26 Mayıs 2014 Pazartesi

Ayma Kandili

Daha önce bahsetmiş miydim emin değilim elif hep vurmuştur beni.
Biçimi kılıç gibi diye düşünmüştüm, kılıç yaptığım tek spor.
Biçimi kılıç yarası gibi…
“Bilmez idim, aşk ne uzun hece imiş” dediğinde Yunus Emre, gözümde sadece elif harfi canlanır, benim için aşktır elif.
Tınısı fa notasında sanırım, yüreğimi okşar hep.
En sevdiğim insanların çoğu Elif adında.
Bir sürü şey sayabilirim.

Hafız bir arkadaşım bunun sebebinin açık olduğunu söylemişti. “Sen adem için çalışıyorsun. Adem, elif, dal ve mim ile yazılır. İsyansever birisin hem de aydınlanmaya çalışıyorsun elif diktir, kıyamdadır. Rûku eden dal’dır, secdeye başını koyan ise mim.”
Yaşam biçimimle anlatmıştı elif sevdamı.
Yüksekliği de seviyorum, yüceliği de. İnsanın uyanması için çalışıyorum, önce kendimi uyandırmaya çalışarak.
Dün Miraç Kandiliydi. Açıkçası çok aram olmuyor dini vakitlerle, bana gelen mesajlardan görüyorum. Ama Miraç etkiledi beni, oturup biraz araştırdım ve daha da etkilendim. Büyüklerimizin anlatılanlardan ötesi varmış… 
Özetle iki mesaj yakaladım. Birincisi; insan kişisi yükselmeye nazır, yeter ki hazır olsun. Yücelmek hepimize mümkün.
İkincisi; Miraç’tan Kuran’da bahsedilmiyor, demek ki hayatta da henüz görmediğimiz, duymadığımız, göz ardı ettiğimiz, akıl etmediğimiz, bilmediğimiz, yok saydığımız bir sürü mesaj, bir sürü öğüt saklı olabilir.
En sevdiğim hadislerden biri geldi aklıma; "Görmesini bilene, her yerde ayet vardır"
Geçmiş Miraç Kandiliniz mübarek olsun.
Tez zamanda aymanız, aymamız dileğiyle…

20 Mayıs 2014 Salı

Tevekkül İzni

Umut bir güçtür, en büyük zorluklarda bile bir adım daha atabilme gücüdür.
Elim sınavlardan geçtiğimiz şu günlerde ise umut daha da önplana çıkmıyor mu?
Bir facia yaşadık ve yüzlerce kardeşimiz öldü, binlerce eve ateş düştü.
Ama daha bu olaylar durulmamışken, aynı zor şartlardaki başka bir kaza yuvasına 4000 iş başvurusu yapılıyor, Zonguldak maden işçilerinden bahsediyorum.
Başvuran gençlerden biri, haberlerde “Kader” diyor; “Kaderimizde ölmek varsa, ölürüz…”
Nasıl bir kanıksama… Muazzam bir teslimiyet mi yoksa korkak bir boyun eğiş mi?
Herkes madenlerdeki otomasyon sistemlerinden bahsediyor. Gaz maskesinin filtre maliyetini tasarruf etmek isteyen bir yönetim, o otomasyon sistemini de işçinin sağlığı için değil, maliyet düşürücü veya kâr artırıcı olduğu zaman kullanır. Demek ki o makineleri işletmek saati 5 Lira’dan çok daha maliyetli.
Ayrıca zaten otomatize sistemlerde işçi sayısı düşürülür ve bu da istihdam yaratmamış başka bir yönetimin daha da zorlanması demektir.
Peki… Yönetimler ve kaderler arasında sıkışmak tek yol mu?
Soruyorum bazen, kariyerin için ne yaptın diye. KPSS’ye hazırlanmış ve sınav tarihini bekliyor. Ya da puanını almış, atamasını bekliyor. Veya atamasını da almış, gidiyor-geliyor.
Bir vizyon için ne yapıyorsun diye sorduğumda boş gözlerle bakıyor 10 kişiden 9’u.
Geçen gün bir kolej kurucusuyla tanıştım ve çok etkilendim. Süper bir vizyonu var, idealist ve bu idealler üzerine öğretmenlerini seçiyor, müfredatını geliştiriyor, projeler tasarlıyor.
Öğretmen bir yakınımla sohbet ediyorduk, ona çıtlattım. Böyle bir okulda, böyle bir liderle çalışmak ister miydin, tanıştırayım mı diye.
“İhtiyacım yok ki, atamamı aldım” dedi, kötü bir okulda, kötü bir müdürle beraber, ama sonuçta ATANMIŞ bir öğretmen. Sanırım birkaç saat önceki sohbetimizde hayıflandığı, dert yandığı okul, aslında iyi bir yerdi.
“Bir öğretmen için en iyi şey atanmış olması Mustafa” dedi, gururla ve kendini şanslı hisseden bir edayla.
Gülümsedim, sustum.
KPSS, Kamuyu Personelleştirerek Sahiplenme Sistemi.
İlk kez bir kongrede konuşmacıyken kullanmıştım bu tabirimi, ayakta alkışlamışlardı. Umarım o anki duygularını korurlar ve gün gelince KPSS yoluna girmezler.
Peki ya gençlik?
Atatürk’ün umudunu halâ omuzlarında taşıyor mu bu Facebook şövalyeleri?
23 Nisan’da neşe doluyoruz, 19 Mayıs’ta kükrüyoruz, 30 Ağustos’ta yeri göğü inletiyorken, 29 Ekim’de bekçisiyiz, 10 Kasım’da ise “İzindeyiz” diyoruz. Diyor da diyoruz, ama ya icraat?
Daha önce bahsetmişimdir belki, birgün yeni biriyle tanıştım. Sohbet ederken konu işe geldi. X firmasında Y pozisyonunda çalışıyormuş, orta düzey yönetici. Kitabı var yayınlanmış, elit bir eğitimden geçmiş. Sordum, “X firmasında çalışmadım ama pek büyüksünüz dedim. Duyduğuma göre senin bile başına bir şey gelse, sistem sizi yedekliyormuş ve kendi içinde delegasyon yapıyormuş, yokluğunu aratmıyor, herşeye devam edebiliyormuş.
Gülümsedi, göğsü kabararak “Mustafa biz kurumsallıkta dünya deviyiz” dedi. Peki merak ediyorum dedim, “varlığınla yokluğun çok bir şey değiştirmiyorsa, oradan ne alıyorsun, orada ne buluyorsun?” diye sordum. Düşündü. CV’sini gözden geçirmesi gerektiğini söyledi. Muhtemelen hala orada çalışıyordur, yapmamıştır, ama muhabbet kabaca böyleydi.
Aynı firmadan başka bir arkadaşım ise üretim müdürü olarak çalışırken, global merkezden bir değişim yazısı geliyor; üretim parkurunda bazı makine değişiklikleri olacak.
Arkadaş da kendi amirine bir raporla karşı çıkıyor, “şu makineler yerine şu makinelerin alınması halinde şöyle bir maliyet tasarrufu sağlandığı gibi şöyle de bir kapasite artışımız olacak.” Aldığı cevap Sen İşine Bak.
Herkesin can attığı bir firmada fikrini ortaya koyamıyorsa, ne işi var diye düşünmüş. Çıkmış ve şimdi daha büyük bir firmada daha da güzel icraatler yapıyor.
Çünkü olay katma değer olayı.
Katma değerinizi ortaya koyamadığınız yerde, üretme duygusu da çıkmaz ve derinlerde “işe yaramazlık” duygusu doğurur, tatminsizlik de başlar.
Ve gün gelir, gerçekten de işe yaramazsınız.
Oysa silkelenseniz, en iyi olduğunuz şeylerin üzerine gitseniz, herşeye rağmen yürüseniz, gurur da onur da kendiliğinden gelecektir.
Mesela şu sıralar Ödül Hukuku üzerine çalışıyorum. Konuştuğum hukuk uzmanları karşı çıktı, dalga geçtiği için “bunda iş var” dedim ve şu an hoş bir noktaya taşıdım. Umarım çok geçmeden paylaşabileceğim.
Yıllar yıllar önce psikoloji demiştim, gülmüşlerdi. Bugün en büyük ihtiyaç değil mi?
Koçluk dedim, yine güldüler, bugün Milyar Liralık bir piyasa söz konusu.
İnovasyonu ilk andığımda kimse bakmaz dediler, biraz haklı çıktılar. Bakılıyor sadece, icraatler soru işaretli.
Ama yol gidenin, kılıç kuşananın.
Kabuklardan sıyrılmadığınız sürece dünle bugün aynı kalır, haliyle yarın da.
Peki sen, dününle aynı bir yarın mı istersin, daha güçlü, daha iyi, daha geniş, daha derin, daha faydalı bir yarın mı?
“Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır.”
Görevin ne, bu hayattaki görevin ne?
Bunu içinde bulunduğun ortamda en iyi nasıl yapabilirsin?
Tevekkülü elinden gelenleri yaptıktan sonra yaşayabilirsin.
Haydi kalk, sırada icraat!

16 Mayıs 2014 Cuma

Neden Kaptanlar Gemiyi En Son Terk Eder?

Komşusu açken tok yatmayan bir soyun devamıyken, hangi ara pişkinleştik?
Görmezden gelmeye çalışsam da kötü bir basın açıklaması gördüm bugün; malumunuz Soma Faciası.
Kızgınlığım sebebiyle maksadı aşan bir şey yazmaktan çekiniyorum. Sadece birşey beni ürküttü: insanlık!

Yaşam odaları zorunluluğu üzerine konuşulurken bir soru soruluyor; "Madem odalar yoktu, nasıl o insanları aşağı yolladınız?"
Muhatap ise yanındaki yöneticisine döndü ve ona sordu; "Böyle bir şey kanunda var mı? Ben bilmiyorum, sen biliyor musun?"
Beden dili, ses tonu, mimikleri gayet açıktı; "ben sorumluluk kabul etmiyorum". Senin yanındaki insanın sorumluluğunu almanı askerde bile öğretmediler mi diye merak ediyorum, henüz askere gitmemiş biri olarak. Hele ki sen onların işvereniysen...

Daha iyi bir yarın istiyorsanız, içinde bulunduğunuz düzenin sorumluluğunu almanız gerekiyor, bunu neredeyse her öğretide söylerler.
Komşumun başına birşey geldiğinde, mahallemde bir sorun olduğunda, şehrimde yapılması gereken birşeyler gördüğümde, ülkem için birşey istediğimde ve gezegenimde... Üzerimde bir sorumluluk görüyor ve "daha çok çalışmalısın Mustafa" diyorum sırf bu yüzden.

Ve şükür ki sadece ben değilim böyle düşünen. İçinde bulunduğu ortamın sorumluluğunu alan milyonlarca olmasa da bolca güzel insan da var.

Çok sevdiğim bir abim var; Suat Gözelekli. İş ortamlarından tanıştığım birisi ve personeliyle yakınlığını görünce, hizmetlerindeki kalite ve özeninin sırrını görebilmiştim. Aslına bakarsanız bu konuyu da başka bir yazı için taslakta tutuyordum, ama işte basın bültenini izlerken birden aklıma geldi.
Suat Abi'nin ofisinde geçenlerde vahim bir durum olmuş.
Ofise geldiğinde kapısı açık ve üzerinde polis bandı: Olay Yeri! İçeriden polis telsizleri sesleri geliyor. Haliyle telaşa kapılmış, “bizim çocuklara bir şey mi oldu?”
Polis bandından yavaşça sokulmuş ofisine, telsizin bulunduğu salona kadar kimse yok. Ama sonra salona bakmış, toplantı salonuna kafasını iliştirince şok: 1 Nisan!
O bana bunu anlattığında, "bizimkiler aklımı başımdan aldı" diyordu.
Benim ilgimi çeken ise onun işini, iş yerini değil, "bizim çocukları" düşünüyor olması.

Varlığın için teşekkürler Suat Abi ve Suat Abi gibi güzel insanlar!
Fotoğrafın üzerine tıklayarak sağ üstte Suat Abi'nin sorumlu hissetmenin verdiği korku dolu bakışını ve ona şaka yapan Empati Tasarım ekibini görebilirsiniz.

Karanlığında gözünü kapatanların nur içinde uyanmaları dileğiyle...

Ha bu arada: Neden bir geminin en son kaptanı gemiden ayrılır? Tayfanın sorumluluğu sırtında olduğu için!

12 Mayıs 2014 Pazartesi

Kefal Vefalı Bir Öykünün Ürünü

Van’ın inci kefalini biliyor musunuz?
Bugünlerde üreme için göç mevsimi başladı. Haberlerde görebilirsiniz.
Akıntının tersine yüzerler, bazen de zıplamak zorunda kalırlar. Bu sebeple de ilginç bir görüntü oluştururlar.
Açıkçası haklarında çok fazla bilgim yok.
Hoş bir görüntüleri var, lezzetlilermiş, Van’ın sembollerinden birisi ve çok nadide bir balık türü.
Ayrıca…
Bu balık bir macera öyküsüne sahip. Uyuyan güzel inci kefaliyse, bir de prensi var: Su Ürünleri Fakültesi’nden Mustafa Sarı’nın 20 yılı bulan macerası sayesinde o balıklar bugünü görebiliyor. Ve bence balıklardan ötesi söz konusu.

Kaçak avcılık sebebiyle, bu balıklar zamanında nesli tükenme noktasına gelmiş.
Mustafa Sarı da araştırmış, yöre halkını bilgilendirmeye çalışmış, olmamış. Ufak başarıları olduğu sırada başka zirai engeller çıkmış, bilinçlendirme çalışmalarını büyütmüş, yetmemiş. Geceli gündüzlü çalışmış. Halktan, valilikten, üniversiteden çeşitli baskılar almış: “Başımıza iş çıkarma” diye.
Öyküsünü anlattığı konuşmalar oluyor, eğer görürseniz bir etkinlikte, mutlaka dinleyin. Akademik hayatın zorluklarından başımıza iş çıkarmaya, kendi yaptığı hatalardan nasıl önder olunabileceğine kadar neşeli bir anlatım.
Ve daha bir sürü şey: tanışılması gereken biri Prof. Dr. Mustafa Sarı.
Bir gün akademisyenlerle pek anlaşamadığımı düşünüyordum. Sonra bir sene öncesinde dinlediğim bir bey aklıma geldi, araştırdım adını Mustafa Sarı’ydı. Kafamdaki akademisyen tipolojisinden çok farklıydı, içimden ona teşekkür etmiştim.

Ertesi gün bir zirveye davetliydim. Koltuğuma oturduğumda fark ettim ki konuşmacılardan birisi Mustafa Sarı. Heyecanlanmıştım, 2 kelime olsun konuşmak istedim. Ama ilk ara öğle yemeği molasıydı. Konuşmacı ve eğitmenleri bu gibi aralarda serbest bırakma taraftarı olduğum için sonra giderim dedim. Ama yemeğe davet edildim, iştirak ettim ve masaya oturduğumda Mustafa Hoca ile yan yanaydım. Bir önceki sene onu dinlediğimde çok beğenmiştim, yanına oturunca hayran kaldım.
Van’ın inci kefalinden zirve yemeği ne alaka?
Az önce bir kanalda haberde gördüm kefalleri. Mustafa Hoca’nın eseri diye bakayım istedim ve haber sonunda mikrofon ondaydı. Ne güzel bir gurur olsa gerek.
Ama yöre halkı ya da genel kültürden konuşan bir vatandaşmış gibiydi. Herhangi bir takdim yoktu: ne unvanı ne görev aldığı STK ne bu balıklar için emekleri… Mükemmel bir geçmiş söz konusuydu ama hiçbir şeye değinilmemişti, adı bile geçmiyordu.
Ben de çok şey araştırıyorum, Mustafa Hocam kadar olmasa da elimden geldiğince psikoloji bilimine araştırma ve deney sonuçlarımı sağlıyorum; ama bilinmiyorum.
İrili ufaklı birçok projenin çıkmazdan kurtulmasını sağlıyor, ülkeme para kazandırıyor, tasarruf ettiriyorum. Krize girmiş yönetimleri ayağa kaldırıyorum. Gizlilik gereği bilinmiyorum.
Daha iyi bir dünya için çalışıyorum ama bilinmiyorum.
Ama Mustafa Hoca bilinsin istiyorum.
O sebeple çam sakızı çoban armağanı ben bahsedeyim istedim.
Daha çok çalışmamız ve daha güzel amaçlar için çalışmamız için çok güzel bir rol modelsin.
Mustafa Sarı, varlığın için teşekkürler hocam.

22 Mart 2014 Cumartesi

Artık bambaşka işler yapıyorum :)

Danışanlarımın yorumlarından yola çıkarak diyebilirim ki klasik bir kişilik de değilim, klasik bir koç da değilim.
Bugüne kadarki çalışmalarımın bir kısmını paylaştığım mustep.com yayınına devam ediyor, ayrıca blogumu da oraya taşıdım.

Üzerine yoğunlaştığım çalışmalarımı ise yine nasildahaiyiyaparim.com linkinde paylaşıyorum. Peki artık ne yapıyorum? Kriz çözücülük. Kendi geliştirdiğim koçluk tekniklerimi, örgütsel psikoloji ve yepyeni bazı tekniklerle harmanladım.

İçinden çıkılamayan sorunlar, sık tekrar eden sorunlar, çözülemeyeceğine inanılan sorunlara yönelik anjiyo yaparcasına çözüm getiriyoruz karar alıcılarla birlikte. Yönetmelik, kanunlar, çeşitli mantıklı ya da mantıksız kısıtlar sebebiyle imkansız engellerle karşılaşıyorsak, by-pass modeli geliştiriyoruz. Dolayısıyla kurumsal kardiyoloji sizi çözüme ulaştırıyor.

Önünüzde bir sorun varsa, hele ki çöpe atacak zamanınız da paranız yoksa, klişe yollara başvurarak savurmak istemezsiniz değil mi? Kurumsal kardiyoloji, size sıkıntınızın en derinini çözmeniz için fırsat veriyor.

Bu sayede 2014 yılbaşından bu yana milyonlarca liralık tasarruf sağladık irili ufaklı firmalara... Eğer sorununuz teknik bir detay gerektiriyorsa diye önden hazırlıklıyım; konusunda en uzman insanlara yönlendiriyorum sizi.

E bu zihin sizi inovasyona yönelttiğine göre; innomind.

Bugüne kadarki çalışmalarımı ve güncel blogumu da kişisel gelişim meraklılarına örnek olması için, kaynak olması için hala yayınlıyorum: mustep.com üzerinden okuyabilirsiniz.

innomind

23 Şubat 2014 Pazar

Deneyimsizlik üzerine

Deneyim bir işi yapmanız ve yapmamanız ve yapamamanız konusunda ipuçları verir. Peki ya deneyimsiz olduğunuz bir alanda icraat düşünüyorsanız? Aktivist Dergi'nin son sayısında bu konuya değindim. Keyifli okumalar diliyorum: http://www.aktivistdergi.com/4/#36 Bu arada Aktivist Dergi yine çok güzel bir içerik sunuyor. Tüm dergiyi ücretsiz okuyabilirsiniz.

8 Şubat 2014 Cumartesi

Yeni Rotam: Kriz Yönetimi

Dolu dolu beş yıl geçti… Bir süredir blogumu ve web sitemi ve benzeri dijital hesaplarımı ihmal ettiğimin farkındayım. Koçluk üzerine olan işimi bir bakıma bıraktım, bir bakıma büyüttüm, adını siz koyun. Bireysel koçluk konusunda uygulamalarım zaten global pazarda da bilinmeye başlamıştı. “Nasıl daha iyi yaparım?” felsefesinden gidersek, artık eskisi kadar tatmin olmamaya başlamıştım. Daha zor ve daha içinden çıkılamayan vakalara yoğunlaştıkça kısa birkaç güzel kavşağa denk geldim. Fırsat Yönetimi sizi risklerden korur ve krizlerden avantaj yakalamanızı sağlar Mesela nöropsikoloji konusundaki çalışmalarımın akademik bir altyapıya ihtiyacı var artık. O sebeple eğitim almak için bu işin anavatanı Almanya ile iletişime geçtiğimde güzel bir üniversite orada görev yürütmem için davette bulundu. Birçok kişinin öğrenci olabilmek için güzel CV’ler sunduğu European Schools Of Economics, İstanbul kampüsünü açacak yakın zamanda. Ve siz müstakbel öğretim görevlilerinden birinin blogunu okuyorsunuz şu an. (Tanrılar Okulu isimli kült kitapta bu okuldan sık sık bahsediliyor, zaten kitap bu çokuluslu üniversitenin kuruluş öyküsünü anlatıyor) Bu güzel gelişmelerin eşliğinde şans, tesadüf, kader… Bazı fırsatlar çıktı karşıma ve kenarda duran, bir türlü yeterince yoğunlaşamadığım bir konuya yönelik sinyaller aldım: fırsat yönetimi; kriz yönetiminden çok daha fazlası.
Bildiğiniz gibi mustep gelişim hizmetleri adıyla hizmet veriyordum. Ama artık innomind oldu namım, ajans şeklinde hizmet veriyorum. Çünkü...
Artık bireysel seanslarla ilgilenmiyorum diyebilirim. Konusunda uzman arkadaşlarıma yönlendiriyorum böylesi talepler olduğunda. Ama konu krizse, başka bir koç veya danışman kolay kolay altından kalkamayacaksa, işte orası benim vatanım! Eski ilgi alanım örgütsel psikoloji, kendi geliştirdiğim koçluk teknikleri ve yine kendi geliştirdiğim zihin haritalama becerilerinin harmanlandığı koçluk seansları düşünün. Normal koçluk seanslarından biraz daha uzun ve çok daha zorlu geçen bu seanslarda ne oluyor peki? Müşterilerimin ortak görüşü: birlikte mucizeler yarattığımız! “Kök neden analizi” diye bir şey var. Mühendislerin kullandığı bir tanımdır genelde ve sorunları analiz etmeye yönelik kullanıyorlar. Ben ise en derindeki nedenleri ortaya çıkarmalarına yardımcı oluyorum. Böylece etkisi daha yoğun sebepler ortaya çıkıyor ve enteresandır, bunları çözmesi daha kolay, daha düşük maliyetli, hatta ücretsiz diyebiliriz. Dolayısıyla buradan çıkıyor ki, müşterilerim onlara para kazandırdığımı düşünüyorlar! Tabi bu faydalar ne sağlıyor? Daha yararlı bir vatandaş olmamı! Bu yüzden bana bu onuru yaşamama vesile oldukları için onlara ve krizlerine çok derin teşekkür ediyorum! Ne tür krizler, ne tip çalışmalar… Detayları merak ederseniz yeni web siteme bekliyorum. Artık innomind ile karşılaşacaksınız! Ajans gibi çalışıyorum; hukuktan finansa, alanında uzman ortaklarımla yürüyorum.

8 Aralık 2013 Pazar

Hey AIESEC!!!

Teşekkürler AIESEC...
AIESEC, 1954'te kurulmuş bir öğrenci kulübü. Kendi öğrenciliğimde duyuyordum ama katılmamıştım hiçbir etkinliğine.
Haziran'ın sonlarıydı sanırım, bu yaz AIESEC İstanbul Şubesi bana ulaşmıştı ve bir seminer vermiştim. 30 kadar pırıl pırıl genç vardı.
İnovasyon kavramıyla henüz tanışmamışlardı, biz de o an yaratıcılık ve yenilikçilik üzerine değiştirmiştik tüm kurguyu.

Dün ise Antalya'daydım. AIESEC Türkiye'nin ATEMKO Zirvesi'ndeydim. (AIESEC Türkiye Eğitim ve Movitasyon Kongresi)
550-600 kişi vardı toplamda. Mevcut AIESECER'lar, aday üyeler...
Uçaktan indik, otele vardık derken gece olmuştu. Saat gece olmuş, günlük koşturmanın yorgunluğundaydık, ama önümüze çıkan AIESEClinin gözleri enerji saçıyordu.
Sabah oldu ve bizim gündem başladı.
Açıkçası bir merak salmıştı beni...
Haddini Bil diye bir konsept hazırlamıştım, daha ilerisi için birşeyler düşünen, birşeyler yapmak isteyen herkese, birileri haddini bilmeyi öğretmeye çalışır ya. Ukalalık yapmamak, eski köylere yeni adetler getirmemek...
Bunun hakkında konuşacaktım, koçluk yapacaktım gelen sorulara göre ve biraz da motivasyon sıkmıştım içeriğime.
Ama onlardaki motivasyonu görünce, konuşmak için mikrofonu aldığımda söyledim: "Siz çıkın buraya da bana, bize (diğer büyükleri) motivasyon hakkında seminer verin!"

Neredeyse elle tutulabilecek kadar yoğun bir enerjileri var, coşkuları var bu arkadaşların.
Çeşitli network pazarlama toplantılarına da katılmıştım çocukken olsun, gençken olsun, hele şimdi gidip gözlemem için... Orada motivasyon patlaması görüyordum, ancak gaz gibi geliyordu. Burada ise bir akacak yön arayan bir coşku var.
Ayrıca değişimleri görüyordum. Biliyorsunuz, beden dili konusunda çok başarılı kabul edilirim. Dans eden gençlere bakıyorum, kıyafetleri, beden tipleri, gülümseme stilleri ve dans edişleri... Öyle disko ortamı falan yoktu. Hoparlörlerden müzik geliyor ve kimisi grup kimisi tek başına dans ediyorlardı. Kültürel, psikolojik gelişimleri o kadar açıktı ki bazı arkadaşların... Muhtemelen 1 ay öncesinde utana sıkıla birileriyle konuşabilecek tipler vardı. Oysa önümde yanındaki kişiyle tanışalı 5 dakika olmamış ve samimiyet enerjisini hissedebilirdiniz.

Sohbetimi beğenmişler. Dürüst olayım, korkmuştum. Liderlik hakkında hiç konuşmadım, öyle bir sunum daha önce yapmamıştım. Sıkıcı mı olurum diye çekiniyordum.
Ben kürsüden indiğim gibi bal gören arı misali yanıma üşüştüler. Çok onur duymuştum sorular karşısında. Süper yaklaşımlar, süper sorular... Zaman olsaydı belki 6 saat daha konuşurdum ve anladığım kadarıyla 6 saat daha dinlerlerdi.

Neden beni beğendiklerini merak ettim. Ukala herifin tekiyim. Ama bir arkadaşın yorumu cevap olmuştu.
"Sunumunuz kaliteli bir akışta hazırlanmış, bu hoş. Ama Mustafa Abi, artık herkes kaliteli sunum çıkarabiliyor. Bu çok da önemli birşey değil bizim için. Sen ama çok samimiydin de... Bu işte benim çok hoşuma gitti. Sohbet ediyordun bizimle, rahattın, rahatlattın..."

Bir başka gurur anı yaşadım; "sözlerinizden anladığım kadarıyla sevgilimiz de ailemiz de iş hayallerimiz de okulumuz da... Hepsinde aslında benzer şeyler varmış".
Bunu vurgulamamıştım ama örneklerimdeki kurgunun bu mesajı vermiş olması çok hoşuma gitti.

Aradığımız şey samimiyet işte. İş hayatında da, aşk hayatında da, konferanslarda da... Her yerde aynı.

Sizden çok şey öğrendim, umuyorum ki size de bazı tohumlar atabildim.

Beni de bir AIESEC Partner kabul ettiğiniz için teşekkür ederim.

Ayrıca iki de teşekkürüm var.
Rahatsızlığına rağmen benimle görüşmek için gelen Mine Sema Ok... Seni seviyorum. İstanbul'a dönmeni dört gözle bekliyorum :)


Ve beni dinlemeye gelen Sibel Kayapınar. Yüzü güzel, kendi güzel, bahtı güzel, çünkü ruhu güzel.
Koçluk konusunda mentorluğunu yapıyorum ve onun duruşundan da çok şey öğreniyorum.
İyi ki varsın, o gün o anları benimle paylaştığın için teşekkür ederim. (Ayrıca sizinle de paylaşmama vesile oldu, fotoğraflar Sibel'den)


30 Kasım 2013 Cumartesi

Etik Esnaflık

Esnafın biri el yelpazesi satıyormuş. "Sen kullan, torunun kullansın, torununun torunu kullansın" diye bağırıyormuş.
Adamın biri de dinleyip almış bir tane.
Hava sıcak,  açmış yelpazeyi, sallamış. Cart! Yelpaze o an yırtılmış.
Koşmuş, gitmiş satıcının yanına.
"Hani ben kullanacaktım, torunum kullanacaktı, torunumun torunu kullanacaktı? Bak, bir salladım, yırtıldı." diye çıkışmış.
Satıcı sormuş,  "nasıl yaptın,  göster hele?"
Adam göstermiş,  açmış yelpazeyi,
sallamış.
Satıcı uyarmış. "Hayır! Öyle yaparsan yırtılır tabi! Yelpazeyi açacaksın, kendi başını sallayacaksın" diye göstermiş.
Üsküdar sahilde balık ekmek aldım,  tezgahtar da "balık ekmek alana içecek hediyemiz, kola, fanta, ayran?" dedi. Canım istemedi hiç birşey, almadım.
Bir AVM'yi gezerken yanımdaki arkadaş donut mağazasının vitrinine takıldı.
Yiyelim mi diye önerdim, maksat ağız tatlandırmak.
Birer tane istedik ve yerimize
geçerken kasadaki görevli "şu an 2 numaralı menüyü seçtiniz. 2 donut ve bir kahveniz var yani. Kahveniz nasıl olsun?" diye sordu heyecanlı bir şekilde.
O an anladım ne olduğunu ama ne olacağını merak edip sessizce izledim.
Yanındaki arkadaş "aa ne güzel" dedi. "Madem öyle bir latte alalım" dedi ve hesabı ödedim, 12,50 lira.
Herşey normal, değil mi?
2 numaralı menüye göre donutlar 6,25.
Oysa fiyat tablosunda 3,75 yazıyordu ve kahveler de 5 lira
yazıyordu.
Yani siz 2 donut alsaniz 7,50 ödeyeceksiniz, ama menü diye kahve de sunarlarsa 12,50 lira borçlusunuz.
Ödediğinizi saymazsak, kahve bedava!
Yasal mı? Evet.
Etik mi? Hayır.
Satış artırıyor mu? Kısa vadede evet ama uzun vadede hayır. Çünkü müşteri sadakati olur mu böyle bir vur kaç perspektifinde? Kibarca kaldırılan bir müşteri ne tekrar gelir ne de başkasını yönlendirir!
Etik ticaret pahalı değil,  imkânsız hi
değil.
Prensipleriniz üzerinden hareket edeceksiniz, tek sihir bu. Böylece de müşteri memnuniyeti ve referans satışlar katlanarak artar...
Ufak bir örnek vereyim konu da buraya gelmişken.
Geçen hafta bir övgü aldım. Çocuğuyla koçluk çalışmamızdan memnuniyetini söylüyordu bir müşterim. Benden çocuğuyla ilgili ilk destek istediğinde ben hemen kabul etmemiştim.
Ailelerin bu anlarda benden çocuğunun hayatıyla ilgili ispiyonculuk yapmamı istediklerini,
onun da böyle bir talebi oluyorsa kabul edemeyeceğimi söylemiştim. 
Konu ders başarısı ise, yine bu konuda uzman olmadığımı, dilerse başka bir arkadaşıma yönlendirebileceğimi söylemiştim. Konu psikolojisi ise yardımcı olabileceğimi söylemiştim. Ama bunun için de ödeme yapmasından önce kızıyla biraz sohbet edip birbirimizle anlaşabilecek miyiz bakalım diye önermiştim.
Bu yaşta bu kadar prensibe sahip olmam, bana duyduğu güveni artırmış. Üzerine de kısacık zamanda çok yol katetmemiz de güveni,
değeri perçinlemiş.
Şimdi başkaları da faydalansın diye benim elimin gidemediği bir networke sokacak beni.
Ne oldu? İlk adımlarda ben belki müşterimi kaybediyordum. Ama şimdi çok daha ötesini kazanmış oldum.
Sizin prensipleriniz neler peki?
Müşterilerinize daha çok değer sunabilmenize fayda doğuruyor mu?
Gerektiğinde geri adım atmanızı sağlıyor mu?
Bu konularda daha yazılabilecek çok şey var. Belki yine değinirim.

13 Kasım 2013 Çarşamba

Etrafınızdaki Güzellikler

Eski fotoğraflarımı karıştırırken şunu gördüm. Bakalım siz ne göreceksiniz? Metrodaydım, yorgundum ve aşağıya bakıyordum.

Manzaramı sizinle paylaştım. Siz de görebildiniz mi? Henüz göremediyseniz ufak bir tüyo daha; yakınlaştırıyorum ve “Gülümse Mustafa” mesajını paylaşayım.

“Görmesini bilene, her yerde ayet vardır” diye bir hadis duymuştum.
Görmesini bilene her yerde gülümsetici bir an vardır, her yerde bir güzellik.
Güzellik deyince…
Evimde gece mum ışığında duruyordum. O sırada hamamböceğimin antenlerine ilişti gözlerim, sonra tüm böceğe.
Hareketleri, ahengi, rengi… Kötü kokan dışkısını saymazsak, her şeyiyle ayrı bir güzel, ayrı bir gizem, ayrı bir mucize! Düşünürken bile içim titriyor!
Hayat, akan bir nehir gibi! Güzel mi değil mi, hayır mı şer mi? Bakan kişiye, bize kalmış!
Tıpkı bu görsel gibi…


(Schrodinger’in Kedisi yaşıyor/ölü)

Din artık dile pelesenk olmuş. Ben de ufak bir kıssa paylaşayım da modaya uyayım.
Muhammed Peygamber, dostlarıyla yürüyormuş. Yol kenarında bir köpek ölüsü görmüşler. Herkes “ne iğrenç”, “çok kötü kokuyor” vs derken, Muhammed “dişleri ne güzel yaratılmış” demiş!
Etrafınızdaki, hayatınızdaki güzellikleri görebiliyor musunuz?

12 Kasım 2013 Salı

Çocuğunuz Her Haliyle Kabul Edilebilir Mi?

Geçtiğimiz günlerde bir etkinlikteydim, Güler Pınarbaşı’yı dinledim. Hipnoz terapisi üzerine, kendisiyle bir deneyimimi blogumda paylaşmıştım. (http://mustep.blogspot.com/2012/05/hipnoza-yatannz-oldu-mu.html)
Bu etkinlikte ise kısa bir çalışma sayesinde para ile ilk tanışmamızı gösterdi ve bizde oluşan mesajları gözlememize yardımcı oldu.
Etkinlik, yoğunluk sebebiyle çok kısaydı, ancak Güler “Para Sevgidir” seminerlerinde para ile tanışmamızı daha etkili yapıyor ve akabinde bunu sevgiyle buluşturmamıza yardımcı oluyor. Onu takip etmenizi öneririm.
Ben de daha önceden gördüğüm bir mesajı tazelemiş oldum bugünde.
Çocuktum, daha 3-4 yaşlarındaydım. Bir oyuncak kamyon beğenmiştik kardeşimle, büyüktü ve pahalıymış, babam öyle demişti. Kolay olmamış ve “harçlıklarınızı biriktirmelisiniz” demişti.
Babam yoktan var edebilen birisi olarak tanınırdı ve çok zor şartlardan gelmiş, çocuk yaşlarda eli ekmek tutmaya başlamıştı. Sanırım bu becerisini de çocuklarına aktarmak istedi bir şekilde…
Kardeşimle şu an hatırlamadığımız bir süre boyunca harçlıklarımızı biriktiriyorduk. Evi topladıkça harçlık kazanıyorduk, uslu durdukça harçlık kazanıyorduk vs… Ne kadar zorlansak ve sabretmek zorunda kalsak da biriktirdik bir para ve kamyonumuza kavuşmuştuk.
Mesajı almışım: para kolay kazanılmaz. Parayı kazanmak için çok çalışmalıyım.
O kamyonu komşunun oğlu kırmıştı. Birlikte oynuyorduk ve bir gün üzerine çıktı, büyük bir çocuktu zaten, kamyon da kırılmıştı. Buradan çıkan mesaj ise; “sen ne kadar çalışırsan çalış, başkaları senin işini rahatça bozabilir.”
Komiktir ama iki mesaj da hayatımda hep kendini gösterirdi. Hem biraz kazanmak için çok çalışmak zorunda kaldım hem de benim ortaya koyduğum birçok iş, başkaları tarafından heba edilebiliyordu.
Bir gün bu “başkaları”nı yönetmeyi becerdim ve artık bozan yok, karışan yok.
Hala çok çalışıyorum, ama bundan zevk alıyorum. Çünkü beni tanıyanlar bilir; işime aşığım. Yine de bir ihtimal daha var; bu aşkı daha az çalışarak da yaşayabilirim belki, ama o bakış açısında değilim.
Gördüğünüz gibi, babam “daha iyisi olsun benim oğullarım” dedi ve bu müdahaleler düşündüğünden farklı sonuçlar verdi.

Bir dostumu dinliyordum, oğlundan bahsederken sık sık “onun iyiliği için” diyordu. Bazı şeyleri sorgularken ise “aman oğlum daha iyisi olsun, tek derdim bu” diye bitiyordu cümleleri.
Bir baba değilim, dolayısıyla hariçten gazel okuyor olabilirim. Ama bir oğulum ve gözlemci bir insanım.
Çocuklarınızın hep daha iyi olmasını istediğinizde daha iyi karnelerle, daha uyumlu çocuklarla, daha az okul şikayetleriyle karşılaşırsınız.
Peki ya hayat?

“Çocuğumu sultanlar gibi büyüttüm ben” diyen bir annenin annezedesini tanıyorum. 31 yaşında ve yumurta kırmayı bile bilmiyor. Ciddiyim! Bir kez yumurta kırmayı denemiş, kabuk düşmüş, annesi de “çekil de ben yapayım kuzuma” demiş. Ne iş yapıyordu bu arkadaş biliyor musunuz? Hiçbir şey! Çünkü hiçbir şey yapmamış ki hayatın başka kulvarlarında…
Bir dostum var, çok büyük kurumlarda güzel pozisyonlar almış ve bir süredir yeni bir iş bakıyor. Çünkü dünya devi bir firmaya girmesi lazım! Neden? Annesi onu kabul etmeyecek.
Google’a girdim demek zorunda, “Yemeksepeti’nde şu oldum” dese bile kurtarmaz.
Annesine kendini ispat süreci, değersizlik duygusuna boğuyor ve ağladıkça ağlıyor. Okul hayatında ise “ülke sekizincisi oldum” dese, sınıf arkadaşı Cansu yedinci ise; vay haline!
Anne de haklı! “Benim kızım daha iyisi olsun” diyor sadece!
Proje çocuk kavramı geldi aklıma.
Küçücük yaşlarda bir dünya eğitime sokulup, daha liseye bile başlamamışken kariyeri planlanmıştır.
Daha 2 yaşındaki çocuğuna matematik öğretmeni arayan da gördüm, liseye yeni başlayan kızı için Etiler’de ev alan ebeveyn de. Çünkü kızı 3 yıl sonra Boğaziçi Üniversitesi’ni kazanacak, kazanmak zorunda! Evi okuluna yakın olsun diye öyle ev almış.
Biliyor musunuz, babam beni kabul etmiyordu. Çocuk yaşlarda başlayan iş deneyimim, İngilizce ve ileri matematik becerisi, iyi bir iletişim kabiliyeti, üst düzey bilgisayar deneyimi…
Güzel firmalarda danışman olacaktım, SSK yatacaktı, düzenli bir hayatım olacaktı. Sorulduğunda “şu firmada şu kişiyim” diyebilecektim.
Ağzını açmıyor ama kelime aralarındanbu okunabiliyor. Ha illa danışmanlık da şart değil, KPSS var, cayır cayır herkes giriyor bir yerlere; benim neyim eksik!
İlla kendi işimi yapacaksam, çocukluk merakım borsa danışmanlığı, onu yapayım bari. Ben de bir finans danışmanlık şirketi kurabilirim veya bilişim çözümleri falan…
Ama “oğlunuz ne iş yapıyor” diyen komşuya “hık mık, kem küm... Psikolojik bir şeyler yapıyor, biz de bilmiyoruz” demişti.
Daha yeni yeni, 5 senenin sonunda kabullendi beni. O da tvlere çıktığımdan mıdır (ki uydu kanallarında çıktım sadece) birçok dergide makalem yayınlandığından mıdır (hiç birini okuduğunu sanmıyorum, bilmiyordur) yoksa birçok üst yöneticinin kapıda karşıladığı birisi olduğumdan mıdır (bunu da bildiğini sanmıyorum, anlatılmaz böyle bir şey) artık işimi, gücümü kabullendi baya baya (halâ tam değil). Tabi esas kabul sürecine aşağıda değineceğim.

Şimdi size iki mesaj:

Eğer böylesi bir ebeveynseniz, bir hayata müdahale ediyorsunuz ve çocuğunuzun, onun O olmasını engelliyorsunuz.

Eğer böyle yetiştirilen bir evlatsanız, durun ve kendinizin farkında olun!
Size biçilen kariyeri/kaderi yaşamak zorunda olmadığınız gibi, bilakis kendi hayatınızı kendiniz şekillendirmek zorundasınız!
Eğer benim gibi abidik gubidik (babam böyle tanımlıyordu), ifadesi zor işler yapıyor veya öyle de böyle de aileniz tarafından kabul görmüyorsanız, önce kendiniz kendinizden emin olun.
Babam ben kendimi ona ispat çabasını bırakınca beni anlamaya başlamıştı.
Yaptığınız ya da yapmayı hedeflediğiniz işi, uğraşı önce kendiniz kabul edin, özümseyin. Dirençle karşılaşıyorsanız, sizin kendinizde bir kabulsüzlük söz konusu olabilir. Külahınızı önünüze alın!
“Aman çocuğum daha iyisi olsun” düşüncesinden sıyrılmak ümidiyle.
Çocuklar her haliyle iyi!

11 Kasım 2013 Pazartesi

Randevulaşmak üzerine

İşim gereği, merakım gereği mütemadiyen çeşitli insanlarla randevulaşıyorum.
Kimi zaman benden talep ediliyor, kimi zaman ben randevu veriyorum.
Dikkatimi çeken birşey oldu; talep eden bensem ve görüşmek istediğim kişi üst rütbeli birisiyse, süreç çok hızlı akıyor, hatta ben geç cevaplamış oluyorum mailleri.
Mesela bir firmanın insan kaynakları sorumlularından birisiyle görüşmek için mail atıyorum, en erken bir haftada orta halli bir cevap alabiliyorum.
Ancak çok daha büyük bir firmanın dünya başkanına mail atıyorum, daha o saat cevap aldığım gibi hemen akabindeki haftaya randevulaşıyoruz.
Geçen hafta dünyanın en büyük teknoloji firmalarından birinin 67 ülkeden sorumlu başkanına kahve içmek istiyorum diye mail attım. 15-20 dakika içinde cevap geldi ve saat dolmadan randevulaştık.
Az önce de Türkiye'nin en büyük lojistik firmalarından birinin yönetim kurulu başkanına mail attım, buluşmak için.
4 dakika içinde asistanıyla görüştük ve haftaya görüşeceğiz.
Oysa orta düzey ve altı bir yönetici ile görüşmek isteseydim bekle babam bekle...
Rütbe büyüdükçe tevazu artınca, daha bir tatlı oluyor.
Not: burada iş yükünü de dikkate almakta fayda var tabi. Ancak görüşmek istediğim kişiler de pek boş değiller, dolayısıyla bir kahveye kimisi anında vakit ayırabiliyor kimisi 40 gün sonraya.
Buradan maillerine hızlı, benden bile hızlı dönen herkese teşekkür ediyorum.
Beni de daha özenli olmaya teşvik ediyorlar.
Umarım başkalarına da örnek olabilirler.

8 Kasım 2013 Cuma

Yarınlar Beleşle Kazanılmaz

KOSGEB girişimcilik eğitimleri ilk verildiği zamanlarda, hibelerin dağıtımı güvensizdi. Hoş, hala birçok tanıdığım insan sahte beyanlarla hibe çekebiliyor, ama o günlerde daha da güvensizdi çalışmalar.
Hibeler sayesinde işimizi kuralım, paramızı kazanalım, üretimi büyütelim gibi yaklaşımlar yerine "şuraya şunu yazarım, buradan bunu kaparım, sakalımı (harçlığımı, avantamı, haksız paramı) çıkarırım" deniyordu!

Aklımız kolaya kaçmak yerine biraz icraate çalışsa...
Geçen gün Mecidiyeköy sapağından girerken aşağıdaki sahneye tanık oldum. Bir teyzemiz almış koca bir poşet, kökünden kökünden kopardığı çiçekleri poşete dolduruyordu. O peyzaj gayet hoşken, artık kuru bir yeşillik kaldı.

Bunu konuşurken bir arkadaşım annesinden bahsetti.
Yıllar öncesinde tüm İstanbul'a laleler ekilmiş. 1996-97 falan.
Bir günde ise bu laleler talan edilmiş. Kendi annesi dahil birçok tanıdığı teyze, bahçelerden koparıp evdeki saksılarına uygun görmüşler. Dolayısıyla 10 sene kadar, bir daha lale dikilmemiş.
Evdeki saksının güzelliği için kent güzelliği talan edilmiş sözün özü.

Olayın daha başka boyuttan incelemesi...
Bir arkadaş Almanya seyahatinde görmüş, turnikesiz giriliyor metroya.
E nasıl oluyor dedim.
Herkes bilet basılan yere kendi biletini basıp geçiyormuş ama turnike yokmuş.
Güvenlik görevlileri bakıyordur dedim.
Hayır herkes, kendini kendi kontrol ediyor diye cevap aldım.
Çünkü eğer biletsiz geçerlerse metro maliyetleri ek vergi olarak yine onlara yansıtılacakmış. O sebeple biletlerine sadıklar.
Ancak göçmenlerin yoğun olduğu mahallelerde güvenlikçiler de varmış turnikeler de...

Beleşe bakıp bugünü kurtararak yarını batırmayalım. Vizyonumuzu güçlendirip bilincimizi artırmalıyız.

Boyutu Önemli!

Aktivist Dergisi'ni biliyor musunuz?
Kısa bir geçmişi var ama okunurluğu her gün artıyor.
Girişimcilik üzerine yazdım ben de.
Sizinle de paylaşmak istedim.
http://www.aktivistdergi.com/#28 Linkinde benim yazım var.
Önerim ise baştan itibaren okumanız, hatta aktivistin ilk sayısından itibaren...
İlk sayıda ben yoktum. Muhteşem insan Timur Tiryaki'nin bir yazısının linkini vereyim: http://www.aktivistdergi.com/1/#/18/ (Derginin ilk sayfası için http://www.aktivistdergi.com/1/ linkini kullanabilirsiniz)
İkinci sayıda http://www.aktivistanbul.com/edergisayi2/#64 linkinde etkili CV'ler üzerine yazmıştım. (Derginin ilk sayfası için http://www.aktivistdergi.com/2/ linkini kullanabilirsiniz)

4 Kasım 2013 Pazartesi

Olanın Olmayana Borcu Olması

Son günlerde bilgisayar başında çok vakit geçiremediğimden Ekim Ayı'nda blogum ihmal oldu.
ASHOKA 2013 Ödüllerinden bahsetmeden ekimi kapatmış olmamalıydım.
Ashoka dünyanın en büyük ağlarından birisi.
Dünya genelindeki sosyal girişimcileri kendi kriterlerine göre seçiyor ve gerektiğinde fonla, bilgi kaynağıyla destekliyorlar.
Sosyal girişim tabirine daha önce de blogumda değinmiştim. En özet haliyle; yaşadığı dünyaya fayda sağlayan,iktisadi kârdan ziyade sosyal fayda odağında kuruluşlardır.
2012'de akredite edilen üyelerden birisi de Tülin Akın'dı ve bu geceki ödül verenlerden birisi kendisi oldu. Stratejik yönetim konusunda kendisi ve ekibine koçluk yapıyorum. O gece de yaşayacağı onura ortak olmamı istedi.
Tülin'in ödül verdiği kişi Zafer Kıraç.
Hapishanelerde insancıl yaşam şartları üzerine çaba sarf eden bir güzel insan. İki üç cümle paylaşmak istiyorum onun ağzından:
"Ülkemiz 2020'de hapishane kapasitesinin iki katı olacağının müjdesini verdi! Gelişmiş demokrasilerde ise alternatif cezalandırma metotları denenir.
Dünyada çocuklar ve suç kavramları ayrıştırılmaya çalışılırken, bizdeyse ıslahevleri boşaltılıyor ve cezaevi kampüslerine yerleştiriliyorlar."

Yıllar öncesinden tanıdığım Serra Titiz ise, bir çok projesi olmasına rağmen GelecekDaha.Net projesiyle ödüllendirildi. Gençlere gönüllü e-mentorluk sistemi sunuyor. Daha önceleri çeşitli üniversitelere açıktı sadece, ama artık tüm Türkiye yararlanabilecekmiş bu hizmetten.
Ödülünü de rol modellerinden İbrahim Betil verdi. Eğitime gönlünü veren büyük üstadın TOG, TEGV, ÖRAV ve daha birçok yerde emeği var.

TEMA da ödüllendirildi ve Hayrettin Karaca sağlık sebebiyle katılamadı ama bir video röportaj izlememizi sağladı.
"Komşu açken tok yatmak günahtı bizim zamanımızda. Olanın olmayana borcu vardı... Ama umutluyum bu gençlikten, uyandı Türkiye; UYANDIK!" 

Son konuşmacı Almanya'dan Felix Oldenburg, 1990'larda başlayan araba paylaşımına değindi ve shareconomy'ye değindi (Paylaşım Ekonomisi)
Yarının ekonomisi; armağan ekonomisi olabilir, paylaşım ekonomisi olabilir... Öyle veya böyle dünün "Rabbena! Hep Bana" Ekonomisi değil!

İnsanlar, yatırımcı adaylarına bile fikirlerini paylaşmaktan çekinirken, kopyalanmasını önlemeye çalışırken; geleceğe oynayanlar ise daha iyi bir dünya için top koşturanlar açık platformlar şeklinde çalışıyorlar.
İş  modelleri işbirliğine açıktır.
Hatta iş fikirleri başkaları tarafından kopyalandığında, daha değerli oluyor.

Peki bu yaklaşım para kazandırır mı?
En basitinden Tülin Akın yıllık 2 Milyon Dolar kadar ciro yapıyor ve yeni projeleriyle bu artıyor. Daha büyükleri var, daha küçükleri var. Ama evet, bu yaklaşımlardan da para kazanılabiliyor.
Bunların global örnekleri için sosyal girişimciliği, özellikle İngilizce kaynaklarda aradığınızda yepyeni bir vizyonla karşılaşacağınızdan eminim.
Herşey daha iyi bir dünya için...

8 Ekim 2013 Salı

Plan Yapabilmek ve Kariyer Üzerine

Notlarım arasında 8 Ekim 2010'a ait, 3 sene öncesine dair birşeyler gördüm. Sanırım Derya Akkaya'nın performans koçluğu seminerlerinden birisindeydim. Konu planlama olunca, sizinle de paylaşmak istedim.

Birkaç soru sormuş eğitmen; plan ne demektir, plan yapıyor musun? Planın değişirse bozulur musun? (Bazı karakter tipleri vardır, planlarının değişmesi, onları çok büyük krizlere sokar, bazı tipler ise olabildiğince esnektir ve her türlü plan değişikliğine uyum sağlarlar.)

Planlarınız, gerçekleştirmek istediğin hedeflere ne derece uygun?

Belli rutinlerin dışında, planlayarak yaptığın bir şeyler var mı? (Sevgiline sürpriz mesela?)

Planını yaparken hangi duygularının tatminine öncelik veriyorsun? (Hırs da bir duygu sayılabilir, huzur da.)

Değişim yaşamak için her uzman, yazılarak yol alınmasını öneriyor. Dolayısıyla bu soruların cevaplarını ve devamını yazarak çalışmalısınız!

Planlardan bahsediyoruz ya, hayatının amacı ne? Bununla ilgili daha önce yazılar yazmıştım, bloğuma göz atın lütfen.

Planların bu amaca hizmet ediyor mu?

Kendine koyduğun hedefler ve kendine verdiğin sözler neler? Bunları planlamalarda sakın es geçme!

Ödül! Kendini attığın adımlar neticesinde nasıl ödüllendiriyorsun? Ödülün gerekliliği üzerine de daha önce yazılar yazmıştım bloğumda, okumanı öneririm.

Bu soruların cevapları planlama süreçleriyle ilgili direkt ve dolaylı destekler verecektir kesinlikle. Hazır sorular giderken, kariyer koçluğunun temellerini de paylaşayım mı? Madem plan yapıyoruz, kariyer planımıza da biraz göz gezdirelim.

1)      Ben neler yapabilirim? En az 3 cevap çıkarın lütfen.

Koçluk yapabilirim, kendi geliştirdiğim tekniklerle kişisel sorunlara yardımcı olurum.

Kriz çözebilirim, yine kendi geliştirdiğim tekniklerle içinden çıkılamayan proje sorunlarını çözüme kavuşturabilirim.

Mentorluk yapabilirim, psikolog ve koç arkadaşlara mesleklerini geliştirmeleri için yardımcı olabilirim.

Aklımdaki yüzlerce iş fikrinden birini seçip icra edebilirim, böylece ritimli bir hayatım olur, iş adamı olurum ve bolca para kazanabilirim.

Vs…

2)      Bunlar arasından hangilerini yapmaktan hoşlanırsın?

Kriz çözücülük, koçluk, mentorluk.

3)      En çok hangisini yapmaktan istiyorsun?

Kriz çözücülük; kendimi en iyi hissettiğim ve eşsiz görüldüğüm iş alanı, mucizeler yarattığım hizmet türü.

Şu ana kadar icraatle ve dışarısıyla ilgilendik. Peki ya içeride durumlar nasıl?

4)      Bir cümle ile ifade edersen sen kimsin?

2010'daki cevabım: "Hizmetle görevli bir ilahım" şeklinde olmuş. Şimdi düşünüyorum da: "Görevliyim"

Bu cümleler, kişilik özellikleri hakkında büyük ipuçları verir. Mesela 2010'daki cevabım ruhsallık, sosyal farkındalık, megalomanya, cesaret, vizyonerlik gibi alt metinler veriyor. Bugünkü cevabımı objektif yorumlarsam eğer; vizyonerlik, amacını özümsemiş olmak, cesaret… Para ile motive edilemez bir karakter, değerlerine bağımlı birisi, çok büyük oynuyor-çok büyük kazanacak…

Hadi siz de kendinizi yazın ve akabinde yorumlayın. Dilerseniz arkadaşlarınıza yorumlatın. "Dostum, kendisini …….. şeklinde ifade eden birisi hakkında neler düşünürdün? Cevabın için teşekkürler."

5)      Sen ne yapmak istiyorsun/ Ben ne yapmak istiyorum?

Yıllar önceki cevabım "Kendimi buluyorum, bunu geliştirirken oluşturacağım ışıkla, hayata hizmet etmek istiyorum" şeklinde olmuş.

Bugün ise bakışım biraz değişmiş: Sadece varlığımla, o ortamda nefes alışımla bile çözüm olmak istiyorum.

Bu cümleler kişilik özellikleri hakkında ek ipuçları verir ve böylece kendinizi başka başka açılardan gözleme fırsatınız olur.

6)      Bu özellikler nasıl eylemlerle ortaya konacak?

Daha çok okumak, daha çok araştırmak, daha çok gözlemlemek, daha çok denemek, daha çok çalışmak, daha çok "ötesi" uygulamalara ihtiyacım var.

7)      Bu cevaplar hangi meslekler çağrıştırıyor?

Yeni nesil danışmanlık, yeni nesil koçluk, yeni nesil çözümler

8)      Sen nerede olmak istiyorsun, tarif eder misin/ Ben nerede olmak istiyorum?

3 sene önceki notumdaki tarifi aktarayım, geleceğimden bir sahne: "Bir oditoryumdayım, sahne kontrolleri yapılırken elimde mikrofon var. İnsanlarla sohbet ediyorum. Yabancı konuklar için düzenlemeleri kontrol ediyorum. Gün boyu sürecek bir konuşma, 70.000 kadar kişiye hitap edeceğim…

Zaman içinde vizyonum da değişti misyonum da. Artık 70.000 kişiye konuşmak çok da heyecanlandırıcı bir hayal değil. Yeni mustep'in vizyonunda kendiliğinden çözümler yaratan insanlar var. Ruhsallıklarının farkında, neyi neden yaptıkları belirgin insanlardan oluşan bir ekibim var. Tarifimin gerisi bende kalsın.

Sizin cevaplar nasıl peki?

Bana bu yazının yayınlandığı ayın sonuna

kadar cevaplarınızı paylaşırsanız bir sürprizim olabilir.

Herşey gönlünüzce, gönlünüzün dilediğince olsun.

Bunun için de gönlünüze kulak verin.

Kendiniz, kendinizden ne istiyorsunuz?

3 Ekim 2013 Perşembe

İki Kere İki Oniki Edebilir

Hayatımda kısa ama etkili bir yeri vardı matematik hocamın. Kulağı çınlasın Ali Konukseven’in. Beni tahtaya kaldırırken derdi; “Matematik bilen adamın yürüyüşü başka olur.”
Matematiksel döngüler, algoritmik yapılarla ifade tarzlarını, fizik ötesi kavramları bile böyle anlatabilmeyi sevmişimdir ve herhangi bir şeyi matematikle, matematiksel her şeyi de herhangi bir tarzda ifade edebilirim sanırım.
Algıları konuşuyorduk bir arkadaşımla, kendisi bana göre çok farklı birisi ve bazen uyumsuzluklar yaşayabiliyoruz. Bu doğaldır zaten.
O da eski bir matematik olimpiyatçısı ve bazen bana rasyonel yollardan ifadeler kullanır.
Böyle bir şey çizdi ve hayatımın içerdiği iyi-kötü, çok ya da az şeyleri böyle kapsadığımı söyledi.
Kendisi ise * noktasında yer aldığına, orada yaşadığına inanıyor. Dolayısıyla onu dışladığımı düşünüyor. Çünkü bu konu hakkında konuşuyorduk ve onu dikkate almadan değerlendirme yaptığımı söyledi.
Haklı olabileceğini düşündüm. Ego bu, herkeste var ve bendeki biraz besili. “Çözüm istiyorum” dediğinde ise aklımdan geçen şey; bakış açımı değiştirmekti. Ya yeni bir boyuta taşıyacağım ya da…
Ben böyle baktığımı, bakabileceğimi söyledim. İkimiz de şaşırmıştık, neden olmasın diye. Neden küme dışı, kümeye dahil edilmesin?
Nasıl ki çok azımız uzaylıları gördü, gördüğünü iddia etti; acaba uzaylılar da aynı şekilde bizi göremiyor olamaz mı? Belki uçaklarımızı nadiren algılıyorlar, belki çok çok azımızla tanıştılar ve bizi merak ediyorlar.
Belki bir gün iki kere ikilerimiz de 12 edebilecek.
Belki değişen algılarımızla bakış açılarımız yepyeni vizyonlara taşıyacak bizleri.
Ve hatta fil yutan yılanları dahi algılayabileceğiz. (Küçük Prens kitabını okumadıysanız şefkatle öneriyorum.)
 


2 Ekim 2013 Çarşamba

Odanın Hissi

Eski bir seminer notumu gördüm, Berry Woodhouse konuşmuştu. Bazı noktalar paylaşmak istedim.
“Sadece sol beyin çalışsa, her şeyi ayrı ayrı görüp anlamaya çalışır. Sadece sağ beyin çalıştığında ise her şeyi bir bütün olarak görüp anlamlandırmaya çalışır.”

İkisi de yanlış değil, ikisi de doğru değil. İdeal olanı bu iki tarafın da uyumlulukları.
Hangi beyin lobunun aktif olduğu çok da önemli değil bence. Karar alacağımızda “dur, amigdalama biraz baskı yapayım, nöropeptidlerimin transmiter uyumu yerindedir” gibi şeyler demiyor ve düşünsel olarak karar alıyoruz. Aynı şekilde “hep bütünü görüyorum, biraz da sol tarafıma yatayım da kan gitsin, detayları göreyim” demezsiniz. Zaten veriler beyinde nasıl konumlanıyor hala kimse emin değil.
Ancak burada mesajı da kaçırmayalım: detaylar ve bütün arasında uyumu yakalamak gerekli!
Konuşurken Berry şöyle de demiş: “Herşeye maddesel, bilimsel anlamda cevaplar aramak, aslında içimizde olan cevapları bulmamızı engeller. Anlamamız gereken; hiçbir zaman tek bir şeyin olmadığıdır.”
Geçtiğimiz günlerde mantıklı-mantıksız-mantıkdışı şekilde, ben dahil birçok arkadaşım çok zor günler geçirdik.
Ben hep anlamlandırmaya ve müdahale etmeye çalıştım. Oysa zihnim her seferinde daha da büyük sorunlara tanık oldu.
Sonra anladım sanırım; mağrur olma Mustafa, senden büyük Allah var.
Zihin geliştiren çalışmalarımı durdurdu ve biraz serbestleştim. Günümü anlamaya başladım, hissetmeye başladım ve krizlerim de art arda son buldu.
Hatırladım: en ileri düzey krizlerde yapılabilecek tek bir şey vardır; hiçbir şey yapmamak!
Günlük hayatımızın bizi zihne, egoya yönlendirdiği ve baskıladığına değiniyor Berry.
Geçtiğimiz günlerde kız arkadaşımla ruhsallık üzerine konuşuyorduk.
Özellikle son geliştirdiğim hizmetlerimle mükemmel denebilecek sonuçlar aldığımı konuştuk. Ancak eğer ruhsal çalışmalarımı geliştirirsem, mükemmel çizgisini de rahatça aşacağım ve hatta mucize diye bir çıtada olabileceğim. Çünkü tüm teknolojim değişecek ve boyut kısıtlarından öte çalışabileceğim.
Ancak egom, aklımı kullanmayı seviyor ve yine gönül değil akıl geliştiren yollara giriyorum. Oysa sezgi bambaşka…
Bunun için Berry’nin önerilerinden biri konuşurken karşımızdaki kişiye değil, çevresine bakmak. Çevresinden onu algılayarak enerjiyi fark edebilmek… Bunun hakkında yıllar önce başka bir üstaddan da benzer şeyler duymuştum.
Bir başka önerisi de sorun olduğunda analiz edip çözmek yerine bir nefes alıp duygularımızı hissetmek, sonra bir nefes daha alıp rahatlamak. Çünkü böyle adımlarla dinginleşebileceğiz ve bakış açılarımız farklılaşacak!
Kararsızlıklarla ilgili ufak bir önerisi de var Berry’nin; siyah ve beyaz taş hayal edin. Siyah “hayır” demek, beyaz ise “evet” taşı.
Aklınızı kurcalayan konuyla ilgili önce kendinizi gevşetin ve sonra fark etmeye çalışın; titreşimler hangi taştan geliyor? Titreşimlere güvenmemizi öneriyor Berry, geleceğin bile titreşimi olduğunu söylüyor.
Seminerin sonunda iki soru sormuş salona; “Şu an sessizleşin. Sessiz kalın biraz ve ne hissediyorsunuz bakın.”
Bu an’ı hatırlıyorum, tüm salon sessizleşmişti, sakindi.
Sonra, biraz vakit geçip de kendinizi hissedebildikten sonra yeni soru: “aynı şeyi oda için de yapın, içinde bulunduğunuz odanın içinde dolaşan bir his yakalayabiliyor musunuz?”
Şimdi derin bir nefes alalım ve düşünmek yerine yaşamaya başlayalım.

1 Ekim 2013 Salı

Ne Ekiyoruz?

Şişedeki kapağın bile bir rolü vardır. Çünkü her şeyin ve herkesin bu hayatta bir rolü var. Peki sizce sizin rolünüz ne?
Mavi hap-kırmızı hap ikilemini hatırlıyor musunuz? Ya meşhur “avucunuzdaki kelebek” öyküsünü hatırlıyor musunuz? Seçim özgürlüğünden, bazı seçimlerin hayat verirken bazılarınınsa olumsuzluk yaratacağından bahsederler.
Bence hepimizin avucunda, gönlünde, ruhunda bir tohum var, hepimizde ayrı, hepimizde farklı, hepimizde kendine has!
Eğer onu hoyratça savurursak kırmızı hapı yutarız, atıl oluruz, yiter gideriz.
Oysa özenle ekersek tohumumuzu, sabırla uğraşırsak filizlendiğini görürüz.
Sonra da sebatla işlemeye devam ederiz ve günü gelince meyvesini yeriz!
Ve biliyor musunuz? Bunları bilinçlice yapabildiğimizde, daha o tohumlar meyvelerini vermeden bile hayatımıza lezzet katmalarını sağlayabiliriz. Çünkü sürecimiz başlamıştır.
Ekim Ayı’na giriyoruz. Ekmekten geliyor, karmaşık bir öyküsü yok.
Peki neleri ekeceğiz bu günlerde? Ya da hangi ektiğimiz şeyleri gübrelendireceğiz, besleyeceğiz?
Hayatınızda sergilediğiniz bu çiftçilik, başkalarıyla iletişiminize de yansıyacak. İnsanların sırtından kazanmak yerine, onlarla birlikte bir şeyler yetiştirmeye başlayacaksınız.
Bu imeceler ise daha kolay, daha faydalı, daha mutlu, daha pratik, daha huzurlu bir ömür yaratacak.
Sizin tohumunuz nedir?
Onu ekiyor musunuz?

14 Eylül 2013 Cumartesi

Türk Maymunluğu

Maymun iştahlılıkları bilir misiniz?
Belki sizde de vardır, açıkçası bende vardı, kontrol edebilmekle beraber hala var. Tanıdığım birçok insanda da var, özellikle de benim neslimde.
Kütüphanelerde okuyacak kitap seçemezdim, bir oyunun sonunu getiremezdim, bir kızla bitmezdi maceralarım.
Zamanla bu durum iş hayatımda da kendini gösterdi. Gördüğüm her kariyer olasılığına atladım. Şükür ki çok zekiyim ve kısacık sürelerde dünyanın deneyimini edinerek avantaj yakalamıştım. Seyis yardımcılığından bilişim uzmanlığına kadar yaygın bir geçmişimin olması, bundandır.
Ama ana bir konuda etki doğurmak, o denli uzmanlaşmak, odaklanmak ben ve benim gibiler için ayrı zor.
Az önce bir danışanım aradı. Genç ve çok yetenekli, zaten yetenek gerektiren bir eğitim alıyor.
Bir ilham almış, zaten bu tipler (bizler) mütemadiyen bir şeylerin ilhamını alırız ve hepsi de voleyi vurdurabilecek cinstendir. Ama sorun; bu ilhamların hepsi de güçlü olduğu için birini seçip de bir şey yapamayız, arada kalır yarım bırakırız.
Bu genç dostum da bir hayali ile bu ilhamı birleştirmiş ve özgün bir kitap projesi tasarlamış. Sesindeki heyecanı duymalıydınız!
“Biliyor musun” diye devam etti. “Çeşitli şarkılardan oluşan bir de kısa albüm yapıp kitabımla verebilirim. Böylece müzik aşkımı da uygulayabilirim” dedi. Ne süper!
Hatta kısa süre sonra bu proje üzerinden konserler bile çıkarabilirmiş.
Ne güzel! Bir kitap ilhamı ve hayaller nerelere kadar götürmüş!
Oysa madalyonun başka bir yüzü daha var; aşırı doz yaratıcılık!
Genci epey tanıyorum. Bu saydıklarından ötesini bile yapabilecek güçte. Bununla birlikte projesindeki müzik çalışmalarını yaparken yolundan çıkabilme potansiyeli de çok yüksek!
Bunu dile getirdim, düşündü mü, yorumu ne oldu diye. Birazcık yutkundu.
Şu ana kadarki sorunlarının hepsinin temelinde, herhangi bir şeyi nihaileştirememiş olması, bunun yarattığı stres duygusu var!
Nasıl önlemler alabilir?
Hayallerinden hiçbirini unutmaması, projesinin detaylarından hiç birini kenara atmaması gerek; akla gelen herhangi bir şey yapılabilir bir şeydir. Ama odağını koruyabilmesi; maymun iştahlılığa düşmemesi için planını tekrar ele alması lazım. Ara hedefler koyması şart!
Amacınıza hakimseniz, gelecek ilhamlar olasılıklarınızı, potansiyellerinizi daha da artırır. Ancak sadece amacınız ışığında sağlıklı adımlar atabilirsiniz.
Amacınızı hatırlayın hep, onu sorgulayın, ona göre değerlendirin. Çünkü amacınız, nedeninizi belirtir ve ne yaptığınız değil, nasıl yaptığınız önemlidir.
Hazır ne-neden demişken, Simon Sinek’ten mükemmel bir konuşma öneriyorum.