semtteydim ve 1 saat bekledim otobüs durağında beni alması için. Aradığımda telefonu da kapalıydı. 1 saattir orada bekliyordum, öncesinde 1 saat beklemiştim, zaten o semtlerde bulunma sebebim de oydu (yol 1 saat sürmüştü), kafadan yarım günüm heba oldu. Çok kızdım. Umarım değecek bir sebebi vardır.

Ve sonra irkildim. Hissiyatım saygısızlıktı ama "umarım değecek bir sebebi vardır" dediğimde kast ettiğim neydi? Başına bir iş gelse mi kendimi iyi hissedecektim?

Utandım açıkçası kendimden. Varsın saygısızlık etsin arkadaş, unutmuş olsun, ihmal etmiş olsun, ama başına birşey gelmiş olmasın. Bana kendini başka bir vakit affettirir, yeter ki iyi olsun.

Beklenti ve dileklerinize dikkat edin. Farkında olmadan arkadaşınızın, yakınınızın kötülüğünü istemiş olabilirsiniz.

1 saat kadar sonra SMS'im iletildi ve hemen beni aradı. Oruç sebebiyle rahatsızlanmış, şarjı da bittiği için ilgilenememiş hiç. Nerdesin hemen alayım dedi, eve geldim artık dedim. Özür diledi, o kadar. Küs müyüz dedi, yarım gün borçlandın dedim. Yarım senem feda olsun dedi. Bitti. Gönül dahi koymadım.

Arkadaşımın mide rahatsızlığı, içimdeki bir bencille daha karşılaşmama vesile oldu. Siz de kendi bencilinizi tanıyın derim.

28 Haziran 2014 Cumartesi

Ölüm ve Ölmek Farklı

Ölüm ve ölmek arasında fark var. Buna değinmek istedim.
Teşekkür ederim taziye mesajları için, Facebook arkadaşlarım ve takip eden insanlardan onlarca mesaj aldım.
Birkaç şeyi açmak istedim.

Hayat kavramını, varoluşu 5 yaşından beri sorgulayan birisi olarak sanırım ölüme biraz hazırlıklıyım. Keza ölüme yakın deneyimlerim de oldu, daha önce ölümün kıyısında insanlarla da çalışma fırsatım oldu. Ama ölen pek yakınım olmamıştı sanırım.

Nazarımda bir ağacın kurumasıyla bir insanın ölümü arasında da çok fark yoktur, ikisi de candır ve gidiyor... Bu hafta çok yakın bir arkadaşım vefat ettiğinde de beni yıpratan ölümü olmadı. Hatta belki de en kolay şey ölümü oldu; hayatın en doğal eylemi çünkü. İçimden bir dua ettim, yüzüne baktım, uğurladım zihnimde. Daha doktorlar kızın el ve ayaklarını bağlamayı bitirmemişti bile, ben onu uğurladığımda... Kısacası ölüm kolay.

Ama ölmek, ölümden farklıdır ya da farklıymış mı demeli!
Nasıl öldüğümü hep umursamışımdır ve ölmek üzerine iki korkum oldu sadece; evde- bir yerlerde yalnız başına ölmek bir korkumdu, kazara birinin ölüsüyle karşılaşmak ikinci korkumdu. Dostum korktuğum şekilde ölmüştü; evinde, yalnız başına ve kazara ortaya çıkıyor, bulan bendim!

Detaylara gerek yok, zaten 50 kez ifade verdim sanırım, ailesi ve dostlarına anlattıklarımı sayamadım bile...
Bir gün öncesinden ben ilgilenmiştim, gece ışıkları kapatan bendim, anahtarı alıp çıkan bendim, ertesi gün nasıl oldun diye evine giden bendim, baygın sandığım vücuduyla karşılaşan da bendim, ölümüyle ilgili ilk tanık da bendim, her sorunun muhatabı da bendim.

Doktorlar bana sordu, polis bana sordu, arkadaşları bana sordu, ailesi bana sordu, savcı da bana soracak sanırım. Peki ben kime soracağım?

Yas tutmuyorum sanırım. Canım sıkıldığında aradığım ilk birkaç kişiden biriydi, onun canı sıkıldığında aradığı ilk birkaç kişiden biri de bendim. Telefonu hala sık arananlarda duruyor. Herşeyi abartırdı, bunu da abartıp bir hafta sonra toprağın altından "Sıkıldım ben ya, çıkıyorum" diyerek gelebilir belki...

Lafı daha fazla uzatmaya gerek yok.
Trafik kazası kavramıyla kendi sürdüğüm arabada tanışmıştım, yalnız başımaydım, sağdaki yan kapı, yan kapım olmuştu.
Trafik kontrolü kavramıyla yine bizzat direksiyonda olduğum bir akşam tanışmıştım, ben kontrol edildim, promilmetre 0,51 çıkmıştı, 0.01lik farktan ötürü ehliyetime el konulmuştu.
Ölmekle ilk tanışmamı da böyle düşünebilirim sanırım.

Taziye mesajlarınız için teşekkür ederim; ama benim derdim ölümle değil.
İşine aşık birisi olarak seanslarıma sarılıyorum. Duygularımdan 1 saatliğine sıyrılıp da seans yapıp, sonunda müşterimin gözlerindeki veya sesindeki parıltı ile enerjimi topluyorum. Seans bitince yine bir burukluk... Polisin dediğine göre ortalama 6 ay falan böyle gidermiş.

Peki ya toprağın altına giden...

Sağlığınızın da kıymetini bilin, öz değerinizin de. Sıkıntılarınızı içine atmak yerine her pahasına muhatabıyla konuşun derim.
Değilse bir gün o kalp o sıkıntılara boyun eğiyor.
Derin bir nefes alın ve o nefese şükredin.
Selamlar.

26 Mayıs 2014 Pazartesi

Ayma Kandili

Daha önce bahsetmiş miydim emin değilim elif hep vurmuştur beni.
Biçimi kılıç gibi diye düşünmüştüm, kılıç yaptığım tek spor.
Biçimi kılıç yarası gibi…
“Bilmez idim, aşk ne uzun hece imiş” dediğinde Yunus Emre, gözümde sadece elif harfi canlanır, benim için aşktır elif.
Tınısı fa notasında sanırım, yüreğimi okşar hep.
En sevdiğim insanların çoğu Elif adında.
Bir sürü şey sayabilirim.

Hafız bir arkadaşım bunun sebebinin açık olduğunu söylemişti. “Sen adem için çalışıyorsun. Adem, elif, dal ve mim ile yazılır. İsyansever birisin hem de aydınlanmaya çalışıyorsun elif diktir, kıyamdadır. Rûku eden dal’dır, secdeye başını koyan ise mim.”
Yaşam biçimimle anlatmıştı elif sevdamı.
Yüksekliği de seviyorum, yüceliği de. İnsanın uyanması için çalışıyorum, önce kendimi uyandırmaya çalışarak.
Dün Miraç Kandiliydi. Açıkçası çok aram olmuyor dini vakitlerle, bana gelen mesajlardan görüyorum. Ama Miraç etkiledi beni, oturup biraz araştırdım ve daha da etkilendim. Büyüklerimizin anlatılanlardan ötesi varmış… 
Özetle iki mesaj yakaladım. Birincisi; insan kişisi yükselmeye nazır, yeter ki hazır olsun. Yücelmek hepimize mümkün.
İkincisi; Miraç’tan Kuran’da bahsedilmiyor, demek ki hayatta da henüz görmediğimiz, duymadığımız, göz ardı ettiğimiz, akıl etmediğimiz, bilmediğimiz, yok saydığımız bir sürü mesaj, bir sürü öğüt saklı olabilir.
En sevdiğim hadislerden biri geldi aklıma; "Görmesini bilene, her yerde ayet vardır"
Geçmiş Miraç Kandiliniz mübarek olsun.
Tez zamanda aymanız, aymamız dileğiyle…

20 Mayıs 2014 Salı

Tevekkül İzni

Umut bir güçtür, en büyük zorluklarda bile bir adım daha atabilme gücüdür.
Elim sınavlardan geçtiğimiz şu günlerde ise umut daha da önplana çıkmıyor mu?
Bir facia yaşadık ve yüzlerce kardeşimiz öldü, binlerce eve ateş düştü.
Ama daha bu olaylar durulmamışken, aynı zor şartlardaki başka bir kaza yuvasına 4000 iş başvurusu yapılıyor, Zonguldak maden işçilerinden bahsediyorum.
Başvuran gençlerden biri, haberlerde “Kader” diyor; “Kaderimizde ölmek varsa, ölürüz…”
Nasıl bir kanıksama… Muazzam bir teslimiyet mi yoksa korkak bir boyun eğiş mi?
Herkes madenlerdeki otomasyon sistemlerinden bahsediyor. Gaz maskesinin filtre maliyetini tasarruf etmek isteyen bir yönetim, o otomasyon sistemini de işçinin sağlığı için değil, maliyet düşürücü veya kâr artırıcı olduğu zaman kullanır. Demek ki o makineleri işletmek saati 5 Lira’dan çok daha maliyetli.
Ayrıca zaten otomatize sistemlerde işçi sayısı düşürülür ve bu da istihdam yaratmamış başka bir yönetimin daha da zorlanması demektir.
Peki… Yönetimler ve kaderler arasında sıkışmak tek yol mu?
Soruyorum bazen, kariyerin için ne yaptın diye. KPSS’ye hazırlanmış ve sınav tarihini bekliyor. Ya da puanını almış, atamasını bekliyor. Veya atamasını da almış, gidiyor-geliyor.
Bir vizyon için ne yapıyorsun diye sorduğumda boş gözlerle bakıyor 10 kişiden 9’u.
Geçen gün bir kolej kurucusuyla tanıştım ve çok etkilendim. Süper bir vizyonu var, idealist ve bu idealler üzerine öğretmenlerini seçiyor, müfredatını geliştiriyor, projeler tasarlıyor.
Öğretmen bir yakınımla sohbet ediyorduk, ona çıtlattım. Böyle bir okulda, böyle bir liderle çalışmak ister miydin, tanıştırayım mı diye.
“İhtiyacım yok ki, atamamı aldım” dedi, kötü bir okulda, kötü bir müdürle beraber, ama sonuçta ATANMIŞ bir öğretmen. Sanırım birkaç saat önceki sohbetimizde hayıflandığı, dert yandığı okul, aslında iyi bir yerdi.
“Bir öğretmen için en iyi şey atanmış olması Mustafa” dedi, gururla ve kendini şanslı hisseden bir edayla.
Gülümsedim, sustum.
KPSS, Kamuyu Personelleştirerek Sahiplenme Sistemi.
İlk kez bir kongrede konuşmacıyken kullanmıştım bu tabirimi, ayakta alkışlamışlardı. Umarım o anki duygularını korurlar ve gün gelince KPSS yoluna girmezler.
Peki ya gençlik?
Atatürk’ün umudunu halâ omuzlarında taşıyor mu bu Facebook şövalyeleri?
23 Nisan’da neşe doluyoruz, 19 Mayıs’ta kükrüyoruz, 30 Ağustos’ta yeri göğü inletiyorken, 29 Ekim’de bekçisiyiz, 10 Kasım’da ise “İzindeyiz” diyoruz. Diyor da diyoruz, ama ya icraat?
Daha önce bahsetmişimdir belki, birgün yeni biriyle tanıştım. Sohbet ederken konu işe geldi. X firmasında Y pozisyonunda çalışıyormuş, orta düzey yönetici. Kitabı var yayınlanmış, elit bir eğitimden geçmiş. Sordum, “X firmasında çalışmadım ama pek büyüksünüz dedim. Duyduğuma göre senin bile başına bir şey gelse, sistem sizi yedekliyormuş ve kendi içinde delegasyon yapıyormuş, yokluğunu aratmıyor, herşeye devam edebiliyormuş.
Gülümsedi, göğsü kabararak “Mustafa biz kurumsallıkta dünya deviyiz” dedi. Peki merak ediyorum dedim, “varlığınla yokluğun çok bir şey değiştirmiyorsa, oradan ne alıyorsun, orada ne buluyorsun?” diye sordum. Düşündü. CV’sini gözden geçirmesi gerektiğini söyledi. Muhtemelen hala orada çalışıyordur, yapmamıştır, ama muhabbet kabaca böyleydi.
Aynı firmadan başka bir arkadaşım ise üretim müdürü olarak çalışırken, global merkezden bir değişim yazısı geliyor; üretim parkurunda bazı makine değişiklikleri olacak.
Arkadaş da kendi amirine bir raporla karşı çıkıyor, “şu makineler yerine şu makinelerin alınması halinde şöyle bir maliyet tasarrufu sağlandığı gibi şöyle de bir kapasite artışımız olacak.” Aldığı cevap Sen İşine Bak.
Herkesin can attığı bir firmada fikrini ortaya koyamıyorsa, ne işi var diye düşünmüş. Çıkmış ve şimdi daha büyük bir firmada daha da güzel icraatler yapıyor.
Çünkü olay katma değer olayı.
Katma değerinizi ortaya koyamadığınız yerde, üretme duygusu da çıkmaz ve derinlerde “işe yaramazlık” duygusu doğurur, tatminsizlik de başlar.
Ve gün gelir, gerçekten de işe yaramazsınız.
Oysa silkelenseniz, en iyi olduğunuz şeylerin üzerine gitseniz, herşeye rağmen yürüseniz, gurur da onur da kendiliğinden gelecektir.
Mesela şu sıralar Ödül Hukuku üzerine çalışıyorum. Konuştuğum hukuk uzmanları karşı çıktı, dalga geçtiği için “bunda iş var” dedim ve şu an hoş bir noktaya taşıdım. Umarım çok geçmeden paylaşabileceğim.
Yıllar yıllar önce psikoloji demiştim, gülmüşlerdi. Bugün en büyük ihtiyaç değil mi?
Koçluk dedim, yine güldüler, bugün Milyar Liralık bir piyasa söz konusu.
İnovasyonu ilk andığımda kimse bakmaz dediler, biraz haklı çıktılar. Bakılıyor sadece, icraatler soru işaretli.
Ama yol gidenin, kılıç kuşananın.
Kabuklardan sıyrılmadığınız sürece dünle bugün aynı kalır, haliyle yarın da.
Peki sen, dününle aynı bir yarın mı istersin, daha güçlü, daha iyi, daha geniş, daha derin, daha faydalı bir yarın mı?
“Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır.”
Görevin ne, bu hayattaki görevin ne?
Bunu içinde bulunduğun ortamda en iyi nasıl yapabilirsin?
Tevekkülü elinden gelenleri yaptıktan sonra yaşayabilirsin.
Haydi kalk, sırada icraat!

16 Mayıs 2014 Cuma

Neden Kaptanlar Gemiyi En Son Terk Eder?

Komşusu açken tok yatmayan bir soyun devamıyken, hangi ara pişkinleştik?
Görmezden gelmeye çalışsam da kötü bir basın açıklaması gördüm bugün; malumunuz Soma Faciası.
Kızgınlığım sebebiyle maksadı aşan bir şey yazmaktan çekiniyorum. Sadece birşey beni ürküttü: insanlık!

Yaşam odaları zorunluluğu üzerine konuşulurken bir soru soruluyor; "Madem odalar yoktu, nasıl o insanları aşağı yolladınız?"
Muhatap ise yanındaki yöneticisine döndü ve ona sordu; "Böyle bir şey kanunda var mı? Ben bilmiyorum, sen biliyor musun?"
Beden dili, ses tonu, mimikleri gayet açıktı; "ben sorumluluk kabul etmiyorum". Senin yanındaki insanın sorumluluğunu almanı askerde bile öğretmediler mi diye merak ediyorum, henüz askere gitmemiş biri olarak. Hele ki sen onların işvereniysen...

Daha iyi bir yarın istiyorsanız, içinde bulunduğunuz düzenin sorumluluğunu almanız gerekiyor, bunu neredeyse her öğretide söylerler.
Komşumun başına birşey geldiğinde, mahallemde bir sorun olduğunda, şehrimde yapılması gereken birşeyler gördüğümde, ülkem için birşey istediğimde ve gezegenimde... Üzerimde bir sorumluluk görüyor ve "daha çok çalışmalısın Mustafa" diyorum sırf bu yüzden.

Ve şükür ki sadece ben değilim böyle düşünen. İçinde bulunduğu ortamın sorumluluğunu alan milyonlarca olmasa da bolca güzel insan da var.

Çok sevdiğim bir abim var; Suat Gözelekli. İş ortamlarından tanıştığım birisi ve personeliyle yakınlığını görünce, hizmetlerindeki kalite ve özeninin sırrını görebilmiştim. Aslına bakarsanız bu konuyu da başka bir yazı için taslakta tutuyordum, ama işte basın bültenini izlerken birden aklıma geldi.
Suat Abi'nin ofisinde geçenlerde vahim bir durum olmuş.
Ofise geldiğinde kapısı açık ve üzerinde polis bandı: Olay Yeri! İçeriden polis telsizleri sesleri geliyor. Haliyle telaşa kapılmış, “bizim çocuklara bir şey mi oldu?”
Polis bandından yavaşça sokulmuş ofisine, telsizin bulunduğu salona kadar kimse yok. Ama sonra salona bakmış, toplantı salonuna kafasını iliştirince şok: 1 Nisan!
O bana bunu anlattığında, "bizimkiler aklımı başımdan aldı" diyordu.
Benim ilgimi çeken ise onun işini, iş yerini değil, "bizim çocukları" düşünüyor olması.

Varlığın için teşekkürler Suat Abi ve Suat Abi gibi güzel insanlar!
Fotoğrafın üzerine tıklayarak sağ üstte Suat Abi'nin sorumlu hissetmenin verdiği korku dolu bakışını ve ona şaka yapan Empati Tasarım ekibini görebilirsiniz.

Karanlığında gözünü kapatanların nur içinde uyanmaları dileğiyle...

Ha bu arada: Neden bir geminin en son kaptanı gemiden ayrılır? Tayfanın sorumluluğu sırtında olduğu için!

12 Mayıs 2014 Pazartesi

Kefal Vefalı Bir Öykünün Ürünü

Van’ın inci kefalini biliyor musunuz?
Bugünlerde üreme için göç mevsimi başladı. Haberlerde görebilirsiniz.
Akıntının tersine yüzerler, bazen de zıplamak zorunda kalırlar. Bu sebeple de ilginç bir görüntü oluştururlar.
Açıkçası haklarında çok fazla bilgim yok.
Hoş bir görüntüleri var, lezzetlilermiş, Van’ın sembollerinden birisi ve çok nadide bir balık türü.
Ayrıca…
Bu balık bir macera öyküsüne sahip. Uyuyan güzel inci kefaliyse, bir de prensi var: Su Ürünleri Fakültesi’nden Mustafa Sarı’nın 20 yılı bulan macerası sayesinde o balıklar bugünü görebiliyor. Ve bence balıklardan ötesi söz konusu.

Kaçak avcılık sebebiyle, bu balıklar zamanında nesli tükenme noktasına gelmiş.
Mustafa Sarı da araştırmış, yöre halkını bilgilendirmeye çalışmış, olmamış. Ufak başarıları olduğu sırada başka zirai engeller çıkmış, bilinçlendirme çalışmalarını büyütmüş, yetmemiş. Geceli gündüzlü çalışmış. Halktan, valilikten, üniversiteden çeşitli baskılar almış: “Başımıza iş çıkarma” diye.
Öyküsünü anlattığı konuşmalar oluyor, eğer görürseniz bir etkinlikte, mutlaka dinleyin. Akademik hayatın zorluklarından başımıza iş çıkarmaya, kendi yaptığı hatalardan nasıl önder olunabileceğine kadar neşeli bir anlatım.
Ve daha bir sürü şey: tanışılması gereken biri Prof. Dr. Mustafa Sarı.
Bir gün akademisyenlerle pek anlaşamadığımı düşünüyordum. Sonra bir sene öncesinde dinlediğim bir bey aklıma geldi, araştırdım adını Mustafa Sarı’ydı. Kafamdaki akademisyen tipolojisinden çok farklıydı, içimden ona teşekkür etmiştim.

Ertesi gün bir zirveye davetliydim. Koltuğuma oturduğumda fark ettim ki konuşmacılardan birisi Mustafa Sarı. Heyecanlanmıştım, 2 kelime olsun konuşmak istedim. Ama ilk ara öğle yemeği molasıydı. Konuşmacı ve eğitmenleri bu gibi aralarda serbest bırakma taraftarı olduğum için sonra giderim dedim. Ama yemeğe davet edildim, iştirak ettim ve masaya oturduğumda Mustafa Hoca ile yan yanaydım. Bir önceki sene onu dinlediğimde çok beğenmiştim, yanına oturunca hayran kaldım.
Van’ın inci kefalinden zirve yemeği ne alaka?
Az önce bir kanalda haberde gördüm kefalleri. Mustafa Hoca’nın eseri diye bakayım istedim ve haber sonunda mikrofon ondaydı. Ne güzel bir gurur olsa gerek.
Ama yöre halkı ya da genel kültürden konuşan bir vatandaşmış gibiydi. Herhangi bir takdim yoktu: ne unvanı ne görev aldığı STK ne bu balıklar için emekleri… Mükemmel bir geçmiş söz konusuydu ama hiçbir şeye değinilmemişti, adı bile geçmiyordu.
Ben de çok şey araştırıyorum, Mustafa Hocam kadar olmasa da elimden geldiğince psikoloji bilimine araştırma ve deney sonuçlarımı sağlıyorum; ama bilinmiyorum.
İrili ufaklı birçok projenin çıkmazdan kurtulmasını sağlıyor, ülkeme para kazandırıyor, tasarruf ettiriyorum. Krize girmiş yönetimleri ayağa kaldırıyorum. Gizlilik gereği bilinmiyorum.
Daha iyi bir dünya için çalışıyorum ama bilinmiyorum.
Ama Mustafa Hoca bilinsin istiyorum.
O sebeple çam sakızı çoban armağanı ben bahsedeyim istedim.
Daha çok çalışmamız ve daha güzel amaçlar için çalışmamız için çok güzel bir rol modelsin.
Mustafa Sarı, varlığın için teşekkürler hocam.

22 Mart 2014 Cumartesi

Artık bambaşka işler yapıyorum :)

Danışanlarımın yorumlarından yola çıkarak diyebilirim ki klasik bir kişilik de değilim, klasik bir koç da değilim.
Bugüne kadarki çalışmalarımın bir kısmını paylaştığım mustep.com yayınına devam ediyor, ayrıca blogumu da oraya taşıdım.

Üzerine yoğunlaştığım çalışmalarımı ise yine nasildahaiyiyaparim.com linkinde paylaşıyorum. Peki artık ne yapıyorum? Kriz çözücülük. Kendi geliştirdiğim koçluk tekniklerimi, örgütsel psikoloji ve yepyeni bazı tekniklerle harmanladım.

İçinden çıkılamayan sorunlar, sık tekrar eden sorunlar, çözülemeyeceğine inanılan sorunlara yönelik anjiyo yaparcasına çözüm getiriyoruz karar alıcılarla birlikte. Yönetmelik, kanunlar, çeşitli mantıklı ya da mantıksız kısıtlar sebebiyle imkansız engellerle karşılaşıyorsak, by-pass modeli geliştiriyoruz. Dolayısıyla kurumsal kardiyoloji sizi çözüme ulaştırıyor.

Önünüzde bir sorun varsa, hele ki çöpe atacak zamanınız da paranız yoksa, klişe yollara başvurarak savurmak istemezsiniz değil mi? Kurumsal kardiyoloji, size sıkıntınızın en derinini çözmeniz için fırsat veriyor.

Bu sayede 2014 yılbaşından bu yana milyonlarca liralık tasarruf sağladık irili ufaklı firmalara... Eğer sorununuz teknik bir detay gerektiriyorsa diye önden hazırlıklıyım; konusunda en uzman insanlara yönlendiriyorum sizi.

E bu zihin sizi inovasyona yönelttiğine göre; innomind.

Bugüne kadarki çalışmalarımı ve güncel blogumu da kişisel gelişim meraklılarına örnek olması için, kaynak olması için hala yayınlıyorum: mustep.com üzerinden okuyabilirsiniz.

innomind

23 Şubat 2014 Pazar

Deneyimsizlik üzerine

Deneyim bir işi yapmanız ve yapmamanız ve yapamamanız konusunda ipuçları verir. Peki ya deneyimsiz olduğunuz bir alanda icraat düşünüyorsanız? Aktivist Dergi'nin son sayısında bu konuya değindim. Keyifli okumalar diliyorum: http://www.aktivistdergi.com/4/#36 Bu arada Aktivist Dergi yine çok güzel bir içerik sunuyor. Tüm dergiyi ücretsiz okuyabilirsiniz.

8 Şubat 2014 Cumartesi

Yeni Rotam: Kriz Yönetimi

Dolu dolu beş yıl geçti… Bir süredir blogumu ve web sitemi ve benzeri dijital hesaplarımı ihmal ettiğimin farkındayım. Koçluk üzerine olan işimi bir bakıma bıraktım, bir bakıma büyüttüm, adını siz koyun. Bireysel koçluk konusunda uygulamalarım zaten global pazarda da bilinmeye başlamıştı. “Nasıl daha iyi yaparım?” felsefesinden gidersek, artık eskisi kadar tatmin olmamaya başlamıştım. Daha zor ve daha içinden çıkılamayan vakalara yoğunlaştıkça kısa birkaç güzel kavşağa denk geldim. Fırsat Yönetimi sizi risklerden korur ve krizlerden avantaj yakalamanızı sağlar Mesela nöropsikoloji konusundaki çalışmalarımın akademik bir altyapıya ihtiyacı var artık. O sebeple eğitim almak için bu işin anavatanı Almanya ile iletişime geçtiğimde güzel bir üniversite orada görev yürütmem için davette bulundu. Birçok kişinin öğrenci olabilmek için güzel CV’ler sunduğu European Schools Of Economics, İstanbul kampüsünü açacak yakın zamanda. Ve siz müstakbel öğretim görevlilerinden birinin blogunu okuyorsunuz şu an. (Tanrılar Okulu isimli kült kitapta bu okuldan sık sık bahsediliyor, zaten kitap bu çokuluslu üniversitenin kuruluş öyküsünü anlatıyor) Bu güzel gelişmelerin eşliğinde şans, tesadüf, kader… Bazı fırsatlar çıktı karşıma ve kenarda duran, bir türlü yeterince yoğunlaşamadığım bir konuya yönelik sinyaller aldım: fırsat yönetimi; kriz yönetiminden çok daha fazlası.
Bildiğiniz gibi mustep gelişim hizmetleri adıyla hizmet veriyordum. Ama artık innomind oldu namım, ajans şeklinde hizmet veriyorum. Çünkü...
Artık bireysel seanslarla ilgilenmiyorum diyebilirim. Konusunda uzman arkadaşlarıma yönlendiriyorum böylesi talepler olduğunda. Ama konu krizse, başka bir koç veya danışman kolay kolay altından kalkamayacaksa, işte orası benim vatanım! Eski ilgi alanım örgütsel psikoloji, kendi geliştirdiğim koçluk teknikleri ve yine kendi geliştirdiğim zihin haritalama becerilerinin harmanlandığı koçluk seansları düşünün. Normal koçluk seanslarından biraz daha uzun ve çok daha zorlu geçen bu seanslarda ne oluyor peki? Müşterilerimin ortak görüşü: birlikte mucizeler yarattığımız! “Kök neden analizi” diye bir şey var. Mühendislerin kullandığı bir tanımdır genelde ve sorunları analiz etmeye yönelik kullanıyorlar. Ben ise en derindeki nedenleri ortaya çıkarmalarına yardımcı oluyorum. Böylece etkisi daha yoğun sebepler ortaya çıkıyor ve enteresandır, bunları çözmesi daha kolay, daha düşük maliyetli, hatta ücretsiz diyebiliriz. Dolayısıyla buradan çıkıyor ki, müşterilerim onlara para kazandırdığımı düşünüyorlar! Tabi bu faydalar ne sağlıyor? Daha yararlı bir vatandaş olmamı! Bu yüzden bana bu onuru yaşamama vesile oldukları için onlara ve krizlerine çok derin teşekkür ediyorum! Ne tür krizler, ne tip çalışmalar… Detayları merak ederseniz yeni web siteme bekliyorum. Artık innomind ile karşılaşacaksınız! Ajans gibi çalışıyorum; hukuktan finansa, alanında uzman ortaklarımla yürüyorum.

8 Aralık 2013 Pazar

Hey AIESEC!!!

Teşekkürler AIESEC...
AIESEC, 1954'te kurulmuş bir öğrenci kulübü. Kendi öğrenciliğimde duyuyordum ama katılmamıştım hiçbir etkinliğine.
Haziran'ın sonlarıydı sanırım, bu yaz AIESEC İstanbul Şubesi bana ulaşmıştı ve bir seminer vermiştim. 30 kadar pırıl pırıl genç vardı.
İnovasyon kavramıyla henüz tanışmamışlardı, biz de o an yaratıcılık ve yenilikçilik üzerine değiştirmiştik tüm kurguyu.

Dün ise Antalya'daydım. AIESEC Türkiye'nin ATEMKO Zirvesi'ndeydim. (AIESEC Türkiye Eğitim ve Movitasyon Kongresi)
550-600 kişi vardı toplamda. Mevcut AIESECER'lar, aday üyeler...
Uçaktan indik, otele vardık derken gece olmuştu. Saat gece olmuş, günlük koşturmanın yorgunluğundaydık, ama önümüze çıkan AIESEClinin gözleri enerji saçıyordu.
Sabah oldu ve bizim gündem başladı.
Açıkçası bir merak salmıştı beni...
Haddini Bil diye bir konsept hazırlamıştım, daha ilerisi için birşeyler düşünen, birşeyler yapmak isteyen herkese, birileri haddini bilmeyi öğretmeye çalışır ya. Ukalalık yapmamak, eski köylere yeni adetler getirmemek...
Bunun hakkında konuşacaktım, koçluk yapacaktım gelen sorulara göre ve biraz da motivasyon sıkmıştım içeriğime.
Ama onlardaki motivasyonu görünce, konuşmak için mikrofonu aldığımda söyledim: "Siz çıkın buraya da bana, bize (diğer büyükleri) motivasyon hakkında seminer verin!"

Neredeyse elle tutulabilecek kadar yoğun bir enerjileri var, coşkuları var bu arkadaşların.
Çeşitli network pazarlama toplantılarına da katılmıştım çocukken olsun, gençken olsun, hele şimdi gidip gözlemem için... Orada motivasyon patlaması görüyordum, ancak gaz gibi geliyordu. Burada ise bir akacak yön arayan bir coşku var.
Ayrıca değişimleri görüyordum. Biliyorsunuz, beden dili konusunda çok başarılı kabul edilirim. Dans eden gençlere bakıyorum, kıyafetleri, beden tipleri, gülümseme stilleri ve dans edişleri... Öyle disko ortamı falan yoktu. Hoparlörlerden müzik geliyor ve kimisi grup kimisi tek başına dans ediyorlardı. Kültürel, psikolojik gelişimleri o kadar açıktı ki bazı arkadaşların... Muhtemelen 1 ay öncesinde utana sıkıla birileriyle konuşabilecek tipler vardı. Oysa önümde yanındaki kişiyle tanışalı 5 dakika olmamış ve samimiyet enerjisini hissedebilirdiniz.

Sohbetimi beğenmişler. Dürüst olayım, korkmuştum. Liderlik hakkında hiç konuşmadım, öyle bir sunum daha önce yapmamıştım. Sıkıcı mı olurum diye çekiniyordum.
Ben kürsüden indiğim gibi bal gören arı misali yanıma üşüştüler. Çok onur duymuştum sorular karşısında. Süper yaklaşımlar, süper sorular... Zaman olsaydı belki 6 saat daha konuşurdum ve anladığım kadarıyla 6 saat daha dinlerlerdi.

Neden beni beğendiklerini merak ettim. Ukala herifin tekiyim. Ama bir arkadaşın yorumu cevap olmuştu.
"Sunumunuz kaliteli bir akışta hazırlanmış, bu hoş. Ama Mustafa Abi, artık herkes kaliteli sunum çıkarabiliyor. Bu çok da önemli birşey değil bizim için. Sen ama çok samimiydin de... Bu işte benim çok hoşuma gitti. Sohbet ediyordun bizimle, rahattın, rahatlattın..."

Bir başka gurur anı yaşadım; "sözlerinizden anladığım kadarıyla sevgilimiz de ailemiz de iş hayallerimiz de okulumuz da... Hepsinde aslında benzer şeyler varmış".
Bunu vurgulamamıştım ama örneklerimdeki kurgunun bu mesajı vermiş olması çok hoşuma gitti.

Aradığımız şey samimiyet işte. İş hayatında da, aşk hayatında da, konferanslarda da... Her yerde aynı.

Sizden çok şey öğrendim, umuyorum ki size de bazı tohumlar atabildim.

Beni de bir AIESEC Partner kabul ettiğiniz için teşekkür ederim.

Ayrıca iki de teşekkürüm var.
Rahatsızlığına rağmen benimle görüşmek için gelen Mine Sema Ok... Seni seviyorum. İstanbul'a dönmeni dört gözle bekliyorum :)


Ve beni dinlemeye gelen Sibel Kayapınar. Yüzü güzel, kendi güzel, bahtı güzel, çünkü ruhu güzel.
Koçluk konusunda mentorluğunu yapıyorum ve onun duruşundan da çok şey öğreniyorum.
İyi ki varsın, o gün o anları benimle paylaştığın için teşekkür ederim. (Ayrıca sizinle de paylaşmama vesile oldu, fotoğraflar Sibel'den)


30 Kasım 2013 Cumartesi

Etik Esnaflık

Esnafın biri el yelpazesi satıyormuş. "Sen kullan, torunun kullansın, torununun torunu kullansın" diye bağırıyormuş.
Adamın biri de dinleyip almış bir tane.
Hava sıcak,  açmış yelpazeyi, sallamış. Cart! Yelpaze o an yırtılmış.
Koşmuş, gitmiş satıcının yanına.
"Hani ben kullanacaktım, torunum kullanacaktı, torunumun torunu kullanacaktı? Bak, bir salladım, yırtıldı." diye çıkışmış.
Satıcı sormuş,  "nasıl yaptın,  göster hele?"
Adam göstermiş,  açmış yelpazeyi,
sallamış.
Satıcı uyarmış. "Hayır! Öyle yaparsan yırtılır tabi! Yelpazeyi açacaksın, kendi başını sallayacaksın" diye göstermiş.
Üsküdar sahilde balık ekmek aldım,  tezgahtar da "balık ekmek alana içecek hediyemiz, kola, fanta, ayran?" dedi. Canım istemedi hiç birşey, almadım.
Bir AVM'yi gezerken yanımdaki arkadaş donut mağazasının vitrinine takıldı.
Yiyelim mi diye önerdim, maksat ağız tatlandırmak.
Birer tane istedik ve yerimize
geçerken kasadaki görevli "şu an 2 numaralı menüyü seçtiniz. 2 donut ve bir kahveniz var yani. Kahveniz nasıl olsun?" diye sordu heyecanlı bir şekilde.
O an anladım ne olduğunu ama ne olacağını merak edip sessizce izledim.
Yanındaki arkadaş "aa ne güzel" dedi. "Madem öyle bir latte alalım" dedi ve hesabı ödedim, 12,50 lira.
Herşey normal, değil mi?
2 numaralı menüye göre donutlar 6,25.
Oysa fiyat tablosunda 3,75 yazıyordu ve kahveler de 5 lira
yazıyordu.
Yani siz 2 donut alsaniz 7,50 ödeyeceksiniz, ama menü diye kahve de sunarlarsa 12,50 lira borçlusunuz.
Ödediğinizi saymazsak, kahve bedava!
Yasal mı? Evet.
Etik mi? Hayır.
Satış artırıyor mu? Kısa vadede evet ama uzun vadede hayır. Çünkü müşteri sadakati olur mu böyle bir vur kaç perspektifinde? Kibarca kaldırılan bir müşteri ne tekrar gelir ne de başkasını yönlendirir!
Etik ticaret pahalı değil,  imkânsız hi
değil.
Prensipleriniz üzerinden hareket edeceksiniz, tek sihir bu. Böylece de müşteri memnuniyeti ve referans satışlar katlanarak artar...
Ufak bir örnek vereyim konu da buraya gelmişken.
Geçen hafta bir övgü aldım. Çocuğuyla koçluk çalışmamızdan memnuniyetini söylüyordu bir müşterim. Benden çocuğuyla ilgili ilk destek istediğinde ben hemen kabul etmemiştim.
Ailelerin bu anlarda benden çocuğunun hayatıyla ilgili ispiyonculuk yapmamı istediklerini,
onun da böyle bir talebi oluyorsa kabul edemeyeceğimi söylemiştim. 
Konu ders başarısı ise, yine bu konuda uzman olmadığımı, dilerse başka bir arkadaşıma yönlendirebileceğimi söylemiştim. Konu psikolojisi ise yardımcı olabileceğimi söylemiştim. Ama bunun için de ödeme yapmasından önce kızıyla biraz sohbet edip birbirimizle anlaşabilecek miyiz bakalım diye önermiştim.
Bu yaşta bu kadar prensibe sahip olmam, bana duyduğu güveni artırmış. Üzerine de kısacık zamanda çok yol katetmemiz de güveni,
değeri perçinlemiş.
Şimdi başkaları da faydalansın diye benim elimin gidemediği bir networke sokacak beni.
Ne oldu? İlk adımlarda ben belki müşterimi kaybediyordum. Ama şimdi çok daha ötesini kazanmış oldum.
Sizin prensipleriniz neler peki?
Müşterilerinize daha çok değer sunabilmenize fayda doğuruyor mu?
Gerektiğinde geri adım atmanızı sağlıyor mu?
Bu konularda daha yazılabilecek çok şey var. Belki yine değinirim.

13 Kasım 2013 Çarşamba

Etrafınızdaki Güzellikler

Eski fotoğraflarımı karıştırırken şunu gördüm. Bakalım siz ne göreceksiniz? Metrodaydım, yorgundum ve aşağıya bakıyordum.

Manzaramı sizinle paylaştım. Siz de görebildiniz mi? Henüz göremediyseniz ufak bir tüyo daha; yakınlaştırıyorum ve “Gülümse Mustafa” mesajını paylaşayım.

“Görmesini bilene, her yerde ayet vardır” diye bir hadis duymuştum.
Görmesini bilene her yerde gülümsetici bir an vardır, her yerde bir güzellik.
Güzellik deyince…
Evimde gece mum ışığında duruyordum. O sırada hamamböceğimin antenlerine ilişti gözlerim, sonra tüm böceğe.
Hareketleri, ahengi, rengi… Kötü kokan dışkısını saymazsak, her şeyiyle ayrı bir güzel, ayrı bir gizem, ayrı bir mucize! Düşünürken bile içim titriyor!
Hayat, akan bir nehir gibi! Güzel mi değil mi, hayır mı şer mi? Bakan kişiye, bize kalmış!
Tıpkı bu görsel gibi…


(Schrodinger’in Kedisi yaşıyor/ölü)

Din artık dile pelesenk olmuş. Ben de ufak bir kıssa paylaşayım da modaya uyayım.
Muhammed Peygamber, dostlarıyla yürüyormuş. Yol kenarında bir köpek ölüsü görmüşler. Herkes “ne iğrenç”, “çok kötü kokuyor” vs derken, Muhammed “dişleri ne güzel yaratılmış” demiş!
Etrafınızdaki, hayatınızdaki güzellikleri görebiliyor musunuz?

12 Kasım 2013 Salı

Çocuğunuz Her Haliyle Kabul Edilebilir Mi?

Geçtiğimiz günlerde bir etkinlikteydim, Güler Pınarbaşı’yı dinledim. Hipnoz terapisi üzerine, kendisiyle bir deneyimimi blogumda paylaşmıştım. (http://mustep.blogspot.com/2012/05/hipnoza-yatannz-oldu-mu.html)
Bu etkinlikte ise kısa bir çalışma sayesinde para ile ilk tanışmamızı gösterdi ve bizde oluşan mesajları gözlememize yardımcı oldu.
Etkinlik, yoğunluk sebebiyle çok kısaydı, ancak Güler “Para Sevgidir” seminerlerinde para ile tanışmamızı daha etkili yapıyor ve akabinde bunu sevgiyle buluşturmamıza yardımcı oluyor. Onu takip etmenizi öneririm.
Ben de daha önceden gördüğüm bir mesajı tazelemiş oldum bugünde.
Çocuktum, daha 3-4 yaşlarındaydım. Bir oyuncak kamyon beğenmiştik kardeşimle, büyüktü ve pahalıymış, babam öyle demişti. Kolay olmamış ve “harçlıklarınızı biriktirmelisiniz” demişti.
Babam yoktan var edebilen birisi olarak tanınırdı ve çok zor şartlardan gelmiş, çocuk yaşlarda eli ekmek tutmaya başlamıştı. Sanırım bu becerisini de çocuklarına aktarmak istedi bir şekilde…
Kardeşimle şu an hatırlamadığımız bir süre boyunca harçlıklarımızı biriktiriyorduk. Evi topladıkça harçlık kazanıyorduk, uslu durdukça harçlık kazanıyorduk vs… Ne kadar zorlansak ve sabretmek zorunda kalsak da biriktirdik bir para ve kamyonumuza kavuşmuştuk.
Mesajı almışım: para kolay kazanılmaz. Parayı kazanmak için çok çalışmalıyım.
O kamyonu komşunun oğlu kırmıştı. Birlikte oynuyorduk ve bir gün üzerine çıktı, büyük bir çocuktu zaten, kamyon da kırılmıştı. Buradan çıkan mesaj ise; “sen ne kadar çalışırsan çalış, başkaları senin işini rahatça bozabilir.”
Komiktir ama iki mesaj da hayatımda hep kendini gösterirdi. Hem biraz kazanmak için çok çalışmak zorunda kaldım hem de benim ortaya koyduğum birçok iş, başkaları tarafından heba edilebiliyordu.
Bir gün bu “başkaları”nı yönetmeyi becerdim ve artık bozan yok, karışan yok.
Hala çok çalışıyorum, ama bundan zevk alıyorum. Çünkü beni tanıyanlar bilir; işime aşığım. Yine de bir ihtimal daha var; bu aşkı daha az çalışarak da yaşayabilirim belki, ama o bakış açısında değilim.
Gördüğünüz gibi, babam “daha iyisi olsun benim oğullarım” dedi ve bu müdahaleler düşündüğünden farklı sonuçlar verdi.

Bir dostumu dinliyordum, oğlundan bahsederken sık sık “onun iyiliği için” diyordu. Bazı şeyleri sorgularken ise “aman oğlum daha iyisi olsun, tek derdim bu” diye bitiyordu cümleleri.
Bir baba değilim, dolayısıyla hariçten gazel okuyor olabilirim. Ama bir oğulum ve gözlemci bir insanım.
Çocuklarınızın hep daha iyi olmasını istediğinizde daha iyi karnelerle, daha uyumlu çocuklarla, daha az okul şikayetleriyle karşılaşırsınız.
Peki ya hayat?

“Çocuğumu sultanlar gibi büyüttüm ben” diyen bir annenin annezedesini tanıyorum. 31 yaşında ve yumurta kırmayı bile bilmiyor. Ciddiyim! Bir kez yumurta kırmayı denemiş, kabuk düşmüş, annesi de “çekil de ben yapayım kuzuma” demiş. Ne iş yapıyordu bu arkadaş biliyor musunuz? Hiçbir şey! Çünkü hiçbir şey yapmamış ki hayatın başka kulvarlarında…
Bir dostum var, çok büyük kurumlarda güzel pozisyonlar almış ve bir süredir yeni bir iş bakıyor. Çünkü dünya devi bir firmaya girmesi lazım! Neden? Annesi onu kabul etmeyecek.
Google’a girdim demek zorunda, “Yemeksepeti’nde şu oldum” dese bile kurtarmaz.
Annesine kendini ispat süreci, değersizlik duygusuna boğuyor ve ağladıkça ağlıyor. Okul hayatında ise “ülke sekizincisi oldum” dese, sınıf arkadaşı Cansu yedinci ise; vay haline!
Anne de haklı! “Benim kızım daha iyisi olsun” diyor sadece!
Proje çocuk kavramı geldi aklıma.
Küçücük yaşlarda bir dünya eğitime sokulup, daha liseye bile başlamamışken kariyeri planlanmıştır.
Daha 2 yaşındaki çocuğuna matematik öğretmeni arayan da gördüm, liseye yeni başlayan kızı için Etiler’de ev alan ebeveyn de. Çünkü kızı 3 yıl sonra Boğaziçi Üniversitesi’ni kazanacak, kazanmak zorunda! Evi okuluna yakın olsun diye öyle ev almış.
Biliyor musunuz, babam beni kabul etmiyordu. Çocuk yaşlarda başlayan iş deneyimim, İngilizce ve ileri matematik becerisi, iyi bir iletişim kabiliyeti, üst düzey bilgisayar deneyimi…
Güzel firmalarda danışman olacaktım, SSK yatacaktı, düzenli bir hayatım olacaktı. Sorulduğunda “şu firmada şu kişiyim” diyebilecektim.
Ağzını açmıyor ama kelime aralarındanbu okunabiliyor. Ha illa danışmanlık da şart değil, KPSS var, cayır cayır herkes giriyor bir yerlere; benim neyim eksik!
İlla kendi işimi yapacaksam, çocukluk merakım borsa danışmanlığı, onu yapayım bari. Ben de bir finans danışmanlık şirketi kurabilirim veya bilişim çözümleri falan…
Ama “oğlunuz ne iş yapıyor” diyen komşuya “hık mık, kem küm... Psikolojik bir şeyler yapıyor, biz de bilmiyoruz” demişti.
Daha yeni yeni, 5 senenin sonunda kabullendi beni. O da tvlere çıktığımdan mıdır (ki uydu kanallarında çıktım sadece) birçok dergide makalem yayınlandığından mıdır (hiç birini okuduğunu sanmıyorum, bilmiyordur) yoksa birçok üst yöneticinin kapıda karşıladığı birisi olduğumdan mıdır (bunu da bildiğini sanmıyorum, anlatılmaz böyle bir şey) artık işimi, gücümü kabullendi baya baya (halâ tam değil). Tabi esas kabul sürecine aşağıda değineceğim.

Şimdi size iki mesaj:

Eğer böylesi bir ebeveynseniz, bir hayata müdahale ediyorsunuz ve çocuğunuzun, onun O olmasını engelliyorsunuz.

Eğer böyle yetiştirilen bir evlatsanız, durun ve kendinizin farkında olun!
Size biçilen kariyeri/kaderi yaşamak zorunda olmadığınız gibi, bilakis kendi hayatınızı kendiniz şekillendirmek zorundasınız!
Eğer benim gibi abidik gubidik (babam böyle tanımlıyordu), ifadesi zor işler yapıyor veya öyle de böyle de aileniz tarafından kabul görmüyorsanız, önce kendiniz kendinizden emin olun.
Babam ben kendimi ona ispat çabasını bırakınca beni anlamaya başlamıştı.
Yaptığınız ya da yapmayı hedeflediğiniz işi, uğraşı önce kendiniz kabul edin, özümseyin. Dirençle karşılaşıyorsanız, sizin kendinizde bir kabulsüzlük söz konusu olabilir. Külahınızı önünüze alın!
“Aman çocuğum daha iyisi olsun” düşüncesinden sıyrılmak ümidiyle.
Çocuklar her haliyle iyi!

11 Kasım 2013 Pazartesi

Randevulaşmak üzerine

İşim gereği, merakım gereği mütemadiyen çeşitli insanlarla randevulaşıyorum.
Kimi zaman benden talep ediliyor, kimi zaman ben randevu veriyorum.
Dikkatimi çeken birşey oldu; talep eden bensem ve görüşmek istediğim kişi üst rütbeli birisiyse, süreç çok hızlı akıyor, hatta ben geç cevaplamış oluyorum mailleri.
Mesela bir firmanın insan kaynakları sorumlularından birisiyle görüşmek için mail atıyorum, en erken bir haftada orta halli bir cevap alabiliyorum.
Ancak çok daha büyük bir firmanın dünya başkanına mail atıyorum, daha o saat cevap aldığım gibi hemen akabindeki haftaya randevulaşıyoruz.
Geçen hafta dünyanın en büyük teknoloji firmalarından birinin 67 ülkeden sorumlu başkanına kahve içmek istiyorum diye mail attım. 15-20 dakika içinde cevap geldi ve saat dolmadan randevulaştık.
Az önce de Türkiye'nin en büyük lojistik firmalarından birinin yönetim kurulu başkanına mail attım, buluşmak için.
4 dakika içinde asistanıyla görüştük ve haftaya görüşeceğiz.
Oysa orta düzey ve altı bir yönetici ile görüşmek isteseydim bekle babam bekle...
Rütbe büyüdükçe tevazu artınca, daha bir tatlı oluyor.
Not: burada iş yükünü de dikkate almakta fayda var tabi. Ancak görüşmek istediğim kişiler de pek boş değiller, dolayısıyla bir kahveye kimisi anında vakit ayırabiliyor kimisi 40 gün sonraya.
Buradan maillerine hızlı, benden bile hızlı dönen herkese teşekkür ediyorum.
Beni de daha özenli olmaya teşvik ediyorlar.
Umarım başkalarına da örnek olabilirler.

8 Kasım 2013 Cuma

Yarınlar Beleşle Kazanılmaz

KOSGEB girişimcilik eğitimleri ilk verildiği zamanlarda, hibelerin dağıtımı güvensizdi. Hoş, hala birçok tanıdığım insan sahte beyanlarla hibe çekebiliyor, ama o günlerde daha da güvensizdi çalışmalar.
Hibeler sayesinde işimizi kuralım, paramızı kazanalım, üretimi büyütelim gibi yaklaşımlar yerine "şuraya şunu yazarım, buradan bunu kaparım, sakalımı (harçlığımı, avantamı, haksız paramı) çıkarırım" deniyordu!

Aklımız kolaya kaçmak yerine biraz icraate çalışsa...
Geçen gün Mecidiyeköy sapağından girerken aşağıdaki sahneye tanık oldum. Bir teyzemiz almış koca bir poşet, kökünden kökünden kopardığı çiçekleri poşete dolduruyordu. O peyzaj gayet hoşken, artık kuru bir yeşillik kaldı.

Bunu konuşurken bir arkadaşım annesinden bahsetti.
Yıllar öncesinde tüm İstanbul'a laleler ekilmiş. 1996-97 falan.
Bir günde ise bu laleler talan edilmiş. Kendi annesi dahil birçok tanıdığı teyze, bahçelerden koparıp evdeki saksılarına uygun görmüşler. Dolayısıyla 10 sene kadar, bir daha lale dikilmemiş.
Evdeki saksının güzelliği için kent güzelliği talan edilmiş sözün özü.

Olayın daha başka boyuttan incelemesi...
Bir arkadaş Almanya seyahatinde görmüş, turnikesiz giriliyor metroya.
E nasıl oluyor dedim.
Herkes bilet basılan yere kendi biletini basıp geçiyormuş ama turnike yokmuş.
Güvenlik görevlileri bakıyordur dedim.
Hayır herkes, kendini kendi kontrol ediyor diye cevap aldım.
Çünkü eğer biletsiz geçerlerse metro maliyetleri ek vergi olarak yine onlara yansıtılacakmış. O sebeple biletlerine sadıklar.
Ancak göçmenlerin yoğun olduğu mahallelerde güvenlikçiler de varmış turnikeler de...

Beleşe bakıp bugünü kurtararak yarını batırmayalım. Vizyonumuzu güçlendirip bilincimizi artırmalıyız.

Boyutu Önemli!

Aktivist Dergisi'ni biliyor musunuz?
Kısa bir geçmişi var ama okunurluğu her gün artıyor.
Girişimcilik üzerine yazdım ben de.
Sizinle de paylaşmak istedim.
http://www.aktivistdergi.com/#28 Linkinde benim yazım var.
Önerim ise baştan itibaren okumanız, hatta aktivistin ilk sayısından itibaren...
İlk sayıda ben yoktum. Muhteşem insan Timur Tiryaki'nin bir yazısının linkini vereyim: http://www.aktivistdergi.com/1/#/18/ (Derginin ilk sayfası için http://www.aktivistdergi.com/1/ linkini kullanabilirsiniz)
İkinci sayıda http://www.aktivistanbul.com/edergisayi2/#64 linkinde etkili CV'ler üzerine yazmıştım. (Derginin ilk sayfası için http://www.aktivistdergi.com/2/ linkini kullanabilirsiniz)