3 Temmuz 2013 Çarşamba

Gazetecilik Ne Değildir?

"Yarım hekim candan eder, yarım molla dinden"
Bunu ilk duyduğumda çocuktum, ne kadar derin bir anlamı olduğunu görememiştim.
Geçtiğimiz günlerde yaşadıklarımız üzerinden gazetecilik, bilgi paylaşımı, yaygaracılık ve saliklik üzerine neler gözlediğimi paylaştım İndigo Dergisi'in 94. Sayısında.

Gazetecilik Ne Değildir? http://indigodergisi.com/2013/07/gazetecilik-ne-degildir/

Keyifli okumalar diliyorum.

23 Haziran 2013 Pazar

Diren Sağduyu

Gezi parkıyla patlak veren olaylar geliştikçe bir ihtiyaç doğuyor; sağduyu!
İkiliklerden kurtulmanın, kutuplaşmayı önlemenin en temel yoludur sağduyuya sığınmak.
Ama neden?
Ama nasıl?
Ama ne zaman?
İndigo Dergisi'nde bir yazım yayınlandı bunun üzerine; http://indigodergisi.com/2013/06/diren-sagduyu/
Keyifli okumalar.

9 Haziran 2013 Pazar

Yaz geldi kilolar gitti mi?

Biliyorsunuzdur belki, bu yıl Sağlık Bakanlığı da obzelik üzerinde duruyor ve önlem çalışmalarına destek veriyor.
Çevremde de birçok kişi diyette. Özellikle de yazın başladığı şu günlerde, diyetleri daha da sertleşti.
Oysa daha önce defalarca kez yazdım, kilo vermek için diyet şart mı diye sorguladım.
Geçtiğimiz günlerde yeni başladığımız bir danışanımın yorumunu birebir aktarıyorum.
Son yaptığımız çalışmadan sonra; hızla kilo vermeye başladım. Yediklerimi değiştirdim tabi ama yemek yemek eylemine karşı duruşum değişti. Yemek yeme eyleminin "anlamını" değiştirdim. Midem küçüldü. Asla açlık hissetmemeye ve vücudumun neye ihtiyacı olduğunu vücudumla konuşmaya başladığımı fark ettim... Sosyal ilişkilerim; incelmek ve irade sahibi olmak başlıkları adı altında daha da sağlamlaştı. İnsanlarla daha fazla sohbet etmeye; tahammülümü kontrol etmeye başladım ve "Mideyi dinleyebilmek aslında diğer insanları dinleyebilmekten çok da farklı değilmiş" yargısına ulaştım. Kabul gördüm. Dağınık düşüncelerimi yavaş yavaş organize ediyorum. Hayatımın yeniden kendi ellerime geçtiğinin farkına varıyorum. Sadeleşmeye çalışıyorum sadeleştikçe kendi hayatım zenginleşiyor. Kendime çizdiğim beslenme ve zamanı kullanma planına birebir uymasam da; genel olarak o düzende ilerliyorum... 78 kiloyum şu an (Yani 5 kilo verdim bir haftada). Normalde diyet sürecinde yaşadığım halsizlik enerjisizlik isteksizlik gibi şikayetlerim alt seviyede. Kabızlık çekmiyorum ama seyrek tuvalete çıkmaya başladım. Başaracağım. Dışarı çıkmaya plan yapmaya ve insanların hayatımdaki anlamlarını doğru yerlere yerleştirmeye; değişme direnmemeye; kötü düşünceleri kovma eylemlerini de alışkanlık haline getirmeye çalışıyorum. Yani refleks olarak algılamaya çalışıyorum ve herhangi bir kendimden gelen dış baskıda otomatik olarak devreye girmesi beni çok rahatlatacak. Bunu egzersiz haline getirdim. Hayat güzel. Sen de öylesin. Sana çok ve tekrar tekrar teşekkür ederim.
Deniz Onursal, Müzik Öğretmeni
Siz de eğer formunuza hızla girmek istiyorsanız, yemeklerinizden de geri kalmak istemiyorsanız hemen iletişime geçin. Bir doktor değilim, tanı koymuyorum.
Bir diyetisyen değilim neyi ne kadar yiyeceğinize karışmıyorum.
Bir antrenör değilim, kaç kalori yakacağınıza dair spor ödevleri vermiyorum.
Uzmanlık alanım zihin ve kilolarınızın zihinsel köklerini çözmenizi sağlıyorum. Gerisi size kalmış.

5 Haziran 2013 Çarşamba

Direniş değil bu günler, bambaşka bir şey...

Geçtiğimiz günler birçok şeyi baştan sorgulamamız gereken günlerdi değil mi?
Gezi olaylarını tasvip edelim ya da etmeyelim, eğer halâ düşünmüyorsak "noldu, neden oldu" diye... Başımızı farkında olmadan kuma gömmüşüz demektir.
Bu konudaki bakışımı blogumdan göz atabilirsiniz. Birkaç şey karaladım, birkaç yazı da yolda.
Düşüncelerimden öte ne var şimdi sırada?
Bu olayların yıpratıcı etkilerini gözledim, bunun için birşey yapmak istedim.
Öncelikle bu eylemler sebebiyle haklı/haksız yoğun gaza maruz kalan insanlarda solunum sıkıntıları söz konusu olabilir.
Tuz terapi odaları, KOAH gibi, astım gibi rahatsızlıklar için çok iyi. Türkiye'nin ilk tuz terapi merkezi Sense Renaisense de Bağdat Caddesi'ndeki kapılarını, mağdur arkadaşlara ÜCRETSİZ açıyor. Linki tıklayın, iletişim bilgisi orada.
Solunum kadar bir başka sıkıntı da psikoloji. Şiddete maruz kalan birçok insan gözlemledim yardım koordinasyonu yaparken.
Mor Danışmanlık kurucusu dostum Murat Tali da ücretsiz EFT yapıyor. Buraya tıklayarak EFT hakkında detaylı bilgi alabilirsiniz.
Ben de psikolog arkadaşlardan bir grup oluşturdum ve psikolojik travma yaşayan arkadaşlara ücretsiz destek oluyoruz.
Psikolojik destek arayanların benimle iletişime geçmesi yeterli. Hemen ben ya da daha uygun biri ilgilenecek.
Burada küçük bir şeyin altını çizmek istiyorum. Siyasileştirilen bir eylemin, halâ siyasetüstü olduğuna inanıyorum. Dolayısıyla herhangi bir görüşün mensubu da olabilirsiniz, hatta bu olaylardan etkilenen bir polis memurumuz da olabilirsiniz.
Hepimiz insanız!
Fotoğraf da Gezi Park'a ziyaretim sırasında Hürriyet'in haber yapma gereği duyduğu sarılma eylemimizden birisi.

24 Mayıs 2013 Cuma

Maaş Artırımından Ucuz Motivatörler Var!


Teknoloji kısıtı sebebiyle bir otobüs yolculuğumda yaşadığım sohbete giriş yapmıştım kısacık da olsa http://mustep.blogspot.com/2013/05/tv-calsmaynca-super-bir-sohbet-dogdu.html linkinde.
Aşağıda da bu sohbeti paylaşmak istedim.
Yolculuk arkadaşım bir fabrikada işçiydi. Orta yaşlıydı, evliydi. Elleri çalıştığının, çok çalıştığının kanıtıydı.
Çevremde hep kendi işinin başındakiler var, yöneticiler var ve yine ofis çalışanları var.
Performans primleri, kriz yönetimleri, KDV stopaj dertleri olanlar, kariyer peşinde koşanlar…
Eş sıkıntısı olan, çocuk derdi olan, ev hanımları ya da iş fikirleri, gelecek korkuları olanlar…
Çevremde herkes var ama işçi yok! Üstelik ben işçilerle büyümüş birisiyim, ama artık yoklar…
Sadece işveren arkadaşlarımın fabrikalarını ziyaret ettiğimde görüşme imkanım oluyordu toplumun o kesimiyle ve patronun arkadaşı olduğum için de objektif olamıyorlardı.
Çalışan memnuniyeti, iş gücü devir oranı düşürme, çalışan sadakati gibi kavramlara çözüm buluyorum. Şu ana kadar da bu konuda sadece hizmet sektörüyle çalışmıştım.
Ama ya emek gücünün en alt tabakasında durum ne? Onlara da anlattıklarım olumlu ve yapıcı gelecek mi merak ediyordum.
Üstelik de bu arkadaş, sendikalı bir işçi. Sendikalardan kimi tanısam yönetici, ama oralarda da işçi yine yoktu.
Sordum nelerle motive olduğunu. Direkt dedi ki; “çalışma şartlarımız güzelleştikçe.”
“Bizim fabrikada ocaklarımız var” dedi. Bu ocaklar yaz aylarında sıcaklığı 60 dereceye kadar çıkarabiliyormuş. Ayakta çalışıyorlarmış. Bu konularda bir nebze çözüm sunabilse yönetimi, daha iyi çalışacaklarmış.
“En önemlisi de maaş” dedi. “Ne kadar çok para alırsak, o kadar iyi çalışmaz mıyız?” diye sordu.
“Genelde böyle düşünülüyor ama paranın motivasyon etkisi düşükmüş aslında” dedim. Gözleri büyüdü, şaşırdı. “Haklısın” dememi bekliyordu anlaşılan. “Paradan çok etkili, çok daha güçlü başka şeyler var” dedim.
Ona bazı çalışmalarımı anlattım ve yurtdışında da yapılan bazı çalışmalardan bahsettim. Esas merak ettiğim tepkisiydi. Çok mu afaki geliyor, “gavur yapar Türk bakar” mı diyecek, yoksa gereksiz mi bulacak yoksa…
Onunla paylaştıklarımın kaba bir özetini paylaşayım mı size?
Birçok çalışan maaş artışı arzuluyor, ancak bunu göremiyor kurumundan. Dolayısıyla da iyi mi yetersiz mi çalışanın fikri yok.
Aynı şekilde işverenler de çalışan memnuniyeti için maaş artırımını tasarlıyor, ama bütçe yetmediği için uygulayamıyorlar. Dolayısıyla patronlar da bunun işlevi, faydası konusunda deneyimsiz.
“Eee” diyor işçi arkadaşım, “madem bilgimiz yok, nasıl parayı geçersiz sayarız” diye soruyor.
Değerlerle yönetimden bahsettim ben de. İnsan olmanın hissettirildiği çalışma ortamlarının oluşmasından, hiyerarşinin ve iş akışlarının bu şekilde yapılanmasından bahsettim.
Ve heyecanlandım.
Bu arkadaşın bir aylık maaşı, belki de benim iki günlük eğitime harcadığım para kadarken, değerlere, insan olmaya nasıl bakıyor?
Zihninde dolanan ekmek parası ifadesi gözünden okunuyordu ama “acaba daha ötesi de olabilir mi” sorusu yüreğimi hoplattı.
Eşitlikçiliği savunan militan arkadaşlarım bile halkın sınıflardan oluştuğu ve bunun aşılamayacağı kısıtındayken, bu arkadaş “acaba ötesi” diye soruyordu.
Ona bazı ulusal ve yurtdışı çalışmalarını daha açtım. Algının işçi olmamız, işçi kalmamız üzerine yönlendirildiğini, bu yönde psikolojik bir baskı altında olduğumuzu düşünmeye başladı. Bu baskıyı aşabildiği an ise daha mutlu olacağı kesindi.
İşçi ol, yönetici ol, girişimci ol, ne olursan ol, insansın sen!
İnsan olduğunu hatırladığın an, yaptığın işin değeri daha bir artıyor, mutluluğun ve tatminin ise daha da çok artıyor.
Ve ufak bir sır; gelirin de o vakit artıyor!

20 Mayıs 2013 Pazartesi

Kahve Derken Çaydanlık Gitti

Temel Reis bir bölümde Safinaz'a evişlerinde yardım ediyordu.
Kabasakal da onun yardımını bozmak için habire sakarlıklar yaratıyordu.
Temel Reis bulaşıkları yıkamış, yerlerine yerleştirirken ayağı kayıyor ve tüm bardak çanak havaya sıçrıyor.
Temel Reis hepsini yakaladı süper bir hüner ile. Sonra bir tabağın daha düştüğünü gördü ve herşeyi bırakıp onu yakaladı. Ama meğer o tabak zaten kırılmazmış. Bıraktığı diğer tüm tabak çanak tuzla buz oldu.

Az önce kahve koydum cezveye, bilgisayar başına döndüm. Sonra olmuştur diyerek ocağa döndüm ve taşmaktan kurtardım kahvemi.
Tam fincanına doldururken fark ettim ki ayağım, hızlı hareketten su ısıtıcısının kablosunu çekiştirmiş ve o sırada makina yere düştü ve kırıldı.
Kahve taşsaydı, ortalık birazcık batardı, ocak kahve kokardı ve silerdim, geçerdi.
Oysa onu kurtarırken görmediğim bir hata, beni su ısıtıcımdan etti.

Son günlerde kriz yönetimi kavramını derinlemesine eşeliyorum.
Acaba kişisel veya kurumsal olsun, herhangi bir sorunumuzda daha kaşı kurtarırken göz çıkarıyor olabilir miyiz?
Özellikle günü kurtarmalık kısa vadeli çözümler, vizyonumuzun dar olmasına yol açar. Belki de vizyonumuz dardır, daha da darlaştırır...
Farkındalığımızı artırmalı, olaylara daha hakim olmalıyız.

Tv Çalışmayınca Süper Bir Sohbet Doğdu


Sizinle geçen haftaki seyahatimden bir anımı paylaşmak istiyorum.
Otobüsteyim şu an. Eskişehir’den İstanbul’a dönüyorum. Bir önceki seyahatimde Anadolu Turizm’i kullanmıştım. Kütahya’daki konuşmamdan dönüyordum. Mükemmel bir seminer sürecini mükemmel bir yolculukla tamamlamıştım.
Bugünse İsmail Ayaz’ın bir otobüsündeyim. Eski bir LED ekran, video belleği yok, sadece doğru düzgün çekmeyen birkaç televizyon kanalı var önümdeki ekranda. Telefonumu şarj etmem için gerekli USB portu da yok. Koltuklar sıkışık…
Anadolu nere, burası nere diye geçti aklımdan. Ama madem aklıma girdik, başka yerlerden bakalım mı bu yolculuğa?
En büyük rahatsızlıklarımdan biri, teknolojinin bizi asosyalleştirmesi diyebilirim. Öyle ki akıllı telefonlar kullana kullana aptallaşıyoruz hızla. Sevgilimizin numarasını bile aklımızda tutamıyoruz doğru düzgün.


Vaktiyle yaptığım seyahatlerde birçok dost, bir çok proje ortağı edinmiştim, birkaç da flörtüm olmuştu.
Oysa artık koltuklarımızda, önümüzdeki teknoloji bizi meşgul ediyor. Hemen yanıbaşımızdaki insanla konuşmuyoruz. Hatta bir “iyi yolculuklar” bile dilemiyoruz. Doğru düzgün selam verildiğini bile nadir görüyorum.  Allah’ın selamı ya! Ben dilediğimde o yolcu duyamıyor, belki o da bana söylemiştir, ben duymamışımdır.
Oysa bu seyahatimde, bunlardan mahrumdum.
Tv ve film imkanı kısıtlı olunca (evimde tv ya hiç açılmaz ya da nadiren, gürültü yapsın diye açarım), kulaklığı hiç başıma iliştirmedim. Yine de USB portuna bakınırken, ufak bir sohbet başladı yanımdaki kişiyle.
Üstelik de kaç zamandır arzuladığım bir sohbet oldu. Bir yeni yazıda bu sohbete zaten değineceğim ama şu an sadece teknoloji mahrumiyetinin hazzını yaşamak istiyorum.
Ufak bir itiraf ister misiniz, kardeşimle uzun bir zaman önceydi, elektrikler kesilmişti ve 2 gün gelmemişti. 2 gün yatmıştık.
Öğrenci evindeyken hep bir odada oluyorduk. Zaman içinde hepimizin kendine ait bilgisayarı oldukça odalara dağılmaya başlamıştık…
Annemle facebook gönderilerimiz üzerinden haberleşiyoruz bazen. Ben nerede seminer veriyorum, o nerede kimlerle buluşmuş, internet üzerinden öğreniyoruz.
Kız arkadaşım rahatsız oluyor sık sık mail ve mesaj almamdan. Dolayısıyla da bazen tartışabiliyorduk.
Onun baskılarıyla biraz özgürleştim diyebilirim ve artık eskisi kadar telefonumla meşgul değilim artık.
Darısı diğerlerinin başına…

19 Mayıs 2013 Pazar

Sizin 19 Mayısınızda Hangi Devrimler Var?

Şu sıralar sık sık "unutulduk" diye sitemkar mesajlar alıyorum.
Mayısın yarısında 3 aylık bir koşturmaca içindeydim.
Değerli arkadaşlarımı biraz ihmal ettim evet.
Blogumu da ihmal etmişim.
Kısa bir özet geçmek istedim.
3 Mayıs'ta Kütahya'daydım. Dumlupınar Üniversitesi'nin IEEE Kulübü olarak, hem evsahiplikleri hem de etkileyici katılımcılarına ne kadar teşekkür etsem azdır.
İnovasyonel Düşünme Becerileri üzerine konuştuk ve onların yüzleri gülüyor ama en çok ben eğlendim bu seminerden. Logomu garip şeylere benzettiler, hayatta bir çok kez "kazın ayağının öyle olmadığı" mesajını hem aldılar hem paylaştılar...


13 Mayıs'ta ise Eskişehir'deydim. Anadolu Üniversitesi Girişimcilik Kulübü evsahibimdi. Etkinliğin adı Girişimcilik Baharı olunca, girişimci koçu konuşturmazsan olmaz.
Konumuz yine inovasyonel düşünce becerileri idi. Gerçi arkadaşlar bana etkinlikten önceki gün Eskişehir'i adım adım gezdirirken hep psikoloji üzerine sorular sordular ama inovasyona yönelik düşünceleri süperdi.
Hatta seminerlerimin eski katılımcıları bilirler, ufak bir yarışma yapıyorum farklı düşünme modelinin faydasını gösteren.
Genelde yarışmanın skorları katılımcılarda maksimum 20-25 olurken, bu sefer ufak bir ekip 82 ile katılımcı rekoru kırdı. Gerçi yine 220 puan ile en yüksek yapan ben ve gönüllüm olsa da, bu 82lik ekibin bakış açısını ödüllendirmeden olmaz.
Seminerlerime katılmayanlar şu an neyden bahsettiğime dair pek de fikir sahibi değilsiniz, inşallah sizinle de paylaşımlarımız olur yakın zamanda.

Ufak bir şey; beni Dumlupınar'da konuşmaya davet eden genç arkadaşım, ODTÜ'deki konuşmamın katılımcısıymış. Gerçekten faydalandım dedi, arkadaşlarımın da sizi dinlemesini istiyorum demişti. Bununla yetinmedi, Anadolu Üniversitesi'ndeki konuşmama da katıldı.

Benim son konuşmalarımdan üçünü de gözleme imkanı buldu, değerlendirmesini istedim. ODTÜ en az 7, Kütahya 9, Anadolu en az 9 puan. Samimiyeti ve takibi için Şerif Muammer Sak, teşekkür ederim.

Eskişehir'de abim saydığım, girişimcilik eğitmenim Tuğberk Seçkin de dinleyiciler arasındaydı ve organizasyon sürpriz yapmış. Plaketimi Tuğberk sundu. Hem onun önünde konuşmak hem de anlamlı bir hediyeyi onun elinden almak süper bir duyguydu. Ayarlayan, Girişimcilik Kulübü başkanı Barış Kömür'e teşekkürler.

Peki birkaç konuşma mı vaktimi aldı?
Tabi ki hayır.
Y kuşağı üzerine çalışıyorum.
İş gücü devir oranını azaltan, böylece çalışanları sık değişen firmaların maliyetlerini düşüren bir hizmet geliştirdim.
Çalışan memnuniyetini artıran, bu sayede bir yan kazanım olarak da işveren markasını yücelten bir proje...
Çok az kaldı, yakında paylaşacağım sizinle.

Ve fırsat yaratmaktan bahsede bahsede, bu konuda çalışmak istedim. Yakında kriz yönetimi hakkındaki sığ çalışmalardan kurtulmanızı, risk yönetiminin de ötesine geçip, fırsat yönetimine bakabilmenizi sağlayan yayınlarım olacak.
Kısa ve hızlı rapor, umarım hoşunuza gitmiştir.

Bugün 19 Mayıs...
Bir devrin kapanması, yepyeni bir devrin açılmasının sembolü.
Sizin 19 Mayısınız nasıl olsun? Siz hayatınızda hangi devrimlere girişiyorsunuz?

1 Mayıs 2013 Çarşamba

1 Mayıs İnsanlığı Düşündürtüyor Yine

Kafelerde, restoranlarda çok sık vakit geçiriyorum, o sebeple de çalışan kitle içinde sanırım en sık muhatap olduğum kesim, garsonlar.

Zaten gözle görülür bir özen gösteririm garsonlarla iletişimime. Hatta bir gün garson sakarlık yaptı ve sütü telefonumun üstüne damlattı. Kulaklık çıkışına denk gelen süt, hoparlörümü bozdu. Garson çok kötü olmuştu, ben onu sakinleştirdim. Yapacak birşey yok, kasıtlı da yapmamış zaten... Birçok iş yaptım ama insanları tanımamı, gözlememi sağlayan en etkili işlerden biri garsonluk olduğu için bende etkisi büyük, eski bir garson olarak da garsonlara özel bir özen gösteririm.

Çalışma hayatına 7 yaşında giren bir babanın oğlu olarak ben de çok küçük yaşlardan beridir çalışmaya başlamıştım. Belki ciddi bir mesaiye ergenliğin sonlarında ancak başladım, ancak bugüne kadar birçok pozisyonda ayak işlerinden yöneticiliğe birşeyler yaptım.
Hmm, kaba bir özet yapacak olursam, birçok ofisboyluk (ayak işleri, tahsilat işleri vs) yaptım, önmuhasebecilik, muhasebe somluluğu yaptım, finans destek personeliydim, su tesisatçısının yanında da çalıştım, nakliye firmasında ofisi koordine ettim, anketler yaptım evleri ziyaret edip, ticaret odasının taleplerine göre ofisleri ziyaret edip raporlar tuttum, eğitim firmasında satış personeli oldum sahada bilgilendirme çalışmaları yaparken ayağımdaki nasırlar bile şekilden şekle giriyordu, planlama sorumlusu oldum yazılım firmasında, araştırma firmasında bilişim sorumlusu oldum, bir bilişim firmasında da bölge müdürünün asistanıydım. Hatta dağların arasında bir at çiftliğinde barkeeper'lık da yaptım; garsonlukla barmenliğin berbat bir karışımıydı. Haftada 7 gün, 07:00-22:00 arası mesai ve üzerinden kaç yıl geçti, hala maaşımı alamadım.

Son patronlarımdan biri sağolsun ağır mobbinge maruz bırakınca, nasıl patron olunur göstermek üzere kendi girişimime yoğunlaştım ben de...

Bugün emekçinin bayramı, ama haberlere bakıyorum. Biliyor musunuz, gün geçtikçe daha çok düşündürüyor gelişmeler...

Mesela Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç'ın tweeti:
Bunun açıkçası "Atam izin değil, çalışıyoruz" gibi pankartlar hatırlıyorum geçmişten. Ondan ne farkı var? Ama bu mesajı "karşıt görüşün bir cümlesi" diye değerlendirmek yerine direkt tepki verildiğini düşünüyorum.

Tabi burada ne işçi sınıfının (!) yanındayım ne de lordlar kamarasının (!)
Zaten herhangi bir sınıfın varlığına inanmıyorum.
Aklıma İsa'nın hikayesi geldi.
Hani orucundaymış, dağdaymış da köyüne geldiğinde biri gelmiş ya yanına. Demiş: "İsa koş, koş. Zina yapan bir kadını yakaladık, recm edeceğiz(taşlayarak öldüreceğiz)."
İsa da gitmiş, ahali toplanmış, taşlayacaklar, İsa'dan onay bekliyorlarmış.
İsa da almış eline bir taş. Havaya kaldırmış ve demiş, "İlk taşı, günahsız olanınız atsın".

Hangi taraf uygun?
Biber gazıyla insanı boğan polis mi, yoksa bize izin vermek zorundasınız diyerek reddedilince orayı burayı yıkan demokratikler mi?
Kendimizi insan görmedikçe, bir sınıfın mensubu oldukça, o sınıfı savunacağız haklı olarak.
Ama ben kendi sınıfımı savunurken, sen de kendi sınıfını savunmak zorunda kalacaksın haklı olarak.
Ve bu savunma sürecinde ikimiz de beynimizden önce elimizi çalıştırmaya yelteneceğiz, çünkü insan olduğumuzu unutmuşuz, sınıfların üyeleriyiz artık.
Gel zaman git zaman, ya şiddet ya baskı ya anarşi ya kaos...

Peki kim haklı?
Bu sorunun cevabı yok, çünkü sorunun zemini çürük...
Tüm haklarımdan feragat ediyorum.
Madem ki insanlığı görmek, bana da insanca yaklaşılmasını istiyorum...
O hâlde ben de tüm haklarımdan feragat ediyorum. Haklı bulmayabilirsiniz beni. Sınıf da görmeyin lütfen.
Yeter ki insan görün, insan olun.

Çünkü ben falanca ırktaysam, filancalıysam, falan dindensem, falanın oğluysam, filancanın abisiysem, filanca firmanın kurucusuysam, falanca tekniğin uzmanıysam, ... Bana değil, onlara bakarsınız.
Ama ben insanım.

Ufak bir paylaşım daha yapayım. Vaktiyle dünyayı ikiye ayırırdım; Türkler ve diğerleri.
Sonra bir gün, bir anket firmasındayken karşımdan bir arkadaş geçti. Aklımdan geçen DTP'li olduğuydu. O günlerde DTP ya da HADEP falan vardı işte.
DTP'li, Tuncelili, Kürt, Ahmet!
Sıra hala onun insan olduğuna gelmemişti zihnimde.
Kendimden utandım.
Yunus Emre'nin hemşehrisiyim ve o dememiş mi?

"Yaradılanı sev,
Yaradandan ötürü"

Ben kimim ki yaradılmışlardan birini etniğine, iline, görüşüne göre sınıflandırıyorum?
O günden beridir kendimi de insan olarak, farkında bir şekilde insan olarak görmeye odakladım, karşımdakini de...

Siz nesiniz peki?
Siz de insan mısınız? İnsanlara da insanca yaklaşıyor musunuz?

23 Nisan 2013 Salı

Çocukça Yaşamak Bir Sanattır


Yaşlandıkça yaratıcılığın zayıfladığına dikkat ettiniz mi? Bunun nedenlerini ve çözümlerini zihin haritalama, inovasyon gibi eğitimlerimde paylaşıyorum zaten.

Ama fark ediyorsanız, yaş aldıkça yaşamdan alınan zevk de azalıyor, zayıflıyor, hatta kayboluyor. En basit örnek, insanların gözlerine bakın, kaç kişide pırıltı var? Gözün feri dediğimiz yaşam coşkusu kaç gözbebeğinde "merhaba" diyor?

Bir çocuğun gelecek hayalleri vardır. Yapmak istedikleri olduğu gibi (yani buram buram ümit duygusundan bahsediyorum) zevkle yaptıkları da vardır. Hatta zamanının neredeyse tamamını keyif aldığı, yaptıkça enerji dolduğu şeylere yönlendirir.

Kalan zamanı nereye gider peki yumurcakların? Yapması gereken, yapması beklenen, yapması istenen meşguliyetlere...

Ve zamanla bu gereklilikler, meşgaleler artar da artar. Kendisine zaman ayıramayacağı kadar hayatı işgal olur... Hayırlı olsun, çocuğumuz büyümüş, olgunlaşmıştır; yetişkin birisidir artık!

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun.

Bireysel egemenliğinizi ümit ediyor ve içinizdeki çocukla hergün bayram tadında bir hayat yaşamanızı diliyorum.

İçinizdeki çocuğu tekrar canlandırmak için birkaç pratik tüyo paylaştım blogumda. Okumak için buraya tıklayın.

Selamlar,

Mustafa Emin Palaz

İçinizdeki Çocuğu Canlandırmak



23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, içimizdeki çocukları hatırlamak için hoş bir zamanlama olmaz mı?
Birkaç pratik tüyo oluşturdum sizin için. Alıntı değil, bizzat yazdığım için, paylaşımlarınızda link verir, atıf yaparsanız mutlu olurum.

1 Hayat yaşamak içindir. İş ise bu döngünün finansmanını sağlar. Konfüçyüs’ün meşhur bir sözünü paylaşayım; “İyi yaşamak için çalışıyorsunuz. Çalışırken sağlığınızı kaybediyorsunuz. Kazandıklarınızı sağlığınızı geri kazanmak için harcıyorsunuz.” İş için, çalışmak için yaşamaktan sıyrılıp yaşam sürecinin anlamını 3 saniyeliğine olsun, düşünün… Çalışıp ölmek için mi doğmuştunuz acaba? İçinizdeki çocuk sizi en yakın dostu bilecektir.

2 “I AM=AIM” diye bir formül vardır. “Ben amacım” diye tercüme edelim. Hayat amacınızı biliyor musunuz peki? Bunu sorgulayın. Tuvalette kullanılan kağıdın bile bir varlık amacı vardır değil mi? Sizin hayat amacınız ne? Değerleriniz üzerine yazılar yazmıştım defalarca. Okuyun onları, değerlerinizi ortaya serip, bunların ışığında hangi amacı icra ettiğinizi fark edin ve onu yaşayın. İçinizdeki çocuk size gülümseyecektir.

3 “Carpe diem” günü yaşa demekti, eskidi bile bu hızlı dünyada. “Carpe momentum” dönemindeyiz; an’ı yaşamamız gerektiğini öğütleyen… Yarın ölecek olsanız bugün ne yapardınız ya da neyi yapmayı bırakırdınız? Kimlerle başırdınız? Kime verdiğiniz hangi sözünüzü tutardınız? İçinizdeki çocuğun olgun adımlarını hissedeceksiniz.

4 Evrenimin merkezi benim. Evreninizin merkezi de sizsiniz. Siz yoksanız benim ve başkalarının ne anlamı kalıyor ki? Peki kendiniz, kendiniz için bu derece önemliyken, kendiniz için ne yapıyorsunuz? Sadece kendiniz için, kendinizi ödüllendirmek için ne yapıyorsunuz?  Bir şeyler yapın, bencil olmaktan korkmadan kendiniz olsun, kendiniz için bir şey yapın. İçinizdeki çocuğun şımarıklığının nasıl da yararlı olduğunu kendiniz göreceksiniz.

5 Gülümserken kalbiniz yumuşar. Zoraki bir gülümseme bile bir şans verdiğiniz takdirde sizi gevşetir ve gülümsemeniz içtenleşir… “Gülüverin/ Gülemiyorsanız, gülü verin” demiştir Mevlânâ. Hatta kahkaha atın. Kahkahalar timüs bezinizi çalıştırır, bağışıklığınız da güçlenir, ömrünüz de uzar, durduk yere (!) yaşamdan daha çok keyif almaya başlarsınız. Utanmayın, çekinmeyin, kahkahanızı atın… İçinizdeki çocuğun şakıdığını göreceksiniz.

6 Yargılarınızı bırakın. Yargıların hiçbiri özümüzden değildir. İlkel kalan yanlarımızın kendini korumak ya da başkasına saldırmak için uydurduğu (!) düşünce halleridir. Oysa hayat sandığımız gibi tehlikeli değil. Karşılaştığınız hayvanlardan insanlara kadar, her canlı ile güvenilir bir bağ istiyorsanız, güvensiz yargılarınızdan arının. İçinizdeki çocuğun yüzüne taktığı çirkin maskeleri düşürdüğünüzde, nasıl da rahat ve güvende hissettiğini göreceksiniz.

7 Din, kelime anlamı olarak yaşam biçimi demektir. Yaşam biçiminiz nasıl? Nelere inanırsınız? Mesela her varlığın, seviyesi sınıfı ne olursa olsun saygıyı hak ettiğine siz de inanıyor musunuz? Doğruluğu, dürüstlüğü özlüyorsak, önce kendimizden başlamamız gerektiğine siz de inanıyor musunuz? İnandığınız değerleri sorgulayın ve bunlar için yaşayın. İçinizdeki çocuğun alimliğini görünce kendinizden onur duyacaksınız.

8 Görün, öğrenin, bilin, idrak edin; yaşayın. Çocuklarla ilgili zihninizdeki her 10 sahneden biri her şeyi sormaları değil midir? Meraklıdır yaşadıkları ortam için, her şeyi öğrenmeye çalışırlar ve anlayana kadar sorarlar… Siz de yaşadığınız şeylerin altındaki ilahi mesajları anlamaya gayret edin. İçinizdeki çocuğun yerinde duramadığını göreceksiniz.

9 Kanser olmayan tek organımızın kalp olduğunu biliyor muydunuz? Belli bir görevi vardır ve onu icra eder. Siz de belli görevinizi, özünüzün verdiği emri uygulayın: SEVGİ. Her olumsuz duygunun kaynağı korkudur. Korkunun karanlığıyla ise, sadece sevginin ışığı baş edebilir. Korkularda boğulmaktan sıkıldıysanız, sevgiyi hissedin. Kendinizi sevin, çevrenizdekileri sevin, çevrenizde olmayanları sevin. Siz kendinizi sevdikçe, içinizdeki çocuk da sizi sevecek, yaşamı sevecek, her ne mesleği icra ediyor olursa olsun o işi sevecek…

23 Nisan içinizdeki çocuğun bayramı olsun,
Kutlu olsun, kut dolu olsun, mutlu olsun.
Mutlu olun

22 Nisan 2013 Pazartesi

İnternet Sitenizden Daha Fazla İş Alabilmeniz İçin 10 Pratik Öneri

Sanırım şu an piyasalarda yaşam koçlarından sonra en fazla karşılaşılan meslek sosyal medya ve web uzmanlığı. Kolunuzu çarpsanız ya bir koça ya bir "webçi"ye denk geliyor.
Ancak kaliteli networkler sayesinde, kaliteli uzmanlarla da tanışma fırsatım oldu.
Web hizmetleri konusunda MarmaraWeb beni etkiledi açıkıçası.
Üstelik de tesadüfen, firmanın genel müdürü nazik bey Rasim Coşkun ile randevumdan bir gün önce bir bülten düştü bana.
Sizinle de paylaşmak istedim.



Web siteniz sizin için çalışan en iyi pazarlama aracıdır. 
Doğru planlama ile hazırlanan web siteleri pazarlama sürecine yaptığı organik katkının yanısıra; doğrudan satışlarınızdaki ivmeyi de artırır.

İnternet sitenizden daha fazla iş alabilmeniz için 10 Pratik Öneri


  1. Web sitenizde işiniz ile ilgili özgün, zengin ve güncel içerik sayısını oldukça fazla artırın. 
  2. İşiniz ile ilgili web sitenizde sık sorulan sorular ve cevaplar hazırlayın.
  3. Web sitenize ilk girildiğinde kullanıcı, alt bir sayfaya geçmeden ne iş yaptığınızı çok net olarak anlayabilmeli.
  4. Doldurulması çok kolay ve kısa iletişim ve talep formları oluşturun. Açık bir şekilde iletişim bilgilerinizi tüm sayfalarda bulundurun.
  5. Web sitenizin içeriğini İngilizce olarak da hazırlayıp, yayınlatın.
  6. Web siteniz için ufak bütçelerde de olsa Google Adwords reklamı verin.
  7. İnternet sitenizde sektörünüze ve markanıza uygun bir tasarım tercih edin.
  8. Web sitenizin için temel SEO (Arama Motoru Optimizasyonu) düzenlemelerini yaptırın.
  9. İnternet sitenizi sektörünüzle ilgili önemli dizinlere kayıt ettirin.
  10. Google Rehber'e web sitenizi kayıt yaptırın. http://goo.gl/n6otv
  11. Sizinle iş yapan kişi ya da kurumların güncel yorumlarını web sitenize ekleyin.
  12. Web sitenizden sizlere iletilen formlara çok hızlı geri dönüş yapın.
  13. İzinli e-mail datanıza web sitenize yeni eklediğiniz faydalı içerikleri belirli periyotlar ile mail atın.
  14. Sektörünüz ile ilgili infografikler hazırlayarak viral olarak yayılmasını sağlayın.
  15. Web sitenizin hızlı açılması için kaliteli  sunucu hizmeti alın.
  16. Oldukça detaylı ve düzenli bir site haritası hazırlayın.
  17. İşiniz ile ilgili haber ve makaleler içeren dış web sitelerine, sistem manipülasyonu yapmadan yorumlarınız ile destek verin.
  18. Web siteniz mobil cihazlarda sorunsuz açılabilmeli ve içerikleriniz rahatça okunabilmelidir.
  19. Web sitenizde belirttiğiniz maillerinizin çalıştığını sık sık kontrol edin. Ayrıca gönderdiğiniz maillerin spam e düşmediğinden emin olun.
  20. İnternet sitenizdeki düzenlemeleri hızlı ve doğru bir şekilde yapacak deneyimli bir web ajansı ile çalışın.

YAZAN: RASİM COŞKUN - MARMARAWEB GENEL MÜDÜRÜ

21 Nisan 2013 Pazar

Mutluluk Paylaştıkça Büyür

Dün benim doğumgünümdü; 20 Nisan. Ve sanırım en eğlendiğim günlerden biri oldu.
Sizinle de şimdi dünün ufak bir özetini ve hepimiz için yaptığım bir çıkarsamayı paylaşmak istedim.
Normalde doğumgünlerine pek önem vermem. Kendim için sadece geçen sene, son dakikada "yapayım" diyerek birşeyler ayarlamaya çalıştım ve 15-20 kişi falandık sanırım.
Dün ise yine birşey yapmak istemedim, yorgunluk, yoğunluk vs..
Çok sevdiğim bir dostum kahvaltıya kaçırdı ve gün boyu birlikte vakit geçirdik.
Yüzlerce mesaj, mail, telefonla arama (teşekkür ederim)... Dostumla sohbetimiz sık sık sevimli bir sebeple bölünüyordu haliyle, iletişim kurulabilen her mecradan iletişim kuruluyordu; hayatlarında varlığımdan memnuniyet ve bu memnuniyeti paylaşma güdüsü...

Bu durum gözümüzden sık kaçıyor değil mi?
Birilerinin hayatımızda varlığından memnunsak, bunu onunla da paylaşsak nasıl olur? Sevgilinize, eşinize, dostunuza en son DURDUK YERE, SEBEPSİZCE ne zaman dediniz, hayatınızda olduğu için memnun olduğunuzu?
Yolda karşılaştığım arkadaşların kutlamaları, ayrı bir keyifti. Geniş bir çevrede ve aktif arkadaşlarım olduğunu görmek iyi hissettirdi.

19'unda ziyaret ettiğim bir işkadını başlattı sürprizler silsilesini.
Toplantımızı, elinde pastayla asistanı böldü. Biliyor musunuz, hayatımın ilk sürpriziydi bu. Daha önce birileri sürpriz yapmak istediğinde bunu çabucak anlıyor, anlamamış gibi yapıyordum. Bu sefer ise asistan odaya girmeden sadece 1 saniye öncesine kadar fikrim dahi yoktu. Şaşkınlık ne ilginç duygu!
20 Nisan'ın son saatlerine kadar 3 sürpriz kutlamaya maruz kaldım, şaşırmak çok hoşmuş. Daha sık deneyimlemek ve deneyimletmek istiyorum, teşekkürler!

Bu sürpriz kutlamalarda, her seferinde ortadaki pastayı bölmek de işin ayrı bir boyutuydu. Kişi sayısı kadar bölüyordum. Özellikle gece gelen elmalı tarttan, hepimize ufak birer parça düştü. O küçük parçaları ellerimle servis etmenin anlamı benim için çok büyüktü.
Bu paylaşım da aklıma bir şeyler getirdi:

Twitter'da takip ediyorsanız beni, son zamanlarda sık sık insanlıktan bahsediyorum. (www.twitter.com/mustep) Öyle ki en temel 3 değerimden biri oldu insanlık (www.nasildahaiyiyaparim.com/ozgecmisim.html)

İnsanlık iletişse, insanlık mutlu olsa, insanlık güzel duygular yaşasa ve paylaşsa nasıl olur?

Mayıs sonuna kadar birini mutlu ettiğinizde, özellikle de kendinizi mutlu ettiğinizde, bunu benimle cozum@mustep.com üzerinden paylaşsanız, konuya "mutluluk" yazan mailler atsanız... Mutluluk öyküsünü anlatsanız, ben de size küçük bir sürpriz versem...
Mayıstan sonrasına da yeni sevimli adımlar atmaya ilhamlar buluruz hep birlikte.

Bu arada mutluluk demişken, Mutluluk Ekonomisi kavramı ilginizi çekerse, buraya tıklayarak eski bir yazımı okuyabilirsiniz: http://paylasim.lalabey.com.tr/yazihane/yazar-arsivi/592-mustafa-emin-palaz-kaleminden-mutluluk-ekonomisi.html

Bu blogu çevrenizle de paylaşın, çevrenizden gelenleri de benimle paylaşın, yayılsın damlalar.

Kendimi seviyorum,
Sizi seviyorum,
Hepimizi seviyorum.
Mustafa Emin Palaz

14 Nisan 2013 Pazar

Guinness Rekorlar Kitabı mı, Kendi Efsaneniz mi?

Absürt ilgi alanlarımdan ötürü, çocukluğumda babam bir öykü anlatmıştı, sizinle de paylaşayım.

Sultanların biri eğlenmesi için ferman yayınlatmış. Kim ki hünerleriyle gönülleri hoş ederse, altınla ödüllendirilecekmiş.
Hokkabazlar, sihirbazlar, meddahlar vs çeşit çeşit insan gelmiş geçmiş sultanın önünden, beğendiği olduğunda da 100 altın veriliyormuş kişiye.
Bir adam daha gelmiş salona. 
Gayet ciddi şekilde adımlar atarak, uzunca bir sopayı dikmiş salonun ortasına.
Sopanın üzerine de bir yorgan iğnesi geçirmiş.
5 adım uzaklaşmış sopadan ve bir parça ip çıkarmış cebinden.
İpin ucunu yalamış, sivriltmiş ipi.
Geriye doğru gerinmiş ve ipi fırlatmış sopanın ucundaki iğnenin deliğine doğru.
Yapamamış.
Sonra bir daha denemiş. 
Gerinmiş ve ipi fırlatmış 5 adım uzaklıktan deliğe doğru.
Yine yapamamış.
Bu sefer korku sarmış fena halde. 
Malum sultanı hoş etmek varken beceriksiz olursa, kelle gidecek.
Bir kez daha gerinmiş ve ipi fırlatmış.
Bu kez başarmış. 
Bir ip, bir sopanın ucuna iliştirilmiş bir dikiş iğnesinin deliğinden, 5 koca adım uzaktan fırlatılarak sokulmuş.
Sultan başta, herkes şaşırmış ve adamı tebrik etmiş.
Sultan da ses vermiş; "100 altın verile"
Adam sevinçli bir şekilde eğilip salonu terk edeceği sırada sultan devam etmiş "kellesi alına"
Herkes bir daha şaşırmış. Hem beğenip 100 altınla ödüllendirip hem neden kellesini istiyor adamın?
Sultan açıklamış: "Garip bir hüner bu. O yüzden seni ödüllendirmek istedim, 100 altını verdim. Ancak hiç bir faydası olmayacak bu hüneri geliştirmek için sen günlerce gecelerce çalıştın. Bir hiç uğruna ne uğraşlar verdin. Bu savurganlığından ötürü de kelleni aldırıyorum."

İşlevsellik kavramı bu öyküyü duyduğum günden beridir aklımda koca bir yere sahip.
Çaldığım didgeridoo ile nefes kontrolü, iyi olduğum kılıç sanatı ile düşünce kontrolü becerileri geliştirmeme vesile oldu. Beslediğim hayvanlar sayesinde politik, sosyolojik görüşlerimin gelişmesi de aynı şekilde oldu. 

Web sitemdeki otobiyografime bakarsanız da en temel 3 değerimden birisidir işlevsellik.
İnternette gezinirken Guinness Rekorlar Kitabı üzerine bir derlemeyi gördüm ve sizinle paylaşmak istedim düşüncelerimi.

Mesela Londra'da sumo kıyafetleriyle 5 kilometre koşmak, rekor olmakla beraber, neyin rekoru?






Peki ya her yerde modülerlik, hafiflik, işlevsellik, pratiklik gibi şeyler kurgulanmaya çalışılırken, 748 kilogramlık bu bisikleti oluşturan Hollandalı arkadaş, neyin haklı (!) gururunu yaşıyor bu rekorla?





116 yıldır yaşıyor olmanın mutluluğu yüzünden okunan ABD'li ablamın rekoru düşündürdü beni. 






Sağdaki, 4 yaşındaki bu Çinli kardeşimin rekoru ise en genç şişman seçilmesinde. 61,6 kiloluk bir tosuncuk olarak rekora sahip bulunuyor.

"En" olunca sivrilmek kolaylaşıyor olabilir, ama bu ne derece sağlıklı ve sürdürülebilir?
Ben de koçluk mesleğime ilk başladığımda yaşım en büyük dirençlerimden birisiydi ve buna dünyanın en genç profesyonel yaşam koçu olmam derman oluyordu. Ancak nereye kadar? 



Sıradışılık, radikallik, özgünlük, orjinallik ile "herşeye başkaldırma"yı karıştıran bir yapımız var insan olarak. Normal olmamak, sıradan olmamak isterken anormalleşebildiğimiz bir yol var.
Bu amca da 453 piercing ile vücudunda en çok piercing bulunan kişi olmuş. Ama düzen karşıtı bu amcanın, dikkat ettiyseniz simetrik piercingleri var. Yani düzenden kaçarken bir düzen oluşturmuş...


Avustralya'dan bu sevimli arkadaş ise, burnunun üzerindeki su bardağını 10 adım taşımanın rekorunu bulunduruyor. 
Bir köpeğin genlerinde "burunda bardak taşıyarak yürüme" becerisi olmamasından, bu rekoru onu eğiten kişinin promosyonuna ivme katması olarak değerlendiriyorum.




Aynı şekilde bu iki fotoğrafa baktığınızda anlayacağınız üzere, elde ettikleri rekorlar, pazarlama becerileri olarak kurumlara dönmüştür.






Canlı-cansız herşeyi seven birisiyim, özellikle örümceklere karşı sempatim çoktur. Bu amcanın rekoru ise çok polyannacı bakmıyorsam eğer; üzerindeki 250 tarantula ile insanlara bu hayvanların insanları öldüren vahşi birer ŞEY olmadıklarını göstermek için fırsattır diye umuyorum.



Biliyorum ki, aslında bilmiyorum; umuyorum ki bu rekorlar ve Guinness Rekorlar Kitabı, insanlara sınırlarını keşfetmeleri ve aşmalarına yönelik ilhamlar veriyor.
Keza bu amcamız, Magali Humbert-Perret'in rekoru birçok yaşlımız ve özellikle ruhu yaşlı insanımız için hoş bir rol model olabilir. 100 yaş üstünde olup 1 saatlik durmadan bisiklet sürme rekoru. 



Hayatımızda yer tutan şeylerin işlevselliklerine bir bakalım. 
Mesaimizi gasp ettikleri gibi, enerjimizi sömüre de bilirler... 
Silkelenmek, sadeleşmek için nisan ayı süper bir ay.

Fotoğrafları internette dolanırken edindim ve hepsi ilgili rekorlardan çekilmiş. Size düşen ya bunlara bakarak hayret etmek ya da başkalarının rekorlarından sıyrılıp kendi efsanenize odaklanmak :)

(İlk fotoğrafta görselleştirilen rekor ise, 439 yumurtayı dengede tutan arkadaşa ait)

9 Nisan 2013 Salı

Su Nereye Aktığını Biliyor

Dünkü koçluk deneyimim hâlâ aklımda.
Danışanım Türkiye'de de hizmetler veren, bir yabancı vatandaş.
Güzel işler çıkaran, güzel bir duruşu olan, güzel niyetlere sahip bir insan.
Ama içinde kocaman bir karanlık varmış.
Buluştuğumuzda sıkıca sarıldı ve beni gördüğü için mutlu olduğunu tekrar tekrar söyleme gereği duydu.

Seansımıza başlamadan önce havadan sudan konuştuk. Mizacı ve kültürü gereği hep gülümsüyor ve şen şakrak sohbet ediyordu benimle. Ama gözleri ağlamak ister gibiydi.

O daha farkında olmadan dökülmeye başladı, çünkü seansımız başlamıştı bile.
İşinin Türkiye ayağında büyük sorunlar vardı. Ama yurtdışındaki çalışmaları da onu tatmin etmemeye başlamış artık.
Ne hissediyorsun diye sordum, gözleri yaşarırcasına bir tonda, karanlık ve köşeye sıkışmışlık cevabı aldım.
Köşeye sıkışmak iyidir. Çinli düşünür Sun Tzu, meşhur strateji kitabı Savaş Sanatı'nda der ki; "Köşeye sıkışan, ölümüne dövüşür."
Köşeye sıkıştığına göre yeterince motivasyonla güzel adımlar atabilecek demektir bu.

Ama! Köşeye sıkıştıran korkusu nedir?
"Karanlık var ya" dedi, karanlıktan korkuyor, önü karanlık! Ne yapacağını bilmiyor, işini Türkiye'de yürütebilecek mi, güzel hislere sahip ama duvara mı toslayacak? Hitap ettiği pazarını değiştirmeyi de düşünüyor zaman zaman. Bu yenilik hali, daha da korkutuyor... Her şey belirsiz!

Bu duygular, belirsizlik ve karanlık ve duvara toslama olasılıkları bana çok tanıdık geliyor, ya size?

Ufak ufak sorgulatıyorum onu. Gözüme bardaktaki su ilişti. Danışanımın gözleri de sulu sulu ya, pek uyacak bu metaforlaştırma.
Suyu hangi kaba koyarsak o şekli alır. Hatta baskıya dayanmak (sabır) ne kelime, suya basınç uygulayamazsınız, fizik kuralları böyle der.
Suyu nereye dökersen dök, akar gider diyerek de birbirimizin cümlelerini tamamladık.
"Ama su nereye aktığını bilir aslında" dedi bir anda: denize doğru!
Mantık sorgulaması yapmadım o an. Bu sözleri o kadar güçlü söyledi ki; coğrafya umurumuzda değil o an.
"Peki" dedim, "senin denizin neresi?"
Çok düşünmedi, "ilahilik" dedi. Zaten sık sık ruhsallığı konuşurduk onunla.

Yani vizyonunda deniz/ilahilik var. Ona düşen/yapması gereken/misyon ise akmak/hayat amacını icra etmek.

"Hayat amacın nedir" diye sordum. Bilmiyordu. Zaten bu soruya, kişisel gelişim sürecinde yetkin bir yolculuğunuz olmadığı sürece öyle şak diye cevap vermenizi beklemiyorum.

Değerleri ışığında ortaya çıktığını söyledim.
Değerlerini gün yüzüne çıkardık. Bunun için bizzat oluşturduğum değerler testinden yararlanıyoruz, kolaylık sağlıyor.

Peki ya değerler kuru kuru ne işe yarıyor?
Sac ayağı düşünün veya tripod. Tripodlar (üçayak) ne taşır genelde? Fotoğraf makinesi veya kamera koyarsınız üzerlerine. Bakaç, vizör ile bakarsınız ve önünüzdeki görüntüyü resmederken sağlamlık sağlarsınız.
Vizyonunuz, gördüğünüz şeydir. İnsan inandığını gördüğüne göre, aslında tripodunuzun üstündeki hayatınıza biçtiğiniz anlamdır, amacınızdır.
"İnancınız değerlerinizden gelir" mottosundan da sağlamasını yaparak, değerleriniz üzerinden hayat amacınızı netleştirebiliyorsunuz.

Hayat amacını kolayca belirleyemeyenler için böyle bir yolla cevap yaratıyorum.

Değerlerini belirginleştirdik sevgili danışanımın ve hayat amacı için, hayatının güncel amacı için ona zaman verdim.
Nasıl hissettiğini sordum yine.
"Karanlık hala var ama sakinim. Hâlâ duvara yaslanmış, köşeye sıkışmış gibiyim, ama artık biraz daha iyiyim" dedi.
Bunlar bildiği, ama idrak etmediği, hayatına geçirmediği şeylerdi.

Köşeye sıkışmak, bir çatışma halidir. Bu kadar korku varsa, neye direnç gösteriyor olabilir?
Hiç bir şeye dirençli falan görmedi kendisini, zaten o kadar tatlı bir duruşu var ki, kimseye, hiç bir şeye direnç göstermez, çekilip yol verirdi kesinlikle.

Son günlerindeki durumlara baktık, iş planları son anlarda gayriprofesyonel şekilde iptal edilmiş, o umudunu korudukça aksilikle karşılaşmıştı.
Direnç korkuyla olur ama kabul gerektirir.
Biraz bu konu hakkında, kabul meselesi üzerine konuştuk ve gözlerinde yaş gitti, ışıltı, fer geldi. Bu; hayat enerjisi demektir, güzel.
Nasıl hissettiğini sordum.
Karanlık da yumuşamış, bir kabul hali de gelmiş. Çok iyi hissediyordu şimdi.

Hemen önüne kalem kağıt koydum ve birşeyler yazmasını istedim.
Hazır, duyguları değişmiş, coşmuşken, unutmadan bunları yazıversin, güçlendirsin diye.
Yazdıkça daha iyi hissettiği çok belliydi.
Siz de yazın, yazmak iyidir.
Nasıl hissediyorsun dedim, şimdi çok daha açıktı önü. Köşeye sıkışmışlık yok olmuştu, yerini coşku kaplamıştı.
"Tamam o halde" dedim; iyi hissedip de yatmak yok.
Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz sözümüzü İngilizce'ye çeviriyordum ki bana "işini göster, sözlerini değil" şeklinde tercüme edilebilecek bir söz söyledi.
Aynı dili konuşmasak da, hatta ikimize de yabancı olan bir dil üzerinden konuşsak da aynı şeyi konuşabiliyorduk; bakınız iletişim.
Peki ne yapacak şimdi? Önü hâlâ karanlık.
Hayat amacını belirginleştirdikten sonra en az 3 hedef belirmesine dair ödev yazdık.
Su nasıl akabiliyorsa ve o da suya hayransa, su gibi akmak için bugünde olacak. Çünkü...
Çünkü endişeleri geleceğe dair, referansları dünden geliyor, bugünden hiç bahsetmemişti.
Memnun olmadığınız birşeyler varsa iki şeyi sorgulayın, hangi beklentiniz cevap bulmuyor ve şimdide misiniz?
Ona rahatça an'a dönebilmesini sağlayan birkaç basit tüyo verdim ve gülümseyerek ödevlerimize devam ettik.

Son ödevi ödül oldu.
Çok güzel işler yapmıştı, daha da güzellerini yapacağından eminim.
Bunun için kendisine inanması gerekliydi. Benim ona inancımın onda biri olsun, onun da kendine inanması lazım.
Bu inancı da ödüllendirmek gerek. Bu potansiyeldeki başarıyı da ödüllendirmek gerek. Bugüne kadar yaptıklarını ödüllendirmek gerek. Alelade biri olmak yerine ortaya bir karakter sergileme becerisini ödüllendirmek gerek.
Neden kendisini ödüllendirmesin ki...
Başarı stratejilerimizde en büyük eksiğimiz ödüller.
Sigarayı bırakmaktan, çokuluslu projelerin yönetimine kadar... Ödüllerimiz teşvik eder.
Arada ceza hukuku yerine ödül hukuku üzerine tweet'ler atıyorum. Belki bir ara ödül meselesini derinlemesine anlatırım.

Neyse, seans sonunda nasıldı bu arkadaş?
İlk başlardaki gözlerindeki o ağlamaklı ifade, sığınılacak liman görmüşcesine sarılma güdüsü gitmişti. Metroya doğru yürürken birlikte, şarkı söylemediği kalmıştı bir tek. Şen şakraktı, içten gülümsüyordu, sesi çok çok çok coşkuluydu.

Neden sizinle paylaştım peki?
Çünkü bir koçluk seansıydı bu. Sansürledim, zamirler kullandım, basitçe herkese hitap edebilecek bir yapıya çektim.
Çünkü son zamanlarda etrafımda çok mutsuz insanlar var.
Çünkü her sorun aşılabilir.
Çünkü her korku çözülebilir.
Çünkü gözler göz yaşı dökmek için değil, ferinizi, yaşam enerjinizi göstermek için var.
Gözünüzdeki fer, içinizdeki neşe, hayatınızdaki güdü daim olsun.

5 Nisan 2013 Cuma

Eskimeyen dosttur defterler

Bazen arkadaşlarıma eski defterlerimden hediye eden bir megalomanım. Yarın bir gün büyük adam olursam, o defterlerde yazanlar çok değerli olacak...
Bir sürü de defterim var, çünkü Edison'un hayatından etkilenmiştim. Yaklaşık 35.000 defter doldurmuş ölene kadar. Benim daha binde biri ancak vardı, ama yazdıkça yazıyordum.
Neden?
Yazdıkça yeni fikirler açığa çıkıyor, düşünmek gibi değildir yazmak.
Yazdıkça da yazarsın, yazdıkça dökülürsün... Zihnindeki serseri mayınlar ortaya serilirler.
Tabi bir ara kendimi test ettim, klavyedeki hızım, el yazımdan 2 kat hızlı, 10 kat okunaklı çıktı. Miskinliğe de meyilli biri olduğum için, defterlerden biraz uzaklaştım.
Ama toprak gibidir defter...
Siz en fütürist mimari yapıları bile bildiğimiz çamurun üstüne inşa edersiniz değil mi?
Aynı şekilde en derin notlar da hala klavyeden değil, defterlerden çıkıyor ortaya...
Geçen gün Swarovski taşlı defter ve ajandalarıyla bildiğim bir firmanın pazarlama başkanıyla sohbet ediyordum; Acar Group'tan Mustafa Acar. İş yaşamındaki ince detaylarıyla zaten etkilemişti beni. Üzerine yeni baskı ürünleri, defterleri, butik kitapları vs de söz konusu olunca farklı, kaliteli şeyler diye yaymak istedim.
Mail geldi, e-ticaret sitelerini de yenilemişler, ben de yayınlıyorum: http://www.acar-store.com
Benim ilgimi en çok çeken ürün; http://www.acar-store.com/pinfo.asp?pid=130 oldu. (Kağıt tüketiminde çevreye katkı sağlamak için endüstriyel ormanların kullanıldığı ve kağıtların dönüştürüldüğü özel bir sistem ürünü bu defterler, çevreci yani)
Tavla sevenler, yaklaşan doğumgünümde http://www.acar-store.com/pinfo.asp?pid=101 linkinden hediye alabilirler bana :)
Hanımlar ise http://www.acar-store.com/pinfo.asp?pid=46 linkine bir göz atsın derim.
Baktım da bloga, biraz reklam gibi oldu. Olsun. Sevdim ben bu ürünleri, siz de bakın.

1 Nisan 2013 Pazartesi

İnovasyona soyunmadan önce inovatif olmak gerek

Geçtiğimiz günlerde Kırklareli Üniversitesi'nin konuşmacısıydım.
Lüleburgaz Meslek Yüksekokulu'nun evsahipliğinde 200 kadar öğrenciye İnovasyonel Düşünme Becerileri üzerine keyifli bir sohbet sundum.
Teknik konularla zaten okul hayatında haşır neşirler, ben ise olaya psikolojik ve sosyal açıdan yaklaştım. Müslüman mahallesinde salyangoz satmaktan, sıkıntılarımızı fırsata çevirmeye kadar farklı pencerelerde yürüdük.
Ev sahiplikleri ve içten tavırları, güzel soruları için hem katılımcılara hem de hocalara teşekkür ediyorum.
Önümüzdeki sene daha büyük bir etkinlikte yine buluşacağız arkadaşlar.
Yakın zamanda ise Eskişehir Anadolu Üniversitesi'nde, Kütahya Dumlupınar Üniversitesi'nde ve yine Ankara ODTÜ'de İnovasyonel Düşünme Becerileri üzerine konuşmacı olacağım.
Siz de kendi görevli olduğunuz STK veya öğrenci kulüplerinde 2 saatlik keyifli ve sıradışı bir sohbete evsahipliği yapmak istiyorsanız, benimle iletişime geçmeniz yeterli.

6 Mart 2013 Çarşamba

Zihin Havuz Gibir, Ya Suyu Temiz Mi?

"Padişahlar havuz gibidir. Lüleleri ise tebasıdır.
Havuz berrak olacak ki, Lülelerden de berrak su aksın, halk huzurlu olsun." (Celaleddin Rumi)
Mevleviliğin modalaşmasından çok önceydi, Mesnevi'yi karıştırdığımda aklımda kalanlardan en etkileyici sözdü sanırım bu.
Ne ilgisi var peki uğraşlarımla?
Sizin padişahınız kim? Eylemlerinize, düşüncelerinize, anılarınıza, yorum ve tepkilerinize kim şahlık yapıyor? Tüm bunları  ev sahibi ve patronu zihniniz.
Padişahı kaldıralım ve zihin diyelim.
Zihin havuz gibidir. Suyu temiz olacak ki lüleleri, yani eylemleri, düşünceleri, yorumları, algıları
da temiz olsun...
Hayatınızdaki gidişten memnun değilseniz, havuzunuzu gözden geçirme vakti. Temizlemek, yosunları temizlemek, suyu temizlemek, gerekirse biraz esans katmak belki suyuna...
Özenlice biraz mesai harcamalısınız havuzunuza; zihninize.
Suyunuz temiz olsun.

4 Mart 2013 Pazartesi

Yardımlarınız Egonuzu Yarmasın

"Yardımlaşmakta yarışın", sanırım veda hutbesinde geçen cümlelerden biriydi.
Peki ya ego ile yardım edersek?
Bir telefon konuşması sonrası bu konuda birşeyler paylaşmak istedim.
Arayan yakın bir dostumdu. Derler ya, zehir gibi kafası olan birisi. Paraya çok tamah etse bile, yardımsever birisidir. Para isteyin halleder, fikir isteyin cevap verir, işinizden bahsedin, parlatır.
Bir arkadaşı aramış, biraz para istemiş. Yollamış bu da. Sonra sormuş, "n'apacaksın" diye.
Sattığı bir ürünün tahsilatını yapmamış ama kargolayacakmış. Çocuk da merak ediyor, ne sattın ki, nasıl tahsil edeceksin, iş modelin nasıl vs...
Karşı taraf pek kaçamak cevaplar vermiş, sorulardan sıkıldığı belli.
Eleman da sinir oluyor ve beni arıyor. "Sadece yardım etmek istedim, bu garip tepki niye?" diye veryansın ediyor.
Yardım, sosyalleşmenin en guzel meyvelerinden olsa da, egonun ürünü, egonun besin kaynağı. Çünkü yardım ederken egomuz beslenir. Hele narsizm tohumları da varsa,
kendimizi kurtarıcı görebiliriz.
Yıllar önce yaşam amacımı "insanlara hizmetle görevli bir ruh" olarak tanımlıyordum.
Oysa insanlara hizmet ederken tevazunun getirdiği egoya boğulduğumu gördüm.
Artık bugün bizzat yardım istemeyen birine yardımcı olmuyorum.
Hem koçluk deneyimlerim hem de biraz fazla çalışan kafamdan mıdır bilmiyorum, birçok sorunu görür görmez çözebiliyorum kafamda. Ama gözledim ki, karşımdaki sorunu için yardım istemiyorsa bunu onunla paylaşmak, bir çözüm değil. Velev ki
bilmek zaten çözüm değil.
Ve hatta eğer çenemi tutamayıp derdine derman olmaya kalkarsam ve o da pek kıymetli fikirlerim yerine başka şeyler yaparsa...
Bu sefer de madem yapmayacaksın, neden anlatıyorum diyerek kendime kızabiliyorum. Tanıdık mı bu duygu?
Kendime neden kızıyorum peki?
Ona hayır işlemeye çalışırken, kendi egom incindi.
Neden?
Karşılık bekleyen bir yardımda bulundum, sözlerimi uygulamasını bekledim. Güya karşılık beklemediğim yardımım egomu
incitmişti.
Demek ki yardımlarda dikkatli olmali.
Egonun yol açtığı beklentilere dikkat etmeli ki kaş yapaIım derken göz çıkarmayalım.
Merak edenler için küçük bir not: geliştirdiğim hayat amacım değer üretmek. Böylece kendimle ilgilenebiliyorum ve başkasının hayatına müdahale etmiyorum.
Ya siz?

11 Şubat 2013 Pazartesi

Sevgililer Günü Hediyeli Blog: Sevgi Bir Mucizedir

Sevgililer günü geliyor, peki 14 Şubat hakkında başka ne biliyoruz?

Mesela oluşumundaki dini oyunları, ilahi mesajları biliyor musunuz?
Manipülasyonlardan uzak durup yine sevgililer günü üzerinde duracak olursak, ufak birkaç yeni bakış atalım mı?

Biz sevgililer günü desek de orjinali St Valentine's Day, yani Aziz Valentine Günü. Yani 14 Şubat, bir azize atfen kutlanıyor, peki neden?
Azizler, Hristiyanlık inancına göre inancı yolunda öldürülen ve papalık nezdinde onurlandırılan insanlardır. Yani daha şimdiden anlıyoruz ki Valentine de böyle birisiymiş. Peki neden öldürülmüş?
Evlenmesi çeşitli sebeplerle yasak kişileri bile evlendiriyor özetle; Rahip Valentine, sevenleri birleştiriyor. Ancak bu tutum papalığa aykırı ve papalık bunu öğrenince cezası kesiliyor, öldürülüyor.
Tabi zaman geçiyor ve bunun hata olduğu görülüyor, öldürdükleri adamı onurlandırıyorlar. Ölüm tarihi olan 14 Şubat da sevgiye atfediliyor.
Yani biz her 14 Şubat’ta sevgilimize “sevgililer günün kutlu olsun” derken, Aziz Valentine’in sevgi uğruna öldürülmesi yad ediyoruz.
Ama burada bir anlam kayması var.
Mesela platonik aşkı biliriz. Sen seversin, o sevmez.
Oysa kelimenin etimolojisine bakın. Platon’la alakalı aşk, Platonvari aşk demek Platonik Aşk. Platon ne yapıyordu peki?
Karşılık beklemeden sevgiyi hissetmek için seviyordu, ilahi sevginin insani boyutundaydı yani.
Valentine de zinayı yasallaştırmak için değil, farklı noktalardaki kişileri birleştirebilmek için o mucizevi duyguyu somutlaştırmak için bir görev yüklenmişti. Sevginin ilahi olduğuna inanıp, insani kısıtlamalardan kurtulması için kendince çabalıyordu.

Siz peki?
Seviyor musunuz? Seviliyor musunuz? Kendinizi seviyor musunuz?
Tırnağınızdan beyninize, mucize eseri olan varlığınızı sevebiliyor musunuz?

Klişeleşmiş sevgililer gününe umarım daha şimdiden biraz daha farklı bakmaya başlamışsınızdır.
Bu sevgililer gününde klasik olarak gül vermek yerine yeni bir şeyler deneyelim mi peki?

Önce kendinizi sevmeyi deneyin. Esas mucize sizsiniz, kendinizsiniz.
Bununla beraber birlikte olduğunuz kişi, flörtünüz, sevgiliniz ya da eşiniz… Bu mucizevi varlık, bu mucizevi duyguyu o eş sayesinde yaşıyor. Ona bu sevginizi hissettirin. Sorunlarınız olsa bile HER ŞEYE RAĞMEN varlığını onurlandırmaya odaklanın.
Hediyelerin en güzeli, içten bir duyguyu paylaşabilmek.
Onun için sevginizi hissedin, önce kendinizi sevin, sonra sevgilinizi, sonra diğer insanları, diğer varlıkları, oluşu…
Ve ikilikten çıkıp birliğe hoş geldiniz.
Seviyorum kendimi ve sizi.

Hediye hediye dedim de, size küçük bir hediye vereyim mi?
Neticede hediye vermek güzeldir, hoş bağlar kurulmasını, güçlenmesini sağlar. Madem mucize diyoruz sevgi duygusu için, sevgilinize de mucizevi bir hediye sunabilirsiniz beyler. İstenmeyen bir kum tanesini mucizevi bir süreçle işleyen inciye başvurabilirsiniz.
Ve sizin için küçük bir sürprizim var. 
İnciyi hep duyardım, ama pek bilgim yoktu. Nevinci firmasının yöneticileriyle ise bazı ortamlardan tanışığım ve bir ziyaretimde bilgilendirmişlerdi. O günden beridir beğendiğim bir şey olup çıktı.
Sizin için rica ettim ve bir kupon hazırlattım. www.nevinci.com adresindeki kataloglardan seçtiğiniz ürünlerin hepsinde, hediye kodu olarak MUSTEP diye yazarsanız, Şubat 2013 sonuna kadar %10 indirim sunuyorlar. Bu da benim size sevgililer günü hediyem.