30 Nisan 2011 Cumartesi

Sayfalar arasında reklam


Bir süredir merak ediyordum, bir sonraki reklam mecrası neresi olacak diye.
Yatırım yapacağımdan değil, ama merak işte...
En son aklıma gelen yollardan birisi, iPAD çılgınlığının körüklediği e-XYZ serileri... e-alışveriş, e-tv gibi, bunlar gibi uzun bir süredir var olmasına rağmen, yeni yeni trendleşen e-kitap ilişti gözüme.
Ben sayfaları çevirirken, tıpkı şu an çeşitli dizi sitelerinde olduğu gibi, nasıl ki onlar dizinin orta yerinde reklam çıkartıyorlar, burada da sayfaların arasında birşeyler mi olacak diye düşündüm. Ama üzerine düşmedim.
Bir farklı reklam mecrası da, bir arkadaşımın ilgilendiği ve birlikte geliştirdiğimiz bir proje. En kaba özetiyle reklamların görsel senaryoya yedirilmesi...
Az önce ise http://www.girisimciyim.org'ta bir haber gördüm.
Bu iki düşüncenin karışımı bir proje söz konusu: ABD'li yazarlardan Harry Hurt, son kitabında, bazı kurumların reklamlarını hikayesine entegre etmiş.
Bu konuya kendi ağzından yorumu ise; "Yayıncılık sektörü düşüşteydi, ekonomi kötüydü. Bense yazı yazmaya devam etmek istiyordum. Bunu yapmak için yazının bir şekilde kendi parasını çıkarması gerekiyordu".
Bu yorumu dikkate alınca, girişimciliğin uygulanabilirliği ve faydaları da göze çarpıyor.

28 Nisan 2011 Perşembe

AVEA'dan Teknoloji Girişimcileri için bir etkinlik


Bu sefer bir duyuruyu paylaşıyorum ve acil:)
Yarın (29 Nisan 2011) İstanbul Şehir Üniversitesi'nde olacağım kısa bir süreliğine. Çünkü güçlü bir etkinlik gerçekleştirilecek.
Artan GSM rekabeti, tüketiciler kadar girişimcilere de yarıyor ve Vodafone'un ardından Turkcell ve Avea da KOBİ'ler ve girişimciler için ekstra kolaylıklar çıkarmaya başladılar.
Avea'nın daha öncelerden de gerçekleştirdiği bazı etkinlikler vardı ama lafı fazla uzatmayayım. Yarın Şehir Üniversitesi'nde Avea'nın, Memleketim Anadolu, İşim Teknoloji Projesi'nin lansmanı gerçekleştirilecek.
Avea'nın CEO'su ve bazı yüksek yöneticileri ile çeşitli güçlü girişimcilik danışmanlarını da dinleme ve tanışma fırsatı yakalayacağımız bu etkinliğin tanıtım bilgisi aşağıda.

AVEA
‘MEMLEKETİM ANADOLU İŞİM TEKNOLOJİ PROJESİ’

Günümüzde Girişimciliğe verilen önem, ‘İşsizlik Sorunu’nun çözümü ve ‘Genel Ekonomik Yapı’nın geliştirilmesi alanında oynadığı etkin rol göz önüne alınarak giderek artmaktadır. Özellikle ‘İnovatif Girişimcilik’in – ‘Teknoloji Temelli İşletmeler’in ve İş Fikirlerinin bu alandaki yeri tartışılmazdır. Bu doğrultuda sadece ülkemizde değil dünya genelinde de yaygın ve etkili faaliyetler yapılmakta ve bu faaliyetler büyükşehirlerden ziyade, yerel kalkınmada öncelikli yer almaktadır.
Bu proje kapsamında Gençlere durağan bir yapıda, benzeri olanaklar sunarak gelişme beklemek yerine projelerle ve ortak çalışma kültürünü özümseterek uzmanlaşmalarına katkıda bulunmak ve teşvik etmek hedeflenmektedir.

HEDEF KİTLE:

Yenilikçi ve hayata geçirilebilir fikir geliştirebilecek ve bu projeleri ile birlikte gelecekte de bilişim alanında başarı sağlayabilecek gençleri kapsamaktadır.
İstanbul Teknik Üniversitesi – Boğaziçi Üniversitesi – İstanbul Üniversitesi – Yıldız Teknik Üniversitesi – Marmara Üniversitesi bünyesinde öncelikle 4. sınıf ve lisansüstü eğitim görenler olmak üzere, özellikle teknoloji odaklı, inovatif proje geliştirebilen ve bu alanda bilinçli yönlendirmeler neticesinde daha üstün başarı sergileyebilecek öğrencilerdir. Ayrıca bu üniversitelerden mezun olan profesyonel çalışan veya işini yeni kurmuş girişimcilerde projeye başvurabilecektir.

TANITIM VE BAŞVURU

Proje, Tanıtım Toplantıları ile üniversitelerde Girişimci Adaylarına tanıtılacaktır.
Yalnızca internet sitemiz üzerinden başvurular alınacak ve başvuruların ardından bir eleme süreci başlayacaktır.

SEÇİM SÜRECİ

Başvuruların ilk kabul sürecinin tamamlanması ile tüm başvurular arasından Ön Kurul değerlendirmesi ile 50 girişimci seçilecektir.
Girişimcilere ‘Online İş Planı Danışmanlığı’ sunulacaktır.


GİRİŞİMCLİK KAMPI

İş Planlarını tamamlayan girişimciler arasından seçilen 25 Proje Sahibi ‘GİRİŞİMCİLİK KAMPI’na katılmaya hak kazanacaktır.
Kamp süresince girişimci adayları 3 günlük Eğitim Programı’na katılacaklardır.

ÖDÜL TÖRENİ

Proje sonunda 10 girişimci adayına FON VERİLECEK ve başarılı Girişimciler’in Avea’nın Diyarbakır’daki Teknoloji Gelişim Ofisi’nde kendilerine özel sunulan ofislerde İşletmelerini kurarak büyümelerine olanak sağlanacaktır.

Ulaşım için şu linkten haritaya bakabilirsiniz.
http://maps.google.com/maps?hl=tr&um=1&ie=UTF-8&q=%C5%9Fehir+%C3%BCniversitesi&fb=1&gl=tr&hq=%C5%9Fehir+%C3%BCniversitesi&hnear=Istanbul&cid=0,0,10336354317157839862&ei=zcG5TardBY6Rswa_i4nrAw&sa=X&oi=local_result&ct=image&resnum=2&ved=0CCcQnwIwAQ

21 Nisan 2011 Perşembe

Doğumgünü hediyem :)))

Bugün benim doğumgünüm, hem yaşlanıyorum hem olgunlaşıyorum. Çocukluğumdan beridir önemliydi bu tarih benim için, sırf doğumgünüm olması değil, kendine has bir gücü vardı.
Küçükken öğrenmiştim, Muhammed Peygamber'in doğum günü, Adolf Hitler'in doğum günü, Mustafa Kemal'in doğum günü (Atatürk'ün "Bir çocuğun hayaline kavuşması misali sevindim" dediği Savarona yatının alınışında Amerikan kayıtlarında doğum günü olarak 20 Nisan geçiyorMUŞ)...
Sonra anneannem... Onu taparcasına sevdiğimi birçok dostum bilir, onun doğumgünü de 20 Nisan...
Eskiden "başa geçince bu günü kutsal tatil günü ilah edeceğim" derdim:)))
Kimisi global, kimisi lokal, kimisi kişisel devrimlerimin günüydü 20 Nisan...
Yıllar önce bir hediye istemiştim bu gün için, ne olursa, kim verirse, kimden alırsam alayım, ama özel olsun. Özel oldu, çok garip bir acısı oldu ve 6 sene geçmesine rağmen hala hatırlıyorum.
Yıllardan sonra, bu sene için de farklı bir hediye arzuladım.
Doğumgünlerini pek sevmem ama istedim işte, kendimden kendime, özel bir hediye olacaktı.
...
Olmadı. Olmadı ama üzmedi, çok tatlı bir şey oldu. Bendeki izleri en güçlü eğitmenlerimden Timur Tiryaki, kısmen benim organize ettiğim bir etkinlikte konuşuyordu.
Bazı aksilikler yaşadım bu günümde ve çözüm için ard arda koçluk yaptım kendime, daha derin, daha derin...
Sanırım benden başka kimse bilmiyordu ortada dolanan şeyleri:))) bende kalmaya da devam etsin ya da kalmasın, aksın gitsin:))
Sonuçta bu gecenin ucunda tebessümler yükseldi.
Hem neye niyet neye kısmet durumları yaşandı
hem de yağmurdan kaçardan cennete girme halleri.
Çünkü Timur'un güzel enerjisi olunca etrafınızda, kendinizi daha kolay bir ve biricik hissedebiliyorsunuz.
Bana varlığın ve sözlerinle verdiğin bugünkü tatlı doğumgünü hediyesi için çok teşekkür ederim Timur:)
Ayrıca sosyal paylaşım sitelerindeki duvarlarımı, mailimi, telefonumu,... doğumgünü mesajlarıyla ve tebrikleriyle donatan arkadaşlarım, sizlere de teşekkürler:)
Dans partisi karışımlı doğum günü partisi hazırlayan Elif'e de teşekkürler:)

17 Nisan 2011 Pazar

Dünya Sadece Filmlerde mi Kurtarılır?

"İnsanlara yardım etmek, sorunlarını çözmek değil, sorunlarını kendilerinin çözebilmesine olanak sağlamaktır."

Bu mottoda yürüyor sosyal girişimler ve sosyal girişimciler.
Sosyal fayda sık sık ağzımızda dolansa bile, birçoğumuz anlamını bilmiyor hala.
Bu bir bilinç meselesidir ve zamanla oturacaktır, o sebeple de güzel çalışmalar yapılıyor ve yayılıyor hızla.
Sosyal fayda sağlamanın da gidip bir yerlerde birkaç saat gönüllülük yapmaktan öte olması, bir dönüşüm sağlaması ve sürdürülebilir olması, kopyalanıp yayılabilir olması gibi ihtiyaçlar, insanı sosyal girişimlerle tanıştırıyor.
Tarihimizde vakıfçılık çok eski olsa dahi, cumhuriyet sonrası dönemde daralmış ve unutulmaya yüz tutmuştur. O sebeple çeşitli kurumlar ışık tutmaya, hatırlatmaya, ihtiyaç duyana destek olmaya çalışmaktadır.
Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu söylemek yerine, neler yapılabileceğine değiniyorlar.
Dün de SOGLA isimli bir örgütlenmenin konferansındaydım. Sosyal Girişimci Genç Liderler Akademisi, eğitmenlerimden Timur Tiryaki'nin, Ece Ercel isimli tatlı bir insanla birlikte oluşturduğu ve daha proje aşamasındayken Dünya Bankası'ndan kalkındırma hibesi edinmeye hak kazanan bir oluşum.
Boğaziçi Üniversiteli kurucular, Boğaziçi Üniversitesi'nin beyin gücünü titiz elemelerle Fark Yaratma amacıyla bir araya getirmiş ve geçen sene de Nisan Ayı'nda güzel bir konferansla ışık tutmuşlardı. Bu sene de dün bir konferans yapıldı. Bugün de çeşitli atölye çalışmaları yapıyorlar. Yakında gözlemleri internette yayınlanacaktır, ben de buradan duyurmaya çalışacağım.
Bilmeyenler için ASHOKA diye bir örgütlenme var mesela, sosyal dönüşümlerin bir çatı altında toplanması ve gücünü artırmaya yönelik, uluslararası bir ağ.
Lokal bir çalışması da SOGLA oluyor bir yerde. Sonuçta sosyal fayda sağlayacak fikirlerin tohumlanması, filizlenmesi, ağaç olması ve meyve vermesi...
2 yıl içinde neler neler yaptılar, kimlere ışık tuttular...
Bu haftasonunda da bunları ve daha fazlasını, "Dünya Sadece Filmlerde mi Kurtarılır, yoksa biz de birşeyler yapabilir miyiz?" sorusunu sorduü sordurttu.
Tüm SOGLA Ekibi,
Yüreklerinize sağlık

22 Mart 2011 Salı

Bir etoburun ağzında vejeteryan lezzet


Geç gelen bir paylaşımda bulunmak istedim.
Bir etobur olarak, sonunda güzel bir vejeteryan mekan buldum: Govinda.
Açılalı çok olmadı, ancak vejeteryanlar arasında hızla yayılıyormuş ismi. İşin düşündüren yanı, Türkiye'dekilerden ziyade yurtdışından misafirlerimiz daha kolay buluyormuş nerededir, kimlerdir...
Bunun iki sebebi var sanırım; Yurtdışındaki Govindalar ve Serhat'ın enerjisi:)
İkidir gittim sadece, sıcacık bir karşılama. Macaristan'dan destek alındığı için Macar arkadaşlar etrafta, İngilizce-Türkçe sohbetler, fonda da yumuşak bir müzik...
Geçen geldiğimde Burfy vardı, übersüper bir Hindu tatlı, karamelin 4 saatlik fırınlama sonucu lokuma benzeyen tatlı.
Bu sefer de irmikli, nohutlu enteresan bir çorba içtim.
Bu lezizlik, etobur iştahımın aklını çelebilecek güçte.
Bu arada, vejeteryan ile vegan kelimelerinin farklılığını da yeni öğrendim ve Govinda'nın özelliklerinden biri de dileyene vegan mutfağı da sunabilmesiymiş, yani süt ve süt ürünleri de koymayabiliyorlarmış.
Beyoğlu'nda McDonalds'ın sokağından girince ikinci sola giriyor ve 20 metre ilerinizde, sağınızda görüyorsunuz bu mütevazi mekanı.
Fiyatları da fena değil, klasik lüks vejeteryan menülerden oldukça farklı ve misafirperver.
Umarım yakın zamanda web sitelerini de güzelleştireceklerdir, buraya tıklayarak göz atabilirsiniz.
Gün sonunda Bacan denilen müzikli meditasyona katılma şansınız da olabilir; 3 çalgı ve ağızlarda bir mantra ile...
"Hare krishna hare krishna,
krishna krishna
hare hare..."

24 Şubat 2011 Perşembe

Vaka-i Aşk @ Aralık


Belki de daha önce bahsetmeliydim, ama unuttum işte. Eğitmenlerimden ve ekip arkadaşım, mentorum Derya Akkaya ile birlikte sunduğumuz bir seminer var; Vaka-i Aşk.
Teşvikiye'de Aralık Derneği'nde verdiğimiz bu seminerlerde, klasik ve klişe ilişki yönetimlerinden ziyade, aşk olgusu, dinamikleri, erkeklik, kadınlık, erkeklerin gözünde kadınlık, kadınların gözünde erkeklik gibi konulara, karşılaştırmalı açılarla bakıyor, birlikte ele alıyoruz.
Benim açımdan işin en keyifli kısmı, bir gün öncesinden Derya ile yaptığımız küçük prova-sohbetler. Yakında bunları videolaştırarak paylaşmayı da düşünüyoruz, ama bir sır, ok?
Katılımcıları konuşturmaya yönelik bir uygulama söz konusu tabi ki. O sebeple, belki semineri sunan konumdayız, ancak duyduklarımdan ötürü not defterimi de sık sık elime alıyorum.
Mesela partnerimizle ilişkimizde, iletişimimiz ne boyutta? İletişimimizin içeriği nasıl? Hangi sözcükleri duymaktan hoşlanıyor ve hoşlanmıyoruz? Hangi sözcükler sık dökülüyor ağzımızdan?
Sevdiceğimize sevgimizi nasıl ifade ediyoruz? Bize nasıl ifade etmesini bekliyoruz?
Mutluluktan ne anlıyoruz?
Bu ve benzeri sorgulamalarla kendimizi, kendi özellerimizi keşfediyoruz.
Farkında olmadan süre gelen bir şekilde özel davranışlarımızı sıradanlaştırmış olabiliyoruz, değil mi?
Eğitmenlerin koç oluşundan ötürü, sıklıkla da koçluğa geliyor tabi konuştuklarımız. Mutsuz olduğumuz şeyler aklımıza geldiğinde, beklentilerimizi sorgulamamız gibi.
Geçen hafta, zor erkek tiplerini konuştuk; çapkın, işkolik ve kıskanç erkekler.
"Şöyle şöyle yapın, sevgiliniz düzelir" mantığından arınarak, mevcut koşullarda nasıl daha verimli bir ilişki yaşanır, bunun üzerine konuştuk. E bir işkolik olarak, kısa süre öncesine kadar gayet kıskanç birisi olarak da bol bol konuşma fırsatım oldu. Çapkınlık mı? O genlerimde var zaten.
Bu hafta ise aşk sözlüklerimizin üzerinden gittik, belirli belirsiz durumlarımızı biraz belirginleştirmeye, verimli hale getirmeye yönelikti.
Önümüzdeki hafta, 3 Mart, çarşamba günü ise Gardırop Sırları'nı konuşacağız.
8 haftalık bu programda her hafta ayrı bir konuyu işliyoruz.
Çarşamba öğlenleri, Teşvikiye'ye gelmek, aramızda bulunmak için buraya tıklayarak iletişime geçebilirsiniz.

19 Şubat 2011 Cumartesi

Küçük Bir Kampanya

Ufkumu genişleten en büyük eğitimlerden birisiydi Girişimcilik Eğitimi.
Nasıl proje yazılır, nasıl fikir geliştirilir, finansmanı, pazarlaması... Şansıma bunu da Türkiye'nin bu konudaki lider kurumundan, MG Danışmanlık'tan almıştım. Hatta yine şansıma, MG bünyesindeki en yetkin eğitmendi eğitmenim; Tuğberk Seçkin.
Dün de onunla beraberdim. Ofisinde ağırladı ve tüm yoğun koşturmasının içinde sohbet de edebildik ve paylaşacağım bazı şeyler üzerine konuştuk.
Zamanla detaylarını da veririm, ama bir şeyin aciliyeti var sanırım.
Geleceğini kişinin kendisinin kurmasına yönelik yazılarımı zaten biliyorsunuz. Ancak temel eksikliklerden birisi, fikirlerin hibe ve kredi gibi destekler için kuralına uygun yazılması, sunulması gibi bürokratik deneyimler.
Bu konuda ilgili kamu kuruluşları, zaten size, satın alacağınız danışmanlık hizmetlerinin maliyetini destekleyerek iade ediyor. Ancak piyasadaki genel tablo "Gel abi, yazarız projeni" şeklinde.
MG Danışmanlık ve özellikle de Tuğberk ise, itibarı düşünüyor. Hem itibar hem de faydayı da bir çalışmada biraraya getirebileceğimizi konuştuk biz de.
Burada rakam söylemek istemiyorum, ancak piyasa değerinin altında bir kaparo ile danışmanlığa başlangıç yapıp, projenin gidişatı ve kabulüne göre adım atılacak, böylece girişimci fazla maliyetlerden arınmış olacak.
Danışmanlık piyasasında zaten bunun örnekleri var, ancak dediğim gibi, önüne gelene proje danışmanlığı yapmak ve işe yarar, yaramaz her türlü danışmanlık adımını uygulamak, hem kendi emeğini çöpe atmak hem de müstakbel girişimcinin ümidi, emeği, fikri ve parasını hiç etmek şeklinde gerçekleşiyor maalesef.
İtibar dedik ya, her projeyle çalışmak istemiyor Tuğberk ve ekibi bu yüzden. Hem kendi emekleri hem de girişimciler için en uygun yol. Böylece girişimci, daha yolun başında fikri hakkında deneyimli ağızlardan bir geri bildirim almış olacak.
Ayrıca ciddi girişimcilerle çalışmak, sadece para kazanmak değil, sonucu görmenin mutluluğunu da yaşamak ve çok güçlü referanslarına yenilerini eklemek amacındalar.
"Gide gele, gide gele bize spor yaptırmayacak girişimci istiyoruz" Birebir Tuğberk'in ağzından dökülüyor bu serzeniş, çünkü başlangıçtaki aşkımız, azmimiz, devam etmiyor. Hani bir söz var ya; "Türk gibi başla, Alman gibi devam et, İngiliz gibi bitir"... Devam edilmeyince, sonuca da varılmıyor, onca emek, onca zaman da heba oluyor.
Bildiğimiz kampanyalardan değil bu; çünkü kazan veya kazan-kazan değil, kazan-kazan-kazan var içinde, hatta dörtlü. Girişimci kazanıyor, danışman kazanıyor, ekonomi kazanıyor, gelecek kazanıyor.
Duyurması da bana kalıyor.
Dilerseniz direk kendileriyle iletişime geçin, dilerseniz Mustep üzerinden. Mustep referansıyla iletişimde birkaç ek güzellikleri daha var, ama esas dikkat edilmesi gereken soru:
Yarınını kurmaya niyetli misin?

17 Şubat 2011 Perşembe

Deneme Bahçesi


Bir süre önce bahsetmiştim kısaca İnovizyon'dan.
Kendileri Nişantaşı'nda kurulu bir küçük işletme.
Ancak tek özellikleri, ekonominin küçük bir ferdi olmaları değil; benim 6 ila 12 senelik arkadaşlarımdan oluşuyor kurucuları.
Uzaktan tıbbi uzmanlık sertifika eğitimleri ile benim eğitimlerimin satışı üzerine meşguller şu an.
Ancak ayrıca, genç ekip olmanın getirdiği bir cesaret avantajları da var.
Zaten bu mesajı da onların reklamından ziyade, yeni cesur projemiz için yazıyorum.
"abi bilmiyorlar bu işi, satışı şöyle yapıcan, görücen bak nasıl da kotalar taşıyor..." gibisinden bir cümleyi söylemeyenimiz var mı?
En çok fikir sahibi olduğumuz konuların başında geliyor satış veya pazarlama fikirleri... Ancak ya bunu icra edecek kurum bulamıyoruz ya da çalıştığımız firma buna sıcak bakmıyor.
Biz ise bir oyun alanı edindik. Aklımıza geleni orada simüle ediyor, deneyebiliyoruz.
Ve sizleri de aramıza katalım mı diye düşündük, aslında ben düşündüm.
Ekip ne kadar iyi olursa olsun, gelişim daima önümüzde duran bir hedef, her türlü destekle daha da iyi meyveler ortaya çıkabilir ve hepimizin midesine inebilir bu lezzet.
Demem odur ki isterseniz www.inovizyon.net üzerinden aklınıza gelen satış ve veya pazarlama yöntemlerini paylaşın ekiple, bana mail yollayın (m@mustep.com).
Bu bir yarışma değil, hem yarışmanın prosedürleriyle ilgilenmek istemedik hem de hiç bir kısıtlama olmasın istedik. Aklınıza geleni paylaşabilirsiniz, mantıklı mı saçma mı? Kime ne:)
Sürece dair birebir bilgi paylaşımını da Nisan- Mayıs gibi yaparız herhalde. Buradan duyururum onu da.
Dediğim gibi, en ufak bir kısıtlama yok, ürün neymiş, hizmet neymiş, süreç neymiş, tutar neymiş...
Belki Nişantaşı'nda bir ofiste çalışmak da isteyebilirsiniz bu sayede, hadi bakalım, fikirler fora:)
Eklemek istedim; eğer fikriniz karmaşıksa ya da bir kurumdan ziyade başka bir portalda işlemesini isteyeceğiniz birşeyse, siz yine gelin, bir çözüm yolu bulalım. Mesela birincisi için, sizin başında olduğunuz bir yol ile denemek, ikincisi için uygun bir STK ile çalışmak...
Yeter ki fikirleriniz hayat bulsun.
Dipnot; bu ayaküstü düşündüğüm bir şey, detaylıca hazırlanıp da yazmadım bu metni. Dolayısıyla atladığım birşey varsa, lütfen belirtin.

7 Şubat 2011 Pazartesi

Rapor veriyorum:)


Uzun bir süredir yazmadığımı fark ettim.
Aslında yazılası birçok şey vardı, ancak şunu da yazayım, bunu da yazayım derken, baktım ki 1,5 ay olmuş dokunmayalı. Tıpkı "pazartesi diyete başlıyorum" demek gibi, değil mi? Neyse ki erteleme davranışım an itibariyle sonlanmış oluyor.
Bu görüşmediğimiz sürede neler yaptım?
Liste uzun, zaten uzun olduğu için, çok koşturduğum için blog yazmayı ihmal ettim, ama hemen duyurayım: Mustep Gelişim Hizmetleri şeklinde yenilediğim web sitemi çökerttim kendi ellerimle, sonrasında da çeşitli bilişim akrobasileriyle tekrar kurdum, alınacak öğüt: yedek almalısınız:)
Hazır web sitemi yenilemiş ve kodları hatırlamışken, bari diğer sitelere de bir el atayım hızlıca dedim ve tüm sitelerde bir temizlik yaptım, bence hoş oldu ama yorucuydu. Alınacak öğüt neymiş; web sitesini sen yapabiliyor olsan bile, git yaptırt:)
www.nasildahaiyiyaparim.com ile bakabilirsiniz.
Başka? Birçok kişinin bildiği üzere Üçüncügöz Dergisi tekrar yayında:) Ben de Endüstriyel Yogiler ismiyle, iş hayatı ve huzur kavramları üzerine bir şeyler karalıyorum. Okuyanlar sevmişler çok sağolsunlar. İlgilenenler www.ucuncugoz.org üzerinden göz atabilir dergiye, ancak yazımı nette yayınlamadık:
Dergimiz İndigo Dergisi'nde ise korku üzerine yazı dizimi bitirdik ve önümüzde girişimcilik, yenilikçilik, kendine yetebilme gibi konular var. İndigo Dergisi'ndeki son yazım için http://www.indigodergisi.com/65/mustep.htm linkine tıklayabilirsiniz.
Girişimcilik üzerine, girişimcilik eğitimlerinde konuk uzman olarak bulunmaya ve girişimcilik yolculuklarında psikolojik desteklere yönelik konuşmalar vermeye başladım ki en heyecanlandığım konulardan birisi bu.
Koçluk eğitimlerinde asistan eğitmen olma yolunda bir davet aldım ve açıkçası çok soyut olan bu hizmette, böylesi bir geri bildirim, inanın çok onore etti.
Ha bu arada eğitim demişken, üzerine titrediğim kendi hazırladığım eğitimlerimin satışı da başlamış oldu. Şubat ayında beni şımartacak kadar büyük iki kuruma Yenilikçi Stres Yönetimi Eğitimi vereceğim.
Deneyimli abilerim, ablalarım için küçük, ancak hayallerim için büyük bir adım oldu, sevincimi buradan sizlerle paylaşayım istedim.
Detaylar zamanla:)
Sevgiyle kalınız:)))

30 Aralık 2010 Perşembe

İstihdamını beklemek mi?



Geçen akşam bir dostumla beraberdim. Kendisi bir bankanın orta düzey bir profesyoneli, bir derneğin yöneticisi ve sosyal damarları yüksek, sesi yumuşak, süper sempatik bir insan.
Onunla iş hayatı, sosyal projeler, eğitmenlik, istihdam ve girişimcilik üzerine konuştuk.
Birçok kişinin bildiği gibi istihdam değil girişimcilik hedefinde birisiyim ve kişinin istihdamını beklemesi (gönderilen CV'lere cevaplar ve/veya KPSS yolculuğu) taraftarı değilim.
Kişinin geçirdiği her gün bir girişimde bulunması ve hala gerektiğine inanıyorsa az ve öz iş başvuruları sürdürmesi vs...
Ancak dostum ise biraz daha farklı yaklaşımlar sundu.
Bankacılığın yarattığı yönetmelik ve tüzüklere uyma zorunluluğu, kişinin alışkanlık kabiliyetiyle de buluşunca, çok kolay bir şekilde pasifize edildiği ve hatta direk kendisini durduruğunu konuştuk.
iİş hayatında "doğrudur" diye "öğretilenler" ve bunları yönetmemiz,baskılayıcılığını kontrol edebilmemiz için bir yazı dizisi tasarladım.
Günümüzün genellikle en büyük bölümünü bloke eden iş hayatına dair Endüstriyel Yogiler yazımı, Üçüncügöz Dergisi'nin yeni sayısında okuyabileceksiniz.

29 Aralık 2010 Çarşamba

Dans deyip geçme, tanı


Tango diye duyardım küçüklüğümde, hiç aklım ermezdi, kurgulayamazdım nasıl bir şey diye.
Bir gün TRT FM'de bir gece programında, ardarda süper müzikler çalıyordu ve konuk konuşmacı da bu şuranın tangosu, bu buranın tangosu diyordu. Sanmıştım ki tango bir müzik türü, bir de onun üstüne dans eklemişler.
Sonra bir gün Por Una Cabeza'nın eşliğinde Al Pacino'yu izledim.
O an o müziğe kapılmamak elde mi?
Kaç zamandır arzulamıştım öğrenmeyi, bir türlü olmuyordu. En sonunda başladım ben de tango derslerine ve bu mutluluğumu duyurmak istedim.
Düşündüğüm kadar kolay değilmiş. Sehpanın üzerinde bile dans edebilecekken ben, tangoda henüz rap rap adımlar atamıyorum. Ama ilk başlarda normalmiş bu.
Bir erkek olarak tüm hakimiyetin sizde olması, garip bir ego çıkarıyor ortaya, sosyolojik ödevinizi, size yüklenenleri hatırlıyorsunuz biraz biraz.
Olayın kadın kısmı kolay, o adımlarını atsın, siz ritmi yakaladıktan sonra erkek olarak yönlendireceksiniz:)
Tabi işin şakası bu. Tahminimce kadın da erkeği takip edecek ve onun enerjisine ayak uydurmak için algılarına yüklenecek ve bu da onu zorlayacaktır.
Dün özellikle bir şey dikkatimi çekti. Dersten önce bir toplantıdaydım ve pek de hoş geçmemişti. Aşırı gergindim ve henüz üzerimden atamamıştım. Ders sırasında da karşımdaki bayanın aksaklıkları, sabrımı, tahammülümü zorluyordu. Bir ara patlarcasına çıkıp gitmek dahi istemiştim. Ancak, hatırladım ki insanlarla iletişim ve birliktelik, uyum üzerine çalışıyorum. Gergin ortamlarda uyumluluk üzerine hoş, aslında hoş değil zor bir etüd yapmış olacaktım. Nitekim yaptım da, uyumu yakaladık ve adımlarımız çok daha güzel olmaya başlamıştı. Sanki ders değil de terapi gibi olmuştu. Daha önce böyle bakmamıştım tangoya.
A bu arada, kurumsal tango mantığı üzerine, indoor etkinlik şeklinde de bir proje söz konusu, hatta tasarı değil, ufak ufak adımlar atılmaya başlamış. Konuyla ilgili biraz bilgilendim, dikkatimi çekti.
3. dersimi aldım Tangoda. Eğitmenim de dünya derecesine sahip bir genç; Ceren Varol, kurumunun adı da Tangolita.
Taksim'de, iş çıkışına uygun saatlerde bu terapiymiş, dansmış, dersmiş, farklılıklarmış deneyimlemek isterseniz, derslerde ve sonrasında milongalarda buluşalım. Detaylı bilgi için ceren.varol@tangolita.com üzerinden ve haliyle www.tangolita.com ile bilgi edinebilirsiniz.

17 Aralık 2010 Cuma

İstanbul'daydım

Geçtiğimiz gün, ayın 16sı, benim için en heyecan verici deneyimlerimden biriydi yaşadığım.
Sadece başkanını tanıdığım, İstanbul Üniversitesi Ekonometri Kulubü'nün yönetim kadrosuyla buluştuk.
Bir projelerini birlikte geliştireceğiz düşüncesiyle gitmiştim, oysa kişisel gelişimden konuşmak istediler.
Önceki konuşmalarım, bir eğitim, bir seminer, bir atölye üzerineydi, haliyle bir kurgu vardı, oysa burada spontaneydi her şey. Hep de merak ederdim, rastgele serbest atış sorularda nasıl yaklaşabilirim, konular arasında bağ kurarak, sıçrayarak, gerçekten rahat olarak konuşabilir miyim vs?
Grup dinamiği nasıl olacak? Kendimi konularıma hakim hissediyorum ama gerçekten bu hislerimi duyularımla da görebilecek miyim?
Girişimcilik konuştuk, kulüp üyeliği konuştuk, amaçlar, sevgililer, iş hayatı, kişisel gelişim, koçluk, çok para, kendine yatırım, Ahmet Şerif İzgören, Derya Akkaya, Timur Tiryaki, Tanrılar Okulu, inanmak...
Egom okşandı birazcık, o sebeple pek detaylandırmak istemiyorum.
Ama yüzleri gülüyordu katılımcıların, yüzüm gülüyordu.
Böyle bir deneyim, hayalim için çok verimli bir adım oldu.
Teşekkürler Ekolular:)

9 Aralık 2010 Perşembe

Ortak Akıllar Buluştu

Daha önce bahsettiğim (bknz: http://mustep.blogspot.com/2010/12/ortak-akl-bulusmas.html) ve ekonominin önemli bir ihtiyacı olarak görülen bu networking projemiz, küçük bir grup olarak toplanmamızla, gerçeklemiş oldu.
Bu başlangıç toplantısında, girişimlerin ve girişimcilerin akla gelen ilk ihtiyaçları sıralandı ki bu sayede ileriki toplantılarımızda, bunlara yönelik projeler geliştirelim:
Kurumsal altyapılar, sermaye, fikrin uygulanabilirliği, pazarlama ve tanıtım sistemleri, hedef belirleme ve çabuk kırılmayan motivasyon gibi ihtiyaç kalemler dile getirildi.
Buna karşılık katılımcılar, bilgi ve networkleri, iş ağları vasıtasıyla sıcak çözümlerini paylaştılar.
Daha çok masa başı sohbet kıvamında geçen bu ilk toplantımızın devamındaki safhalarda, şu an için sıralı olan ihtiyaçlara yönelik bilgisayar destekli çözüm sunumlarını paylaşmayı da tasarladık.
12 Ocak 2011'de yapmayı planladığımız kurumsal altyapı ile pazarlama ve tanıtım sistemlerine yönelik kurgulanacak bir sonraki toplantımız için şimdiden iletişime geçiniz.
Saygılarımla,
Ortak Akıl Projesi Ekibi adına
Mustafa Emin Palaz

7 Aralık 2010 Salı

Bağdat Sanat'tayım

Yenileşme sürecinde olduğumu biliyorsunuz.
Bu sıralar yeni ekip arkadaşarı ve yeni hizmet noktaları yaratmaya çalışıyorum. Daha öncesinde İnovizyon ve YaşamOra'dan bahsetmiştim.
Bu sefer de şans eseri tanıştığım ve çok sevdiğim bir kurumu dillendirmek istiyorum: Bağdat Sanat.
Piyasada albümü bulunan bir akademisyen olan Cenk Yüksel'in kurduğu Bağdat Sanat, Bağdat Caddesi'ndeki sanat okullarından birisi.
Farkı ise, akademisyen sanatçıların eğitim verdiği bir kuruluş olması. Yani iki gitar çalıp eğitmenliğe soyunan değil, konusunda yetkin eğitimler alıp bu yönde hizmet verenlerin oluşturduğu bir kuruluş.
Zaten Cenk'in genç ve enerjik ruhunu, daha tokalaşırken hissediyorsunuz.
Ancak bu güzel enerjinin ve sinerjinin de biraz tanıtıma ihtiyacı var ki daha fazla insan bu sinerjiden nasiplensin.
Mesela orada verilen enstrüman, şan, solfej, diksiyon-artikülasyon, drama ve dans eğitimlerinin hepsinden benim haberim yoktu.
Veya Cenk'in organizasyon alt yapısından ve Bağdat Sanat'ın böyle ihtiyaçlara da cevap verebilir pozisyonundan.
Mütevazi yapısından ötürü sosyal projelerinin reklamını yapmamı pek istemedi, ama en azından bu niyetini paylaşabilirim sanırım:)
Her türlü eylemde, işin içinde keyif varsa, verimin arttığından bahsediyoruz ya...
İster akademilere hazırlık, ister hobi olsun, bu faaliyetlerden herkesin yararlanmasını dilerim.
Bir de şirin web sitelerinin linkini vereyim, tam olsun: www.bagdatsanat.com
Keyifli sanatlar efendim.

4 Aralık 2010 Cumartesi

Ortak Akıl Buluşması

Networking artık en çok ihtiyaç duyulan olgulardan biri. Sık sık toplantılar düzenlenip, yeni insanlarla tanışıp, ağımızı geliştirme çabası da bundan zaten.
Ancak genel şikayetler, bu networking toplantılarına gidip, bir avuç kart toplayıp, bir avuç kart dağıtmak ve belki bir iki sohbet edip ayrılmak.
Oysa birimiz inşaat mantolama yaparken, tanıştığımız kişi tıp kongreleri organizatörü olabiliyor. Girişimci mantıkta birisiysek bu tanışıklıktan değer yaratabiliriz, ancak bu beceriye kaçımız sahip? Maalesef bu durumda da o toplantı sadece hoş müzikler, bol gürültü ve birkaç yeni yüzden ibaret boşa geçen zaman olarak yer buluyor hayatımızda.
O sebeple biraz daha verimli olabilir miyiz dedik ve Fors Plus yönetimiyle kafa yorduk.
Daha önce bahsetmiştim zaten Fors Plus'taki güzel insanlardan (ki hatırlamak için buraya tıklayabilirsiniz)
7 Aralık'ta başlangıcını planladığımız toplantılarda daha odaklı davranalım dedik.
Girişimciler, girişimcilik üzerine meraklı olanlar, girişimcilerin ihtiyaçlarına çözüm sunanlar bir araya gelemez mi?
Mustep Gelişim Hizmetleri ve Fors Plus Yönetim ve Danışmanlık olarak, Ortak Akıl Buluşması adını verdiğimiz bu buluşmanın, ilerleyen tarihlerdeki olası senaryolarından birisi;
Mesela girişimlerin ihtiyaçlarından birisi Sosyal Medya Yönetimi ve bu yönde yapıcı hizmetler sunan BORAN-ICT'den Fatih Boran Berber'i çağırıyoruz. 10-15 dakika kadar belki kendisi ve özellikle sunduğu hizmetler, fikirler, projeler ve çözümleri üzerine konuştuktan sonra, kalan 1 saatlik süreçte ise doya doya soruları cevaplıyor.
Böylece o toplantıda kimler oluyor? Sosyal medya yöneticileri ve/veya sosyal medya ihtiyacı olanlar ve/veya sosyal medya hakkında merakı olanlar ve/veya benzeri çözümleri olanlar.
Sizce de bu toplantılar daha verimli olmaz mı?
Merak edenler m@mustep.com üzerinden bana mail atabilirler efendim.

Alfa İnsan Olmak

Arabamızın motor gücü ne kadar çok olursa olsun, kadrajın kabiliyeti ne kadar yüksek yazarsa yazsın, benzin depomuz da dolu olsun, ayağımızı debriyajdan çekmezsek, vitese geçmez ve ilerleyemeyiz, değil mi?
Sadece kuru gürültü.
Bu durum, kişisel gelişim yolculuğunda da çok benzer. Neler çalışırsak çalışalım, uygulama yapmamız gerekiyor. Bu, öncelikli gereksinimimiz. Ancak verim için, kaliteli sonuçlar alabilmek için, uygun frekanslara da ihtiyacımız var.
Olgunlaşan zihin yapısında ve meditasyon halindeki beyin dalgaları da denktir ve bu da ölçümlerde Alfa Frekansı olarak tanımlanıyor.
Kaliteli sonuçlar elde edebilme konusundaki bu açığa bir güzel insan dokunmuş ve çözüme çabalamış. İnsanın bildiği değil yapabildiği hususunda odaklanan Timur Tiryaki, güzel enerjisiyle buraya da ışık tutuyor.
Bir önceki blog yazımda paylaştığım YaşamOra Hizmetleri'nde de bu güzel enerji esmiş olacak.
18-19 Aralık'ta Caddebostan'da yapacağı eğitimi, 25-26 Aralık'ta da Çekmeköy'deki merkezimizde sunacak.
Bildiklerimizi uygulayabilmek ve amaçlı birer insan olabilme konusunda kendine yatırım yaptıracak bu eğitimin detayları için ve katılım koşulları için, buraya tıklayabilir linkine tıklayabilir veya 216 641 3028'den bilgi alabilirsiniz. Eğitimin gerçekleştirileceği merkezimiz YaşamOra'yı tanımak için de YaşamOra.com üzerinden bilgi edinebilirsiniz.
dipnot: Naturel 2010 Fuarı'nda, yarın (05 Aralık, Pazar Günü yani) Timur hem bir konuşma verecek hem de kitabını imzalayacak, duyurmadı, bilmiyordu demeyin.

YaşamOra Hizmetleri


"Öyle bir merkez olsun ki, kişisel gelişim hizmetleri sunsun, gün be gün daha iyi hizmet versin" fikrine sahip biriydi Nurcan Arslan. Bu niyetiyle yanında bir başka güzel insan daha vardı, ki adı Ayşegül Perek. Üzerine benim de desteğim eklendi ve hem kuruluş aşamasında Girişimci Koçluğu yaptığım hem de bu hizmetimin ilk meyvesini yediğim bir hizmet merkezi oluşturduk.
Kişisel gelişim hizmetleri üzerine kafa yorarken, Nurcan ve Ayşegül'ün aslen öğretmen oluşundan ötürü özel ders desteklerine de talep geldi ve hizmet kalemlerimize ders desteğini de ekledik.
Çekmeköy'de kurulu bu merkezde ben öğrencilere Öğrenci Koçluğu, yetişkinlere Yaşam Koçluğu sunuyor, bazı eğitmenlerle işbirliği sağlıyorum.
Çok yeni olmamıza rağmen, daha şimdiden gözle görülür başarılar kaydettik diyebilirim.
Kişisel gelişim eğitimleri de sunalım dedik ve 25-26 Aralık'ta, eğitmenlerimden Timur Tiryaki'nin, Alfa İnsan Olmak eğitimini merkezimizde, Çekmeköylülerle paylaşmaya dair program hazırladık.
ama bu güzel etkinliği, bir yazıya sıkıştırmak istemem:) Detayları bir sonraki yazıda paylaşacağım.
Çekmeköylülere ve Çekmeköy'de hizmet vermeyi düşünen herkese kapımız açık.
Detaylı bilgi için web sitemize göz atabilirsiniz: YaşamOra.com

Koşturuyoruz işte hizmet niyetiyle

Uzun zamandır yazmıyordum.
Ama koşturuyorum, yeni ve güzel birşeyler yapmaya çalışıyorum ki çok şükür artık planlama evresinden, eyleme geçmeye de başladım, hatta başladık.
Biz diyebilirim rahat bir şekilde, çünkü artık bir kaç tane "biz"in oluşturduğu bir ağ içindeyim, son 3 senedir hayal ettiğim gibi.
Kaba bir özet ekmek ve bir süredir yazamadığım gelişmelerden bahsetmek istiyorum.

***Nişantaşı'nda bir ofisimiz oldu. İnovizyon Eğitim ve Danışmanlık olarak, eski arkadaşlarım, koçluk ve eğitimlerim başta olmak üzere bazı hizmetlerin satışı üzerine bir ofis kurdular.

***Çekmeköy'de bir merkezimiz oldu. YaşamOra Hizmetleri adında, yaşama dair hizmetler mantığıyla bir araya gelen bu oluşumda; benim öğrenci ve yetişkinlere koçluk sunduğum, öğrencilere öğretmenlerin özel ders desteği verdiği, kişisel gelişim ve hobi eğitimlerinin hazırlığında olduğumuz, Alemdağ Ormanı manzaralı, çok hoş bir merkezimiz oldu. Yakında bir kokteyl yapalım diyoruz, haberdar ederim:)

***Bu arada girişimcilikten uzak duracak değilim. 7 Aralık'ta Fors Plus'ta, girişimcilik üzerine özel bir buluşmamız var. Ama uzun uzun bir başka yazıyla paylaşacağım bunu.

***"Biz" duygusu çok hoş. Ancak kendime de baktım ve Mustep'i artık kendimden çıkarıp bir ekip haline getirmeye niyetlendim ve Mustep Gelişim Hizmetleri adıyla ekipleşmeye geçtik efendim. Web sitemde de yenilemelere gittim haliyle.
Detayları bugün paylaşmış olacağım.
Şimdilik esenlikler dilerim.

31 Ekim 2010 Pazar

Saygı Şeker Mi?


Dün yağmur yağıyordu ve İstanbul'da ulaşım çabasında bir birey olarak kilitlenendendim ben de...
Sonra baktım ki araç ilerlemiyor, indim ve başladım yürümeye.
Öyle seller yaratacak bir yağmur olmadığını fark ettim, sadece yağıyordu.
O sırada düşünüyordum, yağmurun nasıl bir gücü var da trafik kilitlenebiliyor diye.
Derken soru net olunca, cevap da çıktı karşıma.
Trafik bir noktada sıkışmış, çünkü ara yoldan gelip bir yöne sapmak isteyen bir araç, kendi yol hakkını kendisi almak istemiş ve şeridin orta yerinden burnunu sokmaya çalışmış.
Öyle ki; akan şeridi de dikine kesip, tıkamış.
Çalan kornaların ise bini bir para. Klakson konusundaki önerimi hatırlattı bu durum (siz de hatırlamak isterseniz tıklayın)
Ancak kornaların açamadığı bu yolda bariz bir saygı eksikliği vardı. Ne yolu kesen aracın sürücüsünün diğer sürücülere, ne de o yönde akan araçların sürücüsünden, hatalı sürücümüze...
Hatayı hatalarla protesto etmek gibi kısaca...
Acep dedim, saygı şeker mi de yağmuru yiyince eriyip gitti?

20 Ekim 2010 Çarşamba

Pranik Şifa Dedikleriyle Tanıştım

Nefes üzerine çok haşır neşir birisi olarak hep duyuyorum "Mustafa Pranik Şifa mı yapıyorsun?" sorunu. Oysa daha bilmiyordum ne olduğunu ne bittiğini.
Geçtiğimiz haftasonu şans eseri tanıştım bu teknikle.
Bu tekniğin uzman eğitmeni ülkemize gelecekmiş ve bir dostum da benden eğitim sırasında çevirisini yapmamı istedi ve şans da gözlerini kırpmış oldu.
Çok basit temeller üzerine kurulu olup, tanıştığım teknikler arasında en karmaşadan uzak ve en işlevsel yaklaşımlardan birisi olması sebebiyle biraz bahsetmek istedim.
Nefes alınıyor ve çeşitli enerji çalışmaları ile üzerlerine 456576185765465764156 kitap yazılmış çakralar hakkında baya bilgi ediniyor ve daha eğitim sırasındayken uygulamalarda bulunuyorsunuz.
Nefes alıyor ve nefes veriyorsunuz. Basit gözüken bir hapın kullanımı bile "sabah bir tane tok karna akşam yarım aç karna" gibisinden yaklaşımları varken, burada "30-10" gibi her şekilde, herkesde aynı olabilecek şeyler söz konusu.
"Ya tabi, her tekniğin ayrı bir güzelliği var" diyen yalanlardan da bakabiliriz, ancak beni esas etkileyen unsurlardan birisi de eğitmen Amirhossein Khonsari, kısaca Amir.
Yüzüne entegre gülümsemesi ve çeviri sırasındaki sakin, anlayışlı anlatımı, yaydığı enerji...
Zaten beni etkileyen bunlar olduğu için çalışmasından ekstra mesai göstererek bahsetmek istedim ve hatta duyurularında da yardımcı olma arzusundayım.
Bu çalışma hakkında yakında daha da bilgi paylaşmaya niyetliyim, ancak bana m@mustep.com mail adresine mail yollarsanız da bu konuda özel bir grup açabilirim.

Koçluğun Felsefesi

Size daha önce Derya'yla yaptığımız röportaj içinde bahsedilmişti koçlukla ilgili bir, farklı bir çalışma yapılacağından: koçluk felsefesi.
Geçen gün gözleme imkanım oldu. Yine koçluk eğitiminde olduğu gibi sevimli bir ortam, yine konuşuluyor bol bol, yine odağımızda koçluk var.
Zaten koçluk yaklaşımını farklı ve verimli bir şekilde ele alan Derya, kendi yaklaşımlarında da değişik birşey yapmış ve Cicero'dan, Fatih Sultan Mehmet'ten... yaklaşımlar araştırıp, paylaşıyor.
Böylece klişeleşmiş "şu güçlü bir liderdir, dünya kabul etmiştir vizyonerliğini. bu büyük bir düşünürdür, tez konusu olmuştur. vıdı-vıdı"larından uzaklaşmış oluyoruz büyük ölçüde.
Eğlencesini tarif edemem zaten.
Ali Kuşçu hayranı birisi olarak (Fatih Sultan Mehmet'in matematik, felsefe ve akıl hocası) "Ali Kuşçu, kuantumla ilk ilgilenenlerdendi" gibi bir mantığı başkasının ağzından duymak, çok keyiflendirmişti.
Filozofların yaklaşımlarının değişkenlik ve esnekliklerinin, koçluğa uyarlanması üzerine kurulu bu etkinliğe katılmanın bir şartı var, koçluk hakkında eğitim almış olmak.

7 Ekim 2010 Perşembe

Kim demiş ofis açmak pahalı diye?

Ekonomik psikolojiye baktığımda gördüğüm iki ana kalem var.
Sanayi endüstrisinde mekanikleşme artıyor ya da insandan uzaklaşma dersek daha doğru olur. Akıllı robotik sistemler artıyor, yapay zeka, otomasyon vs...
Hizmet endüstrisinde ise tersi yönde bir kutuplaşma söz konusu, daha da insancıl, daha bireysel, daha kompakt, daha basit, daha sade...
Bir maliye öğrencisi, bir hayat koçu, bir konsept geliştirici olarak sibernize üretim sistemleri konusunda çok kafa yormuyorum, ahkam kesmeyi uzmanlarımıza bırakıyorum.
Ancak hizmet sektöründe gelişmeleri takip ediyorum haliyle.
Deli saçması işler üzerine beni her hareketiyle kendine hayran bırakan Richard Branson'ın Türk versiyonunu dinledim geçen gün: Murat Şahin. Bazı hizmetlerin bireyselleşmesi üzerine übersüper iş fikri ile çok kişiye ilham olabilecek birisi. İzlenmesi, takip edilmesi gereken birisi ve mümkünse fırsat buldukça da dinlenmeli:) Çok keyifli bir anlatımı var.
Ancak Murat Bey zaten bilinen birisi. Ben ise yeni tanıştığım, zaten yeni kurulmuş bir girişimden bahsetmek istiyorum: Fors Plus.

İş fikirlerinin artık hızlandırılmış (!) dünyaya entegre zorunluluğuyla, aklımdaki iş fikirlerinden birini sorgulattım ve iki tatlı insanın icra ettiklerini gördüm: sanal ofis.
Muadilleri yok mu? Onlar da var, ama benim için bu insanlara ısındı ve tanışmanın haricinde bir de tanıtmak istedim.
Kaba bir özetle, işyerleri var, çok hoş, çok fonksiyonel, hoş da bir dizaynı var. "Kolları sıvayalım da iş yapalım" dedirten turuncuyu resmen hissediyorsunuz.
Peki onlar napıyorlar bu işyerini? İhtiyacınıza göre bölüp, sizin kullanımınıza açıyorlar. Özellikle freelance çalışanlar ile şık bir ofis kurmak isteyip maliyetinden çekinen girişimciler için birebir.
İş fikri olup geliştirmek isteyenler ve mevcut girişimini geliştirmek isteyenler için verdiğim hizmetlerde, burasıyla iş birliğine niyetliyim. Projemi hatırlamak için buraya tıklayabilirsiniz.
McDonald's'ta algıladığım kadarıyla yemeğe vakit harcamaktansa, kendine zaman ayır gibi bir mantık var en olumlu bakış açımla. Ancak buna kaçımız inanıyor? Ben inanmıyorum:)))
Oysa burada, girişim maliyetleri cebinde kalsın mantığını ve samimiyeti gözünüzle görebiliyorsunuz.
Reklam gibi oldu kabul ediyorum, ama aramızda anlaşma falan yok:)
Sevdim, takdir ettim, yararlanılması taraftarıyım, yazdım.

3 Ekim 2010 Pazar

Duyuruların duyurusu

Yeni bir aya girildi. Yazın miskinliğinin hala kısım kısım üstümüzde olmasına rağmen, silkelendiğimiz şu günlerde güneş de bir görünüp parladı bir yağdırdı bulutları.
Neyse efenim, bu silkelenme dönemine ben de girdim. Umuyorum çok yakın zamanda Mustep Gelişim Hizm. olarak küçük bir duyurumu paylaşabileceğim.
Uzun hazırlıkları bir kenara bırakıp, kabuk kırma sürecine daha da hızlı girdiğimi düşündüren bu süreçte birkaç arkadaşımla "işbirliği" kavramını da yenilemeye çalıştık. Detayları ve fazlasını olabildiğince kısa sürede paylaşacağım.
Ancak hem dergimizin yeni sayısının hem de eğitmenim Derya Akkaya ile röportajımızın duyurusunu yapayım istedim hızlıca.
Keyifli okumalar.

27 Eylül 2010 Pazartesi

Tatlı seri katilimiz Dexter, doğu tınılarını kullanarak iletişimde neler kazandırabilir?


Hoş bir gün bugün. Daha ilk dakikalarından beridir hoş bir gün.
Dostlarımla beraberdim. Family Guy'ın komikliğiyle başladım günün ilk saatlerine.
Ardından özlediğim bir dostumu gördüm: Dexter.
Bu süper dizinin yeni sezon bölümünü izledim. Daha o jenerik müziğini dinlerken içimde dalgalanan mutluluğu anlatamam.
Sonrasında internette birşeyler araştırırken, blogumu unuttuğum, birazcık ihmal ettiğim geldi aklıma. 12 Eylül referandumu yorumu ve bu sıkıcı konunun ardından ay sonuna dek süren bir sessizlik.
Bu ayrı kaldığım dönemde 2 sosyal 3 de iktisadi olarak yeni projelerle uğraştım ve umuyorum ki çok yakında hayat bulacaklar. Ayrıntılardan bazıları için web sitelerime bakabilirsiniz, buraya yazmaya gerek yok sanırım.
Bu sırada saat ilerlemişti ve yatmaya niyetlenirken birden, başka bir dostumu gördüm kayıtlar arasında. Ne kadar çok özlemişim onu, onları.
Supernatural'dan bahsediyorum, inlerle cinlerle kapışan kardeşler... Ekrana sarılmak istedim o an:))

Bu haz duyguları uyumamı engelledi haliyle daha da oturdum gecenin kollarında. Sonrasında evinde kaldığım dostumla okuluma gittim.
Birşeyler atıştırmak için büfeye geçtik ve arkadaşım çok beğenmiş: "Bizim okulun kantinine yaklaşamaz ama Yıldız'dan çok daha güzel..."
Kendisi özel bir üniversitede okuyor, Boğaz'a nazır, ben ise malumunuz birkaç bina arasında...
Sevindim az da olsa. Dahil olduğum birşeyin pek kullanmasam, yararlanmasam bile bir noktasının beğenilmesi, hoşuma gitmişti.
Sonra birden müzik-bilimci bir arkadaşımın sohbetinden bir detay aklıma geldi. Kendisi dini konulardan hiç haz etmeyen birisi, rahatsızlık duyuyor.
Ama bir araştırması için makamlara tararken, doğu müziğindeki Arap tınıları ve İslami tınılardan etkileniyor ve bu hoşuna gidiyor.
Müzik, uzak durduğu, haz etmediği hatta rahatsız olduğu bir konuda ılımanlaştırıyor.
Acaba beğenilerimiz, ilgilerimiz ve değer yargılarımız birleştiğinde, bir uyum yakalanırsa, bu güç, o konuda iletişim sağlayabilmek için kullanılabilir mi?

6 Eylül 2010 Pazartesi

13 Eylül :S


Uzun bir süredir siyasetle politikanın farklarını dahi bilmeyen kişilerden siyaset ve politika vaazları dinliyordum.
Bir yandan da apolitik insanlarımızdan ötürü hayıflanıyordum.
Ya kör aşık siyasetçi ya da apolitik... Şakül hiç dengeye gelemez miydi?
Şükür referandum var.
Mantıklı olsun ya da olmasın, insanlar bir düşüncedeler; evet ya da hayır...
Gerçi gözlem yapınca bu durum da can sıkıcı. Zira insanların neredeyse tamamı ya AKP için "evet" diyor ya da AK Parti için "hayır" diyor.
İçerikten ziyade ideolojik uygunluk.
Bununla ilgilenenler de var gördüğüm kadarıyla, içeriğin ne olup bittiğiyle.
Bir devrimciyle tanıştım, en azından kendisini böyle tanımlıyordu. "Yetmez ama evlat" dedi, "bu bir adım, evet deyip destekleyeceğim".
Bir amca ise, "ben anlamadım, benim aklım almadı, o yüzden hayır diyeceğim" dedi.
Evet ya da hayır sonuçta, düşünerek çıkan bir sav olduğu için saygı duyuyor ve ikisini de destekliyorum. Ki böylece 1980in müzdarip olduğum etkilerinden apolitikliğin de küçük küçük kırıldığını gözlüyorum.
Ama kırılma demişken...
13 Eylül sabahını merak ediyorum ben çok çok.
Sandıktan EVET çıkarsa, aklı ermeyen, yolsuzlukları görmeyen, koyunlaştırılmış yobazlarımız ile aydın, entellektüel, laiklerimiz arasındaki gölge daha da derinleşecek mi diye şüpheleniyorum.
Bu sosyal kırılmanın bir avantajı, iktidar güven tazeledi düşüncesiyle bir zafer olup, yandaşçılığı da körükler mi acaba?
İnsanımızın kinayeli yaklaşımlarıyla vatan için HAYIR işlenmiş olsa pekala?
Sözde aydınlarımızın, sözde yobazlara yönelik sözde kavgası kazanılmış ve hükümete BİR DERS verilmiş olacak mı?
Ekonomik değerlerimiz bu kardeş aşkından (?!?!) ötürü nasıl tepki verecek?
Tabi ülkemizde yaşamayıp yönetimine katılmak için gelmeyi planlayanlara da değinmek isterdim ama...
Oy kullanmayacak birisi olarak merakla bekliyorum 13 Eylül'ü:)
-- dipnot: bu yazıyı yazarken MSN üzerinden ölçtüğüm küçük referandum nabzında, oy kullanacak arkadaşlarımın %50si neden o oyu atacaklarını bilmiyorlar, ama neyse ki birkaçı araştırdı ve artık düşüncesinin bir nedeni var:)
Kendilerini buradan tebrik ediyor ve ülkeleri için yaptıkları bu ulvi görevden ötürü alkışlıyorum. Darısı benim başıma:)

26 Ağustos 2010 Perşembe

Kartlarla terapi mi?


Dün seminerimi vermek için Tuva Sanat'taydım, ama erken gittim. Çünkü yeni tanıştığım Nicolas Lecerf ile, bana kendi terapisini yapması için buluştuk. Biraz bundan bahsetmek istiyorum.
Öncelikle Nicolas hakkında kabaca bilgi vermek gerekirse; aslen Fransız olan, ancak Çin'de, Kanada'da, Avrupa'nın birçok noktasında önemli danışmanlıklar yapmış ve sürdürülebilir başarı üzerine uzmanlaşmış, 45 yaşında bir hoş insan.
Çalışmasının adı ise Tarot Terapi.
Eskiden tarot yorumlayan birisi olmama rağmen, ilk kez böyle bir yaklaşım gördüm diyebilirim.
Klasik beklentilerdeki gibi gelecek tahmini değil, dün nasıldı, bugünün nasıl ve hangi deneyimlerin, hangi sebeplere dayanıyordu... Bu gibi başlıklar üzerinde duruldu diyebilirim.
3 partilik çalışmanın ilk seansı benim için hem çok verimliydi hem de bazı kişisel sebeplerle çok onore ediciydi.
Özgüvenimi artırdım diyebilirim, biraz daha kendini tanıyorsun, bir güzel ağızdan duyarak.
Bundan sonraki aşamada, aklınızda herhangi bir soru varsa, onu sorabiliyorsunuz.
Benden önceki arkadaş mesela projesinin akıbetini sordu; sürecin gedikleri, problemleri ve olası çözümleri çıktı ortaya.
Arkadaş projesini düşünürken projelerle, işlerle ilgili bir karttı elindeki. Ben "o mu, bu mu" derken seçimlere vurgu yapan bir kart seçtim ve sonra diğer kartlarla bunları destekledim.
Hatta, yapılan işlem her seferinde desteden bir kart seçmek olsa dahi, çok spesifik bir sürecin tüm adımları sırasıyla dökülmüştü önümüze.
Aklınızdaki tüm soruları sorabiliyorsunuzdur sanırım bu aşamada, ama bana bir tanesi ve cevabı yetti.
En son bölümde ise, rastgele bir kart seçiliyor ve yorumlanıyor. Tavsiye adını veriyor Nico buraya. Burası da diğer bölümlere çok yakındı ve gayet verimliydi.
Hiç bilinmeyen birşey değildi Nicolas'ın bana söyledikleri, ancak zaten olay da burada sanırım. Önümde bulunan noktaları, hayır niyetli birisi, benim seçimlerimden yola çıkarak, bana göre tasnifleyip anlatıyor.
Terapilerle aram pek iyi değildir, ama bunu sevdim. Okuyup da görüşmek isterseniz, bilgi isterseniz diye mailini vereyim; nlecerf@gmail.com
Facebook'ta izlemek için tıklayın.
Kendisini Kalamış'ta Hariom Yoga'da, Taksim'de de Tuva Sanat'ta bulabilirsiniz.
Kendimizi affedebilmemiz dileğiyle...

22 Ağustos 2010 Pazar

Allah mı, babam mı?

Geçen gün sohbetler öyle bir konuya geldi ki, elde alkol, ağızda din...
Önce iki kişi konuşuyordu, birisi düşüncede muhafazakar, görünüş gece kızı; diğeri ise görünüşte bir özellik yok, düşüncede birlik inancı.
Beyimiz kızımıza Allah'ın gereksizliğini anlatırken, sahilden kalkmış da gelmiş imajındaki hanım kızımız da dininin fayda ve kazandırdığı güçleri aktarıyordu.
İşin hoş tarafı, iki tarafın da bir inancının olması ve bunu ifade edebilmeleriydi... Boş değillerdi yani.
Ancak birbirlerine kendi fikirlerini empoze etme çabaları, kızımızın kalkması zorunluluğuyla şükür ki son buldu.
Ama bu sefer yeni bir tartışma doğduç
Kızımızın oturaklı ablasına, neden kardeşiyle ilgilenmediği serzenişleriyle baskılar peydah oldu.
Düşüncelerinin bir dayanağının olmaması, sesinin tok olmaması, yakışıksız yaklaşımlar, bu çarpık düşünceler yüzünden 3 gün sonra kimsenin fikrini özgürce ifade edemeyecek olması...
"Abla" ise, kardeşinin de bir birey olduğunu hatırlattı; onun da kendi aklı, kendi seçimleri olduğunu, birlik inancı-teklik inancı ya da inançsızlığın... Herkesin kendi yolunu kendisinin çizmesi...
Bu klişelerden ziyade dikkatimi çeken, elemanın bu yaklaşıma yorumuydu;
"Haklısın" diyordu, "herkesin bir fikir özgürlüğü var ve kendi yolunu kendi çizer" dedi, "ama" diye devam etti; "ama bu insanlar yüzünden biz fikrimizi söyleyemiyoruz..."
Sizce de bir tezatlık yok mu?
Odağımızda ideal gördüğümüz yer mi, mutlu olduğumuz yer mi?

21 Ağustos 2010 Cumartesi

Hhhğhaaaaaayyyyyyt


Garip sahnelere tanık oldum bugün.
Taksim'de bir gönüllülük toplantısına gidiyordum.
Yürürken "Ho, ho..." sesleri duydum, hani filmlerde gördüğümüz, sığır güden çobanların seslenişi...
Bir abimiz dalmış gitmiş, tramvay rayları arasında yürüyor. Arkasında da tramvay, zilini çaldıkça çaldı, ama abimiz duymadı, haliyle raylarda yürümeye devam ediyordu.
Herkes dönüp abimize bakıyordu, bu sığırcı amcalar da "ho, ho"luyordu.
Tam adamların sesindeki rezil edici ifade ve abinin yüzündeki şaşkınlıkla bezeli, rezil olmuşluk ifadelerine bakınırken ben, "Hhhğhaaaaaayyyyyyt!" gibi bir ses duydum.
Az önceki elemandan ötürü yavaşlamış, ama seyrine devam edecek tramvaya, kaçak olarak binecek bir "abi", basamaklara oturmuş bir "ufaklık"a, çekilmesi için sesleniyordu anladığım kadarıyla.
Garip bir güne başlangıcın getirdiği, garip ortamlarda, garip insanların, garip seslerle, garip iletişimleri...

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Şaman da olsan avatar da...


İlk kez dün izledim herkesin dilinden düşmeyen Avatar'ı, hoş filmmiş.
Eh, Şamanizm'e yapılan göndermeler, daha da hoşuma gitti, özellikle ağacın etrafındaki ritüelleri. Filmin uygun bir sahnesini ararken ise, yandaki resimle karşılaştım Google Amca'da.
Filmde dikkatimi çeken birkaç şey oldu, onlardan bahsetmek istiyorum.
Jake Sully'nin, ahaliye köyün başındaki derdi anlattığı, ama bunu daha önce bildiğini de itiraf ettiği
sahneyi hatırlayalım. Bir uyarıda bulunuyor, yanında da bir itiraf.
Ama mavi sevgilisi, güvenine ihanet edilmesinin acısıyla, bilincini kaybediyor ve onların cezalandırılmasını istiyor. Egosunun yediği darbeyle aldığı bu karar da ona ve tebasına, köyün önündeki tehlikeyi unutturuyor ve hazırlık yapmak yerine, adamın cezasını kesmeye gidiyorlar.
Klasik kadın hali:))
Tehdit ne olursa olsun, merak ve ego tatmin olmadıkça, adım atamıyoruz biyolojik bürokrasimizden ötürü.
Az önceki yaklaşımda kadın olma hali, işin şakası gözlediğim kadarıyla, ama tehditi unutmamız hiç de şaka gibi sonuçlanmıyor.
***
Gözüme takılan bir diğer unsur ise;
Amcamız köy tarafından red edildiğinde, köye kendisini, daha önce kimsenin yapmadığı bir hareketle kabul ettiriyor hatırlarsanız.
İstenmeyen adamken, birden aranan general, hatta kurtarıcı oluyor ve Toruk Makto diye bir sıfat alıyor, ki sadece bu sıfatı sayesinde yapıcı birşeyler elde edebiliyor.
Özellikle bu sahnelerde vurgulanan kahraman, kahramanlık ve "zoru başaran adam" kavramları sırasında, filmin dizgisinden ötürü, bir ara gökten de Amerika Bayrağı gösterirler diye bekledim:))
Kim olduğum, kim olabileceğim, ne yapabileceğim, ne düşündüğümden ziyade, köye girişim demek ki hitap ediyordu insanların gözlerine de gönüllerine de.
Şaman da olsan, avatar da... Demek ki devir hep "Ye kürküm, ye".
Şükür ki toplumlar, filmlere, kitaplara göre yürütmüyor yaşantılarını ?!?!?!? :)

Son günlerden bir kaç deneyimim

Son günlerde enteresan geçirdim diyebilirim zamanımı.
Benim için çok değişik koçluk deneyimlerim oldu mesela. Ayrıca kendi üzerimde de çeşitli şeyler fark ettim artılı eksili.
Yaptığım en zorlu koçluk uygulamalarından birisiydi, pek anlaşamadığım kardeşimle olan. İletişimimizi geliştirmemiz gereken çok konu var önümüzde ve bir koç olarak egomu sık sık yönetmek durumunda kaldım. Çünkü söz konusu, bir abi-kardeş ilişkisine de sıklıkla değiniyordu. Başlangıç noktasının da, güzergahın da, sonucun da benimle ilgisi yoktu, ancak kan bağı, sıklıkla kendini gösterdi işte.
Bir başka deneyimim, ilk kez işletme koçluğu yaptım, daha doğrusu girişimci koçluğu. Son zamanlarda aklımd aolan bir konuydu ve yakında bununla ilgili bir çalışmam da olacak.
Taze girişimci iki ayrı kişiye, bir tür kariyer koçluğu yaptım şeklinde de ifade edebilirim. Zevkliydi ve ilgilenilirse önü açık geldi bana.
Bir başka deneyim ise, grup koçluğuydu. Daha önce sadece duyduğum birşeydi ve ilk tanışmamız, birebir uygulama şeklinde olmuştu. Açıkçası mükemmelliyetçiliğimden midir, çok da başarılı bulmadım bu noktada kendimi, ama siftahdı benim için ve çok şey öğrendim diyebilirim.
Bir başka deneyimim, artık MSN kadar, mesajlaşma yoluyla da koçluk konusunda ivme kazandığımdı. Sanırım yakında her türlü iletişim yoluyla koçluk konusunda deneyimleneceğim. Son deneyim, (deney diyorum, çünkü bir tür deneydi benim için), facebook üzerinden mesajlaşarak koçluk şeklindeydi. Enteresandı, ama baya başarılı sonuç verdi ve aynı anda iki ayrı kişiyle yaptım.
Daha başka şeyler de vardı, ama saat şu an 02:30 oldu ve yorulan zihnim artık yeterli bu kadar yazdığın dedi, duruyorum.
Yine de aklımda kardeşimle olan deneyimim var.
Aynı kandan olsak da, aynı çatıda yaşasak da, yakın zevklerimiz olsa da, akraba pencerelerden baksak da... o kadar çok görmediğim ve/veya görmezden geldiğim konu varmış ki...
Sanırım, her aile ferdi, koçluk veya benzeri uygulamalarla birbirlerini daha da yakından tanıma ve anlama imkanı bulabilirler...

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Rota mı bana etkiyor, ben mi rotaya?


Uzun bir süredir merak ediyordum gelecek konusunu. Ona mı sürükleniyoruz, yoksa onu değiştirebilir miyiz?
İzlediğim dizilerden biri Flash Forward. Bir deney sebebiyle insanların bayılıp,ileri tarihte belli bir günün, belli bir saatinde neler yaşanacaksa, onu gözlemliyorlar tüm dünya halkı olarak.
Ama o sırada "yarın"dan hoşlanmayanlar, farklı birşeyler yapabilmek için çabalıyordu.
Mesela baş aktör, sorunu çözmek ve tekrar etmemesi için o kadar çok kafa yoruyordu ki, strese girdi ve evinden uzaklaştı. Bu boşluğu da bir başka adam doldurdu ve vizyonunda gördüğü gibi aldatılma yaşandı böylece.
Ama başka bir aktör, bir sorunu çözmek için intiharı tercih etmişti ve o sorun, amcamız öldüğü için dedektif ortağı tarafından icra edildi istenmeyerek de olsa.
Aynı şekilde Supernatural'da da abi-kardeş şeytan avcıları, mitlerdeki abi melek Michael ile kudretli ve terk edilen kardeş Lucifér'in kavgasına sürüklenmişti.
Acaba bir gelecek yazılı ve biz de ona mı sürükleniyoruz, karşı çıkmak ya da değiştirmek için ne yaparsak yapalım...
Ya da bir gelecek ümidiyle onu doğurmak için mi hareket ediyoruz?
Flash Forward'da da mesela, lezbiyen bir bayan vardı ve vizyonunda hamileydi.
An itibariyle lezbiyen, ama 6 ay sonra 3 aylık bir hamilelik olacaktı. Mantığına yatmadığı gibi, umurunda da değildi. Ta ki bir çatışmada, rahimleri zedelenip de hamileliği tehlikeye girene kadar.
O da bunun üzerine, sırf vizyonunu yaşamak istediği için, anlaşmalı bir ilişki ile gebe kaldı ve o gün, vizyonundaki gibi hamileydi.
***
Kendime bakıyorum. Çalışıyorum, çabalıyorum, koşturuyorum...
Çok sevdiğim birisi şu kadar süre sonra şöyle olacak demişti bir gün falıma bakarken. O kadar emin söylemişti ki aklıma yazdım.
Başka bir gün, bir astrolog ablam da, bu kişiden tamamen bağımsız olarak bana bir tarih verdi ki aynı günlerdi, aynı olaylardı...
İlk konuşulan günlerde "Hadi canım" dediğim bu olayların gerçekleşebilirlikleri, bugünlerde gayet olası ve umuyorum ki bahsi geçen tarihlerde oluşacaklar.
Pekala bir gelecek tayini sayesinde, ben oraya mı çekiliyorum? Yani, bir olasılık, güçlü bir ifade ile şekillendirildiğinde, biz onu gerçekleştirmek adına mı yollar alıyoruz?
Ayrıca kader mantığına da değinmeyi planlıyorum.

13 Ağustos 2010 Cuma

Çamur mu, ense mi?

Az önce bir afiş gördüm "Ya işsize iş bulun ya da defolun"
Hükümetin istihdam yaratması, zorunlu ödevlerin arasında olmasa da, devletin bekâsı için gerekli görülür.
Ancak KOSGEB destekli aldığım bir eğitimde, bir kişilik istihdamın, 2009 verilerine göre devlete külfeti 289.000TL idi.
Bunun yanında ise, o bir kişi, bir fikir edinip onu besleyerek ya da mevcut bir fikri destekleyerek, bundan çok daha düşük maliyetlere, kendi istihdamını yarattığı
gibi, başkalarına da istihdam sağlanabilir.
Ve devlet mercileri, bunun için desteklerde de bulunuyor.
Ama...
Yakınlarda bir gün, yeni tanıştığım birisiyle sohbet ediyordum.
Önümüzden geçen otobüste de ÇiçekSepeti.com reklamı vardı.
Eleman başladı söylenmeye.
"Bu firma yüzünden 3 öğrencim işsiz kaldı.", "Kesin belediyeden tanıdıkları vardır, otobüslere reklam, oraya buraya reklam... piyasayı sildiler süpürdüler", "Bunlar parayı toplarken benim arkadaşlarımsa günü kurtarırsa kâr diyorlar"... falan filan.
Kullanıcısı olmasam bile, değişik bir iş fikri olduğuna göre, kazanç sağlamış olacağını, onun tanıdıklarının da piyasa pazar payı kalmamışsa, yeni ve değişik birşeyler bulmalarının verimliliği üzerine konuştuk biraz.
Henüz söylediklerimin etkinliğini irdelemeden söylediği ilk cümle; "o dediğin şey; liberalizmi savunmak olur".
Gülümsedim. Yaptığım şey bir görüşü savunmak değil, sorun addedilen bir duruma çözüm olarak alternatif üretmekti.
Ama sohbetin devamını tahmin edebilirsiniz.
Düşüncelerimi çürütmeye çalışmış ve yerine bir çözüm koyma çabasına da girmemişti.
Ne zaman ki bu yaklaşımı dilinden de döküldü, "bak, şimdi çürüteceğim" dedi,...
İkimizin de düşüncelerini toparlayıp sohbetin seyrini ve konusunu değiştirdim.
İktisatta üzerinde durulan konulardan birisi de istihdam ve enflasyon arasındaki politika seçimi. Yani ya enflasyonu düşürmeye yönelik politikalar yapılır ve işsizlik artar ya da tam tersi... Klasik savunu bu şekildedir.
Ancak hem enflasyonu düşürmek hem de işsizliğin artmasını engellemek, yani istihdam artışı, ancak girişimcilikle mümkün oluyor.
Devletin istihdam yaratması için harcama yapması enflasyonu artıracaktır ve birey kendisini tüm alemden ayıran o güzel beynini kullanarak bir ley icra etmek isterse devlet zaten artık destekliyor.
Oysa o arkadaşımın "azıcık aşım, kaygısız başım" mantığında olursak, ne kadar yaratıcı, ne kadar üretici, ne kadar gelişimci olabiliriz?
Haliyle insan merak etmiyor mu? Üretmek mi niyetimiz, yoksa ense yapmak mı? Belki de yapanı örnek alıp motive olmaktansa, ona çamur atmak daha eğlencelidir...
----
Girişimcilikte devlet destekleri konusunda çalışmalarla ilgili bir bilgi gerektiğinde iletişime geçebilirsiniz.

tüketim üzerine

Salı günü yaptığım sunumda, konumuz erdemler olsa dahi sık sık ademoğlunun tüketiciliğine gelmişti konu.
Yakınlarda sanırım bunun üzerine konuşmalıyım.
Ama şu günlerde, tüketmemek üzerine biraz araştırma yapıyor ve deneyimler ediniyorum.
Bize iktisadı, sınırlı kaynakların, sınırsız ihtiyaçlarımız için optimize etme sanatı olarak öğreten dünya, acaba birşeyleri saklıyor olabilir miydi?
"Öz" sorgulamasında sıkça ruh kavramıyla karşılaşıyoruz.
Koçluk başta olmak üzere bir gelişim ve destek hizmetinde de özümüzü ve önümüzdeki kavramın, olgunun özümüze uygunluğunu sorguluyoruz.
Pekalâ o kadar önemliyse ve üzerine mesai harcanacak kadar gerçekçiyse özümüz, acaba özümüzde de açlık var mıdır?
Özümü de yemeğe muhtaç mıdır?
Özümüz dinginse, ancak ben değilsem, bunun sebebi ne olabilir?
Başka bir yazıda bunları cevaplayacağım...

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Otobüs Şoförü

Şu sıcak günlerden olsa gerek, toplu alanlarda tartışmala daha sık tanık olmaya başladım, özellikle toplu taşım araçlarında.
En son bu akşam şöyle bir şey gerçekleşti.
Yolda kısa süreli bir tıkanıklık vardı ve şoför de durağa yanaşmayı bekledi kapıyı açmak için. Ancak hemen arkamdan "orta kapıııııııı" diye bir ses yükseldi en baritonundan.

Şoför de açtı kapıyı, amcam da indi böylece, ağzından dökülen "salak" sözüyle.
Kaçımız karşılaşmışızdır bu öyküleştirilmiş durumla.
Ama birşey dikkatimi çekti, o adam şoförün gerçekten salak olduğunu düşünüyor muydu?
Yoksa 10 sn beklemenin getirdiği ızdırabla, içinde karşı konulamaz bir tepki doğdu ve bunu kusmuş olmak mı istedi?
Aklımda bir soru; inip sorsaydım, "otobüsün içinde çok mu daraldınız da, inerken bir adamı alelade aşağılamayı gayet normal bir hareket olarak yaptınız" diye, nasıl bir cevap alırım?
Hareketleri ve yaydığı enerji, bu konuyu kaale almayacağı şeklindeydi.
Acaba biz de günlük yaşantımızda, hiç önem vermeyip, kaale almayıp, ardına berisine bakmayıp, sırf "benden çıkmış olsun da..." diyerek ağzımıza geleni süzmeden, etmeden söylüyor olabilir miyiz?

O mu, bu mu?

Bugün, bir hafta içindeki üçüncü konuşmamı yaptım. Yine adres aynıydı, ama konu farklıydı.
Üç sunum, üçü de birbirinden farklı, üçü de benim için yeni sayılabilecek konular, en azından sunum için yeni sayılabilecek konulardı.
Ama rahat olsam ve sorular sorulsaydı ne gibi noktalardan gelirdi diye düşünüp, konuları buna göre seçmiştim.

İlki keyifliydi, mesleğim üzerineydi; koçluğu tanıttım, mantar gibi ürememize kadar gittim, alternatiflerimizden ve tamamlayıcılığımızdan, vs...
İkincisi, bir dizi şeklinde kurguladığım, kişisel gelişim inovasyonu üzerineydi. Kaderci zihniyetten sezgilere odaklanmak üzerine yürüdük.O da iyiydi, hele ki sonunda az da olsa para kazanmak, çocukluk hayalim olan konuşarak para kazanabilmek, çok mutlu edici bir durumdu benim için.
Bugünkü konumuz ise erdemler üzerineydi. Biraz zeka kavramları, iq, eq, sq ve sq'yü dahi bilmeyenler için aq kavramları üzerine durdum.
Son dakikada öğrendim konuşacağımı ve ne üzerine konuşayım derken erdemler çıktı karşıma.
Katılımcılar, bazı yeni kavramlar ve yaklaşımlar öğrendiklerini dile getirdiler, dinleyici olarak teşekkür edip, keyifli olduğunu söylediler sonunda.
Oysa ben, kötü olmasa da havada kaldığını düşünüyordum.
Tatmin olmamıştım kendi sunumumdan yani, sözün özü bu. Ama katılımcılar memnun... Pekala ben hangisini baz alacağım?
Kendi memnuniyetsizliğimi mi, katılımcının tatmin oluşunu mu?
Hangi düşünceyi izlersem kendime birşey katabileceğim?
Üçüncü bir olasılık doğuyor o zaman; dinleyicileri memnun etmenin hazzını aklıma yazıp, kendimi geliştirmeye devam ederken bu hazzı motivasyonumda kullanabilirim sanırım :)))
Oluşlarla karşılaştığımızda da sonuçlar bizi memnun etmese de muhataplarımız memnun olabilir. Muhataplarımızın memnun oluşları, bize birşey katmaya da bilir. Ama kendini geliştirme süreci, bolca emek istediğine göre, bu emek sırasında motivasyon desteği fena olmaz herhalde.
Genellikle "o mu, bu mu?" dediğimiz için de, daha da verimli olabilecek üçüncü seçenekleri görmezden gelebiliyoruz.

Eksiyle Eksinin Toplamı Ne Eder?


Malum yaz ayları; birçok yeni ilişki başladığı gibi, birçok ilişki de sıcakların baskıcı etkisiyle bitebiliyor, ara alıyor, çatlayabiliyor.
Bir dostumun da uzun soluklu bir ilişki bitti bir kavga ile.
Sık sık tartışırlardı zaten, sonrasında ise incir çekirdeğini doldurmayan (!) bir sebeple bitirdiler.
Ancak konuşmamız sırasında bazı noktalar döküldü önümüze.
Mesela o sebep, incir çekirdeğini doldurmayacak kadar küçük müydü, yoksa onun gibi 465465475613546351 küçük sebep daha mı vardı?
Bunun ayırdı gibi şu da vardı; acaba gerçekten önemsiz bir sorun muydu, yoksa onu bir taraf önemsiz görürken, karşısındaki önem veriyor olabilir miydi?
Hazır "bu" ve "o" taraf diye ayrıma gitmişken, nerede "BİZ" olunuyordu ilişkilerinde?
"Bu" taraf, "o" tarafa ve "BİZ"e; "o" taraf ise "bu" taraf ve "BİZ"e ne kadar saygı gösteriyordu?
Burayı daha da derin sorguladığımız zaman ikisinin de biraz kendilerinde işlem yapmaya ihtiyaçları oldukları çıktı ortaya.
Eksik buluyorlardı gördükleri saygıyı da duydukları saygıyı da... Eksik görüyorlardı kendilerini de karşı tarafı da...
Bilinçli şekilde ifade ediyorlardı ya da etmiyorlardı, ama eksiklerdi.
Pekala dedim, eksi ile eksinin toplamı ne eder?

5 Ağustos 2010 Perşembe

Tütüyor Arkadaş


Çocukluğumda binaların yola bakan, büyük düz cepheleri boyanarak yapılıyordu dış mekan reklamcılığı, hatırladığım kadarıyla.
Zamanla billboardlar eklendi sokaklara.
Derken inşaatların koruma duvarları neden kullanılmasın diye düşünüldü sanırım. HSBC'nin saldırı sonrası yenilenen binasının inşaatı ya da Şişli'de, mezarlık arkasındaki inşaat...
Otobüsler turlarken neden reklam yapmasın denilip giydirilmedi mi?
Şoför koltuğunun arkasında duran plastik panoya duyuru asan insanlar, neden reklam da konmasın demiş bir ara.
Oraya reklam asılabiliyorsa, elimizle dayandığımız ve sık sık baktığımız tutacaklara yapılamaz mıydı?
Kim bilir, belki yakında biletimizi okuttuğumuz alanda da seyir esnasında reklamlar yayınlanır ya da bilet okuma mesajları; "Bıdı Bıdı Gazetesi iyi günler diler", "Yardımlarınızla var olan Mehmetçik Vakfı, biletinizin bittiğini uyarır"...

Billboardlara dönelim yine.
Birbirine atıfta bulunan yan yana reklamlar kullanıldı ama yöntem olarak sanırım esas tutulan, yanlamasına kocaman reklamlardı.
Devamında ne olur demiştik ki birşeyler kondu billboardlara, sandalyesinden mankenine... İki boyutlu sıkıcılık gitti. Hemen ardına o konuyorsa, ışık neden olmasın ki dendi, LED'leri döşediler ve görsel güzellik de arttı. Mesela sanırım PS3'ün reklamıydı, adamın gözlerinde ve fondaki şimşeğin ışıkları çok çekici yapmıştı...
Az önce ise, Knorr'un yeni bir reklamını gördüm. Çorbayı tüttürmüşler arkadaş. Kokusu da olacağını sanmıyorum, ama çorba görselinin üstünden buhar veriliyor...
Tebriklerimiz reklam sektörümüze gidiyor.
Umudum radyo reklamlarında da gelişme olması.

Farklı bir reklam anlayışı


Dün akşam Brahma Kumaris Derneği'nde bir akşam yemeği buluşması vardı.
Keyifliydi. Orada geçirdiğim her saniye, beni ayrı dünyalarda hissettirebiliyor zaten.
ama sadece yemek yemek yemedik, öncesinde ruhsal gelişim üzerine biraz sohbet de yaptık, hoş bazı oyunlar oynadık.
Birinden bahsetmek istiyorum: sevdiğimiz bir erdemi seçecek ve onun reklam metnini yazacaktık, sonunda diğer misafirler bunu tahmin edeceklerdi ve satılsaydı, almak isterler miydi diye kurguladık.
Tavsiye olunur bir oyun:) sonuçta kendinizi yoklayıp hem bir envanterinizi çıkarmış olabilirsiniz hem de belki de en öncelikli erdeminiz üzerine yaşamadığınızı fark edip değişikliklere gidebilirsiniz.
Ben benimkini paylaşmak istedim. Metinde ne olduğu yazmıyor, biraz düşünün, tahmin edin isterim. Ama cevabınızı kontrol etmek için, yazının altındaki "etiketler" yazan yerde görebileceksiniz.
Vitrine konulabilseydi, alır mıydınız böyle bir erdemi?
Eğer bir yere gidiyorsanız, yolunuz benimle yapılmıştır ve o yolu benimle aşabilirsiniz.
Gittiğiniz yerin kapısını benimle yapmışlardır ve o kapıyı da ancak benimle açabilirsiniz.
O kapının ardında ne göreceğinizi benimle öğrenebilirsiniz ve ona göre de benim sayemde hazırlanabilirsiniz.
Üstünde durduğunuz da benim ürünümdür, üzerinize örtülen de...

Giriş[ememiş]imcilik Üzerine


Dün bir dostumla beraberdim. Girişimcilik üzerine bazı çalışmaları vardı ve arzuladığı düzeyden de baya geride görüyordu kendisini.
Belki benim kuracağım gibi sosyal değil iktisadi bir girişim üzerineydi onun fikri, belki hizmet değil sinai bir üretim üzerineydi... Ama bir girişimcilik projesiydi.
Biraz dedikodu yaptık, biraz kendimizden konuştuk...
Ekibine geldi konu biraz da, ekibin motivasyonuna, projelerine, karşılaştıkları ve karşılaşabilecekleri sorunlara...
Açıkçası benim için de yararlı bir görüşme oldu, bilgi ve deneyimlerimi tazeledim.
Ama sık karşılaştığım soru ve sorunlardan olduğu için biraz değinmek istiyorum basit bir özetle:
Para kazanma zamanındaki bu arkadaşlar, bir yerde çalışmak değil, kendi işlerini yapmak istiyorlar. Bunun için çeşitli fikirleri (!) de var.
Ancak iş, yani girişim, belli bir fikir üzerine kurgulanan projenin, finanse edilerek döndürülmesi ve bundan nemalanma, faydalanma yoluyla gelir elde etmek diye özetlenirse, salt fikrin varlığı, tek başına cılız kalmıyor mu?
Projeleri yok. Çünkü yazmamışlar. Burada Alphan Manas'ın sıkça kullandığım bir öğüdü döküldü ağzımdan: "Sen fikrini yazacak kadar ona değer vermezsen, ben neden değer vereyim?"
Küçük bir koçluk sorgulaması yapıldığında, eksiğin motivasyon olduğu açığa çıkıyor. Ama zihin, ah zihin... anlam karmaşalarıyla bizi elinde tutmuyor mu?
İşleyen bir sürecin getirdiği haz ve heyecan olarak bakılabiliyor motivasyona, ama iş yapma güdüsüdür de aynı zamanda. Yani henüz sonuç yokken, bir süre de olmayacakken, hatta biz sorunlarla çevriliyken bile adım atabilmek değil midir motivasyon?
Neyin ne olduğunu karıştırabildiğimiz gibi, kısıtlı bakarak da birçok algımızı körleştirir ve ona göre hareketsiz kılarız kendimizi. Ki genellikle hareketsiz oluşumuzu da bilmeyiz, bir hareket halindeyizdir, ama kısır döngü; git, git, git, git, git, ... Aynı yere gel:)
Peki buradaki kısır döngü? Yoktan yere bir fikir doğmuş, bunun üzerine birileri birilerini ateşlemiş ve birleşmişler. Birşeyler yapmak için plan yapalım denmiş, ... Orada uzun bir es gelmiş. Ortada birşey olmadığı için de "yokluk" olan hale tekrar gelinmiş.
Halk dilindeki gaza gelmek ve motivasyon hissetmek arasındaki fark gibi, gaza gelerek işe başlamış, ama sonra da motivasyonumuz bittiği için bıraktığımızı dile getirmişizdir. Pekala neyle başlamıştık? Gazla mı, motivasyonla mı?
Biraz o, biraz bu derken, sıklıkla da kendisini sorguladık. Ekip arkadaşlarının motivasyonunun olmadığı için miydi fikirlerini hala projelendirememiş oluşları? Yoksa kendisinin lider olarak fikre gereken önemi göstermemesi miydi?
Ekip arkadaşlarımıza durumu mal etmek kadar, güdümüzün kaynağını da sorgulamamız gerekiyorken, acaba dedim, bu gaz-motivasyon karmaşasına bir daha mı değinsek...

1 Ağustos 2010 Pazar

Oscar goes to...

Bir dostumun sigarayı bırakması üzerine konuştuk. 8 ay olmuştu ve son zamanlarda feci miktarda sigara istiyormuş canı. Bana da nasıl korunabileceğini, benim ne yaptığımı sordu.
Kendime baktım. Kimliğimle, hobilerimle özdeşleşen sigarayı bırakalı ise 31 ay olmuştu ve ben de bazen isteyebiliyordum.
Ancak donanımım yerindeydi, hırs yapmış, duygularımla oynayabilmiştim ve bırakmıştım neticede. Ama "bıraktım" dediğimde bırakmamıştım tahmin edersiniz ki:)
Sigara benim için önemliydi ve baya yer kaplıyordu hayatımda: günlük 2 paket; 40 dal; 160 dakika...
Haliyle hayatımdan öyle birşey çıkınca, ona yüklediğim anlamlar da askıda kalacak ve oluşan bu boşluk vakum yapabilecekti. Tıpkı daha çok yemek, agresif olmak, başka bir alışkanlığa başlamak veya tekrar sigaraya başlamak gibi.
Bu düşüncelerimde Anthony Robbins'in de büyük etkileri var, birkaç taktiğinden yararlandım çünkü. Bu sayede de oluşacak boşluğu doldurmaya karar verdim.
Sigara her bahanemize rağmen, endorfin hormonu sebebiyle isteniyor diye bir tez üzerinde durmuştum. bu, mutluluk hormonu olduğuna göre, başka nelerle mutlu olabilirim diye taramıştım. Komiktir, pek birşey çıkmadı. Çünkü ben sigarayla kıyaslıyordum herşeyi ve sigarayı çok sevdiğim için de ondan daha mutlu edici birşey bulamamıştım.
Ama Magnum, Essence marka çikolatasını sürmüştü piyasaya ve çok güzeldi. Çikolata da bir endorfin dopingi, kullanabilir miydim acaba?
Sonuçta bir bırakma sebebim vardı, buna sadik kalmamı sağlayacak kararlığım da vardı.
Bu yönde sadece oturup düşünmüyor, eyleme de geçmiştim.
Bir dördüncü aradım masaya, ortamı keyiflendirecek: ödül.
Her zaman yapmadığım, ama yaparken de tamamen "niye o an, onu yaptığımı" hatırlayacağım birşey... Neden o güzel çikolata, böylesi ilahi bir amaç için kullanılmasın ki?
Neden sigarayı istediğim ama içmediğim her gün veya her dönem (hafta belki, ay belki) için gün sonunda ödülüm olmasın bu çikolata?
Geçen gün sabaha kadar birşeyler okuyup araştırmıştım yeni projemle ilgili. Artık yorgunluktan yıkılmak üzereydim ve nereye kadar böyle gidecek diye sorgulamaya başlamıştım. Ama silkelendim biraz ve "ödül zamanı Mustafa!!!" dedim kendi kendime. Bir film koydum ve başka hiçbirşeyle ilgilenmeden, film izledim ense yaparak.
Çok ahım, şahım bir film değildi izlediğim, ama gayet keyifliydim, çünkü hedeflediğim işleri, hedeflediğim zamanda halledebilmiştim ve bunun üzerine bir de ödüllendirilmiştim (hem de kendim tarafından).
Hoşumuza giden güzel şeylerden sonra hemen kendimize bir an ayırma taraftarıyım artık. Durup, an'ın tadıyla beraber "aferin" demek belki...
Ama kilo sorunum yok, keyif de alıyorum, o zaman, çikolataaaaaaaa :)